1. YAZARLAR

  2. Erdinç Gündüz

  3. 15 Temmuz ve Kıbrıs
Tayfun Çağra

Tayfun Çağra

Gidiyorlar…

A+A-

İki gündür hep birlikte ağlıyoruz…

60’ını geçmiş insanların halâ ekmek parası uğruna güneye geçmek zorunda kalmaları ve kontrol noktasında gözlerinden boşalan yaşlar, titreyen sesleri hepimizin içini kanattı.

Onlar ağladı, biz ağladık.

Onların sesi titredi, bizim boğazımızda yumruklar oluştu.

Empati kurmaya çalıştık, o gidenlerin halini anlamaya çalıştık.

Ne kötüymüş bu empati olayı!

Bir anda yanımda şiltem, bagajımda tencerem, tavam ailemden uzaklaşır halde buldum kendimi…

Ne zaman döneceğim belli değil.

Gidiyorum, dönmemecesine…

Gidiyorum, ekmek parasına…

Gidiyorum…

İçimde kızgınlıklar,

Beynimde sorular,

Ağzımda sıkı sıkıya tuttuğum öfke patlamaları,

Ailemi, çocuklarımı, torunlarımı geride bırakarak…

Pamuk gibi olmuş saçlarımla oturup emekliliğimin tadını çıkaracağım yataklı sandalyemi nerede geceleyeceğim belli olmayan bir yerde uyumak için alıyorum yanıma...

***

İki gündür ağlıyorum, “Bu zorlamalarla daha önce çocuklarımı, şimdi torunlarımı bırakıp gidiyorum” diyen ve gözleri dolan, konuşmakta zorluk çeken Zafer Erbekir’i dinliyorum, “Şimdi geçiyorum ama belki bu akşam geri çağırırlar” diye halâ içinde umut besleyen ve göz yaşlarına engel olamayan Mustafa Ruso’ya bakıyorum…

Babama benzetiyorum Ruso’yu… 11 yıl önce bize veda eden, O da bir kamyon şoförü olan Hasan Kâmil’e… Onun da saçları kırlaşmış, yapabildiği yaşa kadar kamyon şoförlüğünü devam ettirmiş, sahibi olduğu o zamanların, önceki senelerin Bedford kamyonuyla bizi beslemiş, okutmuş babamı gördüm Mustafa Ruso’nun gözlerinde…

Sabah evden çıkışını, taşıdığı çeşitli yükü, o kamyonun üstüne çıkıp kalın kalın iplerle emniyet için yükleri bağlamasını, trafik kurallarını tek tek yerine getirişini izlerdim… Bazen de beraber giderdik yük taşıdığı yerlere… Bize gezmeydi ama onun için ekmek kavgası…

O günleri düşününce, babamın çektikleri aklıma gelince daha da bozuldum, Ruso’yu ailesinden ayıranlara daha da kızdım.

64 yaşındaki adama bu cezayı çektirenlere daha da öfkelendim.

Ağzımı açmadan, sözlere dökmeden, içimden de olsa sövdüm de sövdüm.

Olanağım olsa, fırsatım olsa çekip alsam Ruso’yu da, Erbekir’i de, diğer gidenleri de o kontrol noktasından…

“Artık geçti, cefa sona erdi, bundan sonra rahatsınız, alın bu emeklilik parasını, indirin yatak sandalyenizi arabadan, koyun balkonunuza, oturun, dinlenin… Çocuklarla sohbet edin, torunlarla gülün eğlenin” diyebilsem keşke…

Keşke ama bir fotoğraf geldi dün bu satırlar yazılırken…

Ruso geceyi arabasında geçirmiş. Arabasında yanında götürdüğü yastığa başını koyup uyumaya çalışırken çekilen foto yürekleri bir kez daha yaktı ama bütün yürekler yandı mı bilmiyorum!

***

Keşke bu ‘devlet’ denen şeyi gerçekten devlet (güç-güvenilen yer-dayanak) yapabilsem…

Bir sihirli değneğim olsa elimde, dokunsam ve her şey değişse, her şey güzelleşse…

Ne virüs, ne savaş, ne parasızlık, ne geçim derdi, ne ayırımcılık, ne de vicdansızlık!..

Birileri gitmek zorunda kalırken ailesine rağmen, birileri de isyan ediyor öte yandan kararnamelere… “Açıldık ama haberimiz yok” diyor otelciler, “Başladık ama yolcu yok” diyor otobüsçüler, “Otel var ama turist yok,” diyor seyahat acenteleri…

Açılıyoruz ama nasıl/niçin açılıyoruz bilen yok!

 

 

 

 

Bu yazı toplam 1697 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar