1. YAZARLAR

  2. Cenk Mutluyakalı

  3. Bir kız çocuğu ve bir baba
Cenk Mutluyakalı

Cenk Mutluyakalı

Bir kız çocuğu ve bir baba

A+A-

İki gelişme içimi burktu.
Hem de çok…

Biri, 17 yaşında bir kız çocuğunun yaşamaktan vazgeçmesi…

Daha 17 yaşında…

Oysa o yaşlar, insanın en çok hayal kurduğu yıllardır. Geleceği konuştuğu, kendine bir yol çizmeye çalıştığı zamanlar…

İnsan o yaşlarda ölümü değil, hayatı düşünür çünkü.

Ama bilemiyoruz.
Bir insanı o noktaya ne getirir?
Bir çocuğu...

Hangi yalnızlık?
Hangi çaresizlik?
Hangi sessiz çığlık?

Doğrusu bu ülkenin en büyük yaralarından biri, gençlerini koruyamamasıdır.

Dinleyememesi…
Destek olamaması…

Bir kız çocuğu daha 17 yaşında hayattan vazgeçerken, aslında dünyanın durması gerekir.
Herkesin bir anlığına susup “Neden?” sorusunu sorması gerekir.

Ama öyle olmuyor genellikle…
Bir soruşturma açılıyor.
İş ola…
Bir dosya hazırlanıyor.
Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Bir çocuk, daha hayatın başında yaşamaktan vazgeçiyorsa, mesele yalnızca o çocuğun hikâyesi olmamalı…

Bir ülkenin hikâyesi olmalı aynı zamanda.

Bir yerlerde göremediğimiz, duyamadığımız, yetişemediğimiz yaraların hikâyesi…

***
İçimi parçalayan ikinci gelişme ise bayram ziyareti sırasında cezaevindeki oğluna, yemek kabının içinde uyuşturucu götürmeye çalışan babaydı.

Pek çoğumuz aynı tepkiyi verdik:
“Sen nasıl babasın?”

Belki haklıyız.
Ama bazen yalnızca sonuca bakıyoruz.

O sonucun arkasındaki çaresizliği ve kayboluşu görmek istemiyoruz.

Toplumsal bir yara var…
Ama yaşayan biliyor…

***
Merkezi Cezaevi, toplumun en az bildiği yerlerden biridir.

Duvarların ardında ne yaşanıyor?
Bağımlılar için nasıl bir tedavi süreci var?
Gerçekten var mı?

Bilmiyoruz.

Ama bildiğimiz bir gerçek var...
Uyuşturucu haberleri cezaevinin içinden de geliyor.
Dışarıdan da…

Hatta hırsızlıktan, kavgadan, başka suçlardan cezaevine girip bağımlı olarak çıkan insanlar tanıdım.

Yıllardır kapsamlı bir mücadele yürütülseydi…
Önleme, eğitim, rehabilitasyon ve tedavi aynı planın parçaları olsaydı…
Belki bugün bu kadar yaygın bir bağımlılık tablosuyla karşı karşıya kalmazdık.

***
Aslında acılı gerçeğimiz biraz da budur.
Sorunları büyüyene kadar görmezden gelmek…
Sonra da sonuçlarına şaşırmak…

Ciddiyetsizliği en basit örneklerde bile görebilirsiniz.
Sigara yasağında mesela…

Yasağı uygulamak yerine, kapalı alanın tanımını değiştirdik.

Ah bu yarı/m yurt…

Kuralsızlığıyla…
Savrukluğuyla…
Talancılığıyla…
Yalanlarıyla…
En çok da çözümsüzlüğüyle…

Hiçbir meseleyi kökünden çözebilecek kadar uzun vadeli düşünemiyoruz.
Her şeyi günü kurtarmak için yapıyoruz.

Bir yerde 17 yaşında bir çocuk hayattan vazgeçiyor.
Bir yerde bir baba, oğluna umut taşıması gerekirken uyuşturucu taşıyor.

Biz dönüp yeniden aynı soruyu soruyoruz:
Bu ülkeye ne oldu?

Belki de yanlış soru budur.

Asıl soru şu:
Bu ülkenin başına gelenleri görüp de ne zamandır hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya alıştık?

 

Bu yazı toplam 277 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar