1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

Tayfun Çağra

Tayfun Çağra

Ekmek yerine Saray!..

A+A-

İktisadi ve Mali İşbirliği Protokolü imzalandı geçen günlerde…

“Kimler arasında” diye sormak çok safça olur herhalde!

Düşünüyor musunuz;

Bir anlaşma, bir protokol imzalıyorsunuz ama kimler arasında sormak bile gerekmiyor çünkü imzalayacağınız Türkiye’den başka bir devlet yok.

Çok da pratik oluyor herhalde böyle bir durum!.. Başka yerlere, başka taraflara kafa yormak gerekmiyor.

Düşünsenize; Başka devletlerle de benzer anlaşmalar yapsanız, çeşitli konularda işbirlikleri kursanız bunların takibini yapmak çok zor.

Böyle çok kolay ve pratik!

Hem de imzaladığınız Protokol’ün maddeleriyle uğraşmıyorsunuz bile… Ne içerdiğini bilmeden gidiyor, imzayı atıyor, şükranı çekiyor ve alıp geliyorsunuz…

Gelince bakıyorsunuz ve “ha, şu da varmış, ha bu da varmış” diyorsunuz…

İyi veya kötü.

Fark etmiyor çünkü para istiyorsunuz…

İstiyorsanız, karşılığı vardır. “Parayı veren emir de verir” derler çünkü…

Ama bunun bizim yöneticilerimiz için bir sakıncası yoktur çünkü bunun için o makamlara getirilmişlerdir.

Bu iş için hazırdırlar, bunun için uğraştılar, öncesinde kafa eğdiler, “hazırım” dediler ve atandılar.

Onlar için koltuk da koltuk. Gerisinin önemi yoktur.

Ne halkın istekleri, ne gurur, ne kişilik, ne gelecek, ne akıl, ne çağdaş dünya…

Baksanıza, Başbakan Yardımcılığı koltuğuna atanan Erhan Arıklı bile Kıbrıslı Türklerin adına konuşup “bundan sonra ne federasyon, ne anlaşma” diyebiliyor…

Ona kim bunu söyleme hakkı verdi ki! “İki devlet için masaya otururuz” deme hakkını ona kim verdi?

Peki iki devletliliğin açılımı nedir?

Nedir bu iki devlet diye diye büyük bir hava ile savundukları?

Herhalde işte bu imzalanan Protokol’de olduğu gibi içinde ne olduğunu önceden Arıklı’nın bile bilmediğini itiraf ettiği çeşitli protokol ve emirlerle koltuklarda oturacak atanmışların “ben devletin bilmem neyiyim!” diyerek hava attıkları ve ne olduğu belli olmayan bir oluşum.

Üretimi olmayan, varsa da pazarlayamayan, parası olmayan, enflasyonu da fazlasıyla ithal eden, ekonomi, sanat, spor alanlarında bir çalışması olacaksa başka bir devlet üzerinden yapmak zorunda kalan garip bir oluşum.

Ama “iki devletlilik üzerinden görüşürüz” diye havaların en büyüğünü basmaya kalkacaksınız…

Nasıl bir kafada yaşanıyor ki! Bir toplumun geleceğine gözlerini kapayarak, bencilce, sırf o gün için elde ettiği gücü elinde bulundurmak ama o gücü de başkalarının ellerindeki iplerle kullanma olanağını yakalamak bu kadar mı iştah kabartıyor!  

Bazılarımız bunu anlamayabilir ama demek ki bu durumdan keyif alanlar var.

Kıbrıs’ta Federasyon’u konuşmak istemeyen, ‘eşit egemen iki devlet’ten biri olmak isteyenlerin altına imza attıkları söz konusu Protokol’ün birkaç maddesine bakalım;

Eşit egemen iki devletten biri olmaya aday KKTC, Lapta ve Kantara Kampına jeneratör almak için bile Protokol imzalamak zorunda! Kırmızı Palmiye mücadelesi ve çekirge mücadelesi için bile Protokole madde koydurmak zorunda kalan iki devletten biri konumunda!

Halk, özellikle reel sektör, pandemi nedeniyle iş yapamazken, para kazanamazken, evine ekmek götüremezken Protokol’de acilen yapılması gerektiği düşünülen! Tatar’a 14 milyonluk yavru külliye ve Girne Boğaz’da 2 milyonluk cami yapımı var.

Halbuki bu parayla yaklaşık 11 bin kişiye sözü edilen 1500 TL’lik katkı sağlanabilirdi.

Saray ve cami bu kadar mı acil? İnsanın kursağından geçecek hiç olmazsa bir lokma ekmeği sağlamak daha acil değil mi, siyasetin amacı temsil ettiği insanları yaşatmak, huzurunu sağlamak değil mi? Onun yerine sarayda oturmak veya yapılacak camide yapılacak dualarla ekmek kazanmalarını ummak mı!

Eşit egemen iki devletten biri bu olmaksa, söylenecek sözler yetersiz ve anlamsız kalıyor.

hg-011.jpg


 

Kadınlar Günü bugün… Emekçi Kadınlar Günü…

Kutlamak mı gerek bugün kadınları yoksa her gün yapılması gereken sorunların tartışılmasını, çözüm arayışlarını, bugün daha yoğunlukla gündeme taşımak mı?

Dünya Kadınlar Günü’nün nasıl oluştuğu şöyle anlatılıyor kaynaklarda;

“Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı. Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
1910 yılında Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanan 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren kadın işçiler anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kadın hakları hareketini, özellikle oy hakkını onurlandırmayı amaçlayan Kadınlar Günü önerisi oy birliği ile kabul edildi.”

Kadınlar Günü’nün doğuşu böyle… Günümüzde geldiği durum ne? Çoğu yerde kutlamalar, yemeler, içmeler… Doğuş nedeni olan emekçiler, işçi kadınlar da genellikle o gün işlemeye devam ediyor.

Üzerinden 150 yıl geçmesine rağmen henüz günün önemini anlamış değiliz. Ya da başlarda anlamı üzerinden yaşanmaya devam eden Gün, sonradan çoğu şeyde olduğu gibi anlamı çarpıtılmaya ve içi  boşaltılmaya devam ediyor…

Her şeye rağmen, anlamına uygun olarak Emekçi Kadınlarımızın Günü’nü kutlayalım ve 129 işçinin canını kaybettiği günün yemeli, içmeli kutlanmasının tuhaflığını görelim artık…

 

Bu yazı toplam 720 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar