Tayfun Çağra

Tayfun Çağra

Kaçışın anlattıkları…

A+A-

tayf-017.jpg

Dün sosyal medya sayfamda paylaşmıştım Kormacit Burnu’na 17 yıl önce gittiğimi… O köy gezilerini topladığım ‘Köylerimiz ve İnsanları’ kitabıma baktım, o anıları bir kez daha tazelemek için…

“17 yıl önce Burun’daki Fener’e tırmanmış ve tepesinden Kıbrıs’ın kuzey doğu ve kuzey batı ucunu da görebilecek panoramik bir foto almıştım o zamanki teknolojinin elverdiğince... Dün tepesine çıkamadım. Demirler çürümüş olabilir endişesiyle korktum. Ama o Burun’un heyecan verici atmosferini yaşamak yine çok güzeldi...” diye paylaştığım o fotoğrafın ardından kitaba baktım yeniden… O heyecanı gerçekten de 17 yıl önce yine hissetmiş ve o bölümün başında şöyle bir giriş yapmışım;

“Bu hafta Sadrazam’ın ucuna kadar gittim... Kıbrıs’ın Karpaz burnundan sonraki en kuzeydeki yeri... Sadrazam köyünün yanında ama nedense adına Kormacit burnu denmiş buranın... Bu buruna herkesin gitmesi gerektiğini başta söylemeliyim... Dünyadaki varlığınızın ne kadar (dünyanın etrafınızda dönmediğinizi anlamak için) önemsiz olduğunuzu anlayacak ender yerlerden biri...”

Evet, gerçekten de o yerde durduğunuzda dünyada ne kadar küçücük, ne kadar değersiz!, ne kadar dünyanın merkezi bir konumda olmadığınızı anlarsınız… Hiçbir sorun çok büyük değildir, aşılmaz hiç değil, çok önemsemek yanlıştır ve mutlaka her şeyin bir çözümü vardır…

Ne yani! Kormacit Burnu bunları mı düşündürür? Evet, bana düşündürür, öyle bir etkisi vardır. Canınız sıkıldığında, kafanız bozulduğunda, sorunlar içinde boğulduğunuzda bir uzanın derim Kormacit Burnu’na… Orası uzak gelirse Karpaz Burnu’na… Veya herhangi engin bir yere… Dağın ucuna… Göreceksiniz; Kafanızda büyüttüğünüz sorunların içinden çıkılmaz olmadığını anlayacaksınız…

Yine 16 yıl önce yazının devamında şunları yazmışım;

“O bozuk yolda biraz daha ilerledim... Birden yanımdan süratli şekilde bir jeep geçti... Jeep ya, “ben giderim” dercesine o bozuk yolda son sürat gitti... Burundaki fenere yaklaştığımda daha fazla gitmedim arabayla... Arabayı bırakıp yürüdüm biraz... Baktım ki beni geçen jeep burunun ucunda durmuş... Bir kişi de uçtaki adacığa denizin içinden yürüyerek ulaşmaya çalışıyor. Ama uzak tanıyamam... Çünkü orada yakın diye görülen yer de uzak... “Ne yapıyor orada” diye sordum jeep’tekilere... “Balık avlayacak, Dr. Halit o...” dediler... Vay doktorum vay zevke bak... Kormacit burnundaki rüzgârın sesi dışındaki sessizliğin içinde, her şeyden uzak, küçücük bir nokta olarak günlük yaşamdan kaçış...

Arkam dönükken Kıbrıs’a yüzümü dönüyorum Kormacit burnundan Kıbrıs’ın bütününe... İnanılmaz bir duygu... Bir tarafınız doğuya, diğeri de batıya hakim... Daha yüksekten izleyebilmek için, daha yoğun tatmak için uçtaki duyguları demirden fenerin üzerine çıkıyorum. Olağanüstü bir duygu... Rüzgârın fırtınalaşmış şiddetinde korkuyorum ayakta durmaya fenerin üstünde... Heyecanlı ve mutluyum... İnanılmaz bir duygu... Bir anda dünyada ne kadar önemsiz olduğunuzun farkına vardığınız yerlerden birinde olduğunuzu fark ediyorsunuz... Dünyada bir nokta bile olmadığınızı kavrıyorsunuz Kormacit burnunun burnunda... Kıbrıs’ın küçüklüğü bile birden devleşiyor gözünüzde, sizse küçüldük sonra küçülmeye devam ediyorsunuz... Kıbrıs’a bütününe dönmüş bakarken, elimdeki fotoğraf makinemle doğuyu ve batıyı bir açıda toplamaya çalışıyorum. Ama olmuyor... Kameramın açısı o kadar genişlemiyor... Doğudan bir çekim, batıdan bir çekim ve sonra da ortalarından birleştirme olabilir ancak... Öyle yaptım ben de... Hiç istemeden o enginlikten aşağılara inerken o bozuk yolun mutlaka onarılması gerektiğinin önemini daha da fazla kavrıyorum... Burası mutlaka insana kazandırılmalı... Sadece basit bir burun olarak kalmamalı Kormacit burnu... Çünkü sıkıntıların ufaklığını, önemsizliğinizi, olayları büyütmenin anlamsızlığını, hayatı yaşamanın önemini orada anlıyorsunuz... Mutlaka gidilecek bir yer olmalı...”

Yol, 17 yıl önceye göre biraz daha iyi ama yine de her araba gidemez… Yol çakıl ve büyük taşlarla dolu 5 km.’lik bir yol… Öyle de olsa gitmeli ve o duyguları yaşamalısınız… Biz oradayken gelenler, gidenler de az değildi. Kimisi yüksek, kimisi alçak arabalar ama geldiler, gördüler. Bazen de bisikletliler… Burun’u yalnız bırakmıyorlar.  

 


 

Hesabınıza ortak! bankalar…

Bankalar kazanacakları paranın çeşitlerini sürekli artırıyorlar… Bir çeşit de komisyon modelleri… Bankalar mudilerin hesaplarından o mudiinin onayı olmadan para kazanıyorlar. Sorarsanız “imzaladığınız kâğıtlarda onay verdiniz” diyeceklerdir mutlaka… İşte o banka komisyonlarını da bazı mudiler yine başkalarından geri almaya çalışıyorlar.

Biraz karışık oldu bu anlatım biliyorum ama bir de günlük hayattan örnek vererek belki daha iyi anlatabilirim;

Diyelim ki bir yerden alış-veriş yaptınız veya özel bir sağlık hizmeti aldınız, kredi kartınızı kullanarak ödeme yaptınız. Kasadaki görevli ödemeniz gereken miktarın yanında bir de bankasının ondan alacağı komisyon miktarını da ister. ‘Utanma, sıkılmayı’ bir kenara bırakan işletmeler bu miktarı da isteyebiliyor… Haksız mı, değil tabii ama etik olduğunu söylemek çok doğru olmaz. Bu durumu yaratan da bankaların uygulamaları… Pos cihazınız varsa, zaten aylık kira miktarını hesabınızdan alıyor banka… Pos cihazıyla çektiğiniz miktardan kendi belirlediği bir de komisyon alıyor, eğer o ay fazla çekim yapmamışsanız bir de pos cihazınız için ‘verimsizlik’ cezası kesiyor, onun parasını da alıyor.

Bazen hiçbir işleminiz olmasa da banka dönüp yine bir şey bulur, örneğin işlemeyen hesap için ‘işlem parası’ alabiliyor. Sonuçta bankalar eğer birkaç kuruşunuz varsa bir bankada o birkaç kuruşun ortağı gibi davranabiliyorlar. Yastık altı koysanız belki daha iyi ama bu çağda örneğin fatura ödemeleriniz, vb şeyler için banka kullanmak ve o yüzden de mecburen bankaların paranızın ortağı olmalarına göz yummak durumunda kalıyorsunuz. Bu ortaklık yıllardır! böyle devam ediyor… Siz kabul etseniz de etmeseniz de…

 

 

Bu yazı toplam 573 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar