1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Savaşta dahi insan yüreğini koruyan bir emekçi: Ömer Köse… 2
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

“Benim ne farkım kaldı onlardan?”

A+A-

Serkan SOYALAN

Oturduk Lefkoşa’da Sarayönü’nde bir kafede ve derinlemesine bir sohbete daldık. Şehitler Haftası ya, tarihe “Kumsal Katliamı” olarak geçen olayın, görgü tanıklarının anlatıları yazıyordu gazetelerde.

Kahvelerimizi yudumlarken, gazetelere göz attı ve “Kumsal Olayları”nı derinlemesine okudu. Göz ucuyla takip ettim, okudu uzun uzun. En çok o konunun üzerinde durduğunu gördüm, bozmadım. Okumasını bitirince bana döndü ve “Burada yazılanlar var. Ama rahmetli babam başka türlü işlerin olduğunu söylediydi” dedi. “Ne gibi başka şeyler?” diye sordum ve söz verdim, konuyu daha da açması için. “O dönemin koşullarında farklı farklı şeyler işte. Burada yazanlar gibi olmayan” dedi.

Yıllar içinde farklı iddialar vardı Kumsal Olayları ile ilgili olarak, bunlar daha önce birçok yerde yazılıp, çizilmişti. Girmedi fazla bu konuya, çekinmişti anlaşılan.

“Babanızın anılarını merak ediyorum, keşke sağ olsaydı da sohbet edebilseydik” dedim.

Gülümsedi ve anlatmaya başladı:

“Biz Gönyeli’liyiz. Babam takım komutanıydı. Hep anlatırdı, üç arkadaşı yanında şehit olmuş. Onları görünce içerledi ve kin besledi Rumlara karşı, ister istemez. Onların öcünü almak için and içmiş kendi takımına. ‘Bu kan yerde kalmayacak’ demiş. Hep kendi anlatırdı bize. 1963 olayları patlak verdiğinde bunlar sürekli bir şekilde dağlarda, Gönyeli ovalarında gezerler, bölgenin güvenliğini korumaya çalışırlarmış. Babamın sağlam arkadaşlıkları da vardı. Ona biri söylemiş ‘Ağırdağ tarafında bir mağara var, orada saklanan Kıbrıslı Rumlar’ var diye. Bunlar atlamış landrovere ve sürmüşler arabayı mağaranın olduğu Ağırdağ’a. Vardıklarında girip mağaraya bakmışlar, mağaranın içinde kimseyi bulamamışlar. Dikkatlice bakınca, üstü örtülmüş bir vaziyette, yerde büyükçe bir kapak görmüşler. Babamın dediğine göre, biri bu kapağın üzerini dışarıdan kapatmış ve örtmüş. Arkadaşı babama, ‘Kapağı açayım mı?’ diye sormuş. Babam da ‘Sakın ha, açma. Bomba olabilir” demiş. Bir ip bağlayarak uzaklaşıp, çekmişler ve öyle açmışlar kapağı. O kapak açılır açılmaz aşağıdan yukarıyı taramış makineli tüfeklerle içeride olanlar. Ateş durunca da babam, bir el bombası atmış, kapağın dışına. Bu el bombası, korku vermiş ve 11 tane Kıbrıslı Rum askeri çıkmış ve teslim olmuş, o kazılan yerden.   

Askerlerin üstlerini arayıp, ellerini bağladıktan sonra durup düşünmüşler ‘Bunları ne yapacağız?’ diye. Rahmetlik babam, arkadaşlarının öcünü almak için, sonradan çok pişmanlık duyacağı bir şey yapar ve o 11 Kıbrıslı Rum askeri öldürür. ‘Atın der arabanın arkasına” ve yüklerler.

Yumuşak toprak olan Gönyeli Barajı çevresine bir yere götürüp, gömdüklerini söylerdi. Yıllar sonra bunu anlatırken, gözleri dolar, ‘O savaş halinde bir delilik yaptık. Hukare insanları öldürdük. Halbuki, aha teslim da oldulardı. Şimdi benim o arkadaşlarımı öldürenlerden ne farkım kaldı?’ der ve içerlerdi. Sanırım bunun kahrını çekerdi babam. Belki de ondan dolayıdır da şeker geldiydi kendine.

Çok anıları, hatıraları vardı. ‘Gönyeli’de birçok yerde, gömülü insanlar var’ derdi. ‘Ama seyrek seyrek yerlere gömülüdürler’ diye de eklerdi. Ama anlatmazdı babam. Bilirdi de söylemezdi. Allah rahmet eylesin, hepsine de.”

Dinledim bu acı hikayeyi, kesmeden. 

“Büyük acı” dedim.

“Siz ne düşünüyorsunuz bu konularda?” diye de sordum.

“Ben yıllardır Güney’de çalışıyorum. Çok sıcak dostluklar kurdum. Hiç çekinmedin o tarafa çalışmaya giderken. Hatta o yandaki ustamdan, çok büyük destekler gördüm. Bana bu yandakilerden daha çok destek çıktılar.

Savaş zamanı yapılanları, şimdi yorumlayamam. O zamanki psikolojiyi, o zaman yaşananları şu an bilemeyiz. Keşke hiçbiri olmasaydı, keşke hiçbiri yaşanmasaydı. Kimse ölmeseydi. O Kıbrıslı Rumlar’ı öldürmeseydi bizimkiler, ama babamın arkadaşları da ölmeseydi. Hele o sabicikler, küvette analarına sarılı öldüler. Böyle yüzlerce masum insan öldü gitti, toprak oldu. Kim verecek ya bunların hesabını? Ya da verdiler mi? Yok! Vermeyecekler de… Ölen öldüğüyle kalacak, yazık. Şimdi artık önümüze bakmalıyız ve bunları gördükçe, daha bir dört elle sarılmalıyız barışa, kardeşliğe, insanlığa… Bir daha hiçbir yerde yaşanmasın bu olaylar” diye kendi düşüncelerini sıraladı.

Son olarak da gömü yerlerini sordum.

Bilmediğini, ancak yaşlı kesimin bu konuda yer gösterebileceğini iddia etti.

Kalktı, ayrıldı sonrasında ve ben, bir kez daha yüzleştim, savaşın o kötü tarafıyla.

 

(24 Aralık 2020, Lefkoşa)


“Kayıp Kıbrıslıtürk Baf Milletvekili: Cengiz Ratip...”

Hilmi Arıca

Geçen 70 yılın içinde hayatımıza nice yeni tanımlar girdi. Savaşın, çatışmaların altında nice kelimelerle tanıştık. Günün sonunda ise tanıştığımıza memnun değil, bin pişman olduk. Çünkü hep acıları getirdi bize bu kelimeler, hep acılarla anıldı ve hep göz yaşı akıttı.

“Kayıp” kelimesinin anlamı çoğu insan için aynıdır ve basit bir anlamı vardır ama Kıbrıslılar için basit bir anlamdan çok daha fazlasıdır bazen. “Kayıp”, savaşta ve çatışmalarda kayıp olan insanların tekrar evlerine geri döneceğine inanan yakınları için bir bekleyiştir bazen. Sevgül Uludağ bu bekleyişi şöyle açıklıyor: “Bir insan kayıp olduğu zaman ne hayattadır, ne de ölüdür. Bir alaca karanlık kuşağındadır. O nedenle, onu sevenler geri dönmesini bekliyor.”[1]

Adanın güneyindeki tarih kitaplarında sadece Kıbrıslırum “kayıp”lardan bahsedilir. Adanın kuzeyindeki tarih kitaplarında ise “kayıp”lar sadece bir paragraflık “kayıp otobüs” örneği ile anlatılır. Kin ve nefreti kanlı fotoğraflarla, fail(ler)i “meşhur” cinayetleri anlatarak öğretmek varken, kayıplara niye yer verilsin ki? Ama merak edenleriniz vardır mutlaka bu “kayıp”ları. Bu yüzden, kaç kişinin kalıntılarının bulunup ailelerine teslim edildiğini, toplam kaç kişinin “kayıp” olduğunu içeren bir tabloyu sizlerle paylaşmak isteriyorum: “Kayıp” Kıbrıslıtürk şahısların sayısı 492. “Kayıp” Kıbrıslırum şahısların sayısı 1510.

Kimliklendirilip ailelerine teslim edilen “kayıp” şahısların sayısı 274 Kıbrıslıtürk, 700 Kıbrıslırum.

Yalnız sivil insanlar “kayıp” olmadı. Tarih kitapları yazmaz ama dönemin Kıbrıslıtürk Baf Milletvekili Cengiz Ratip de “kayıp” olup, hâlâ kemiklerine erişilememiş kişilerden biri. Cengiz Ratip’in hikâyesini öğrendimde henüz 16 yaşındaydım. İki toplumlu bir kampta sevgili Panikos Chrysanthou’nun bize Niyazi Kızılyürek ile ortak yaptıkları ve 1974’ten sonra ilk iki toplumlu proje sıfatını taşıyan “Duvarımız” belgeselini izletti. Belgeselin bir bölümü özel olarak “kayıp” Cengiz Ratip’i ve de “kayıp” Turgut Sıtkı’yı konu alıyordu:

“Son günlerde birkaç kez olduğu gibi, o gün de bazı konuları konuşmak için çağrılmışlardı. İkisi de arabanın içindeydi; milletvekili (Cengiz Ratip) ve öğretmen (Turgut Sıtkı). Köyü ikiye bölen sınırdan arabaları ile geçtiler ve köyün Kıbrıslırum bölgesine girdiler. Birazdan olacaklar akıllarının ucundan bile geçmiyordu. İkisi de hem Kıbrıslıtürkler hem de Kıbrıslırumlar tarafından sevilen insanlardı.

Bilhassa yaptıkları bir şey Kıbrıslırumların ilgisini toplamıştı: Olaydan birkaç gün önce bir grup Kıbrıslıtürk havaalanından gelen Kıbrıslırum öğrenci grubunu Goççina’da (Erenköy) esir almışlardı. Köyün Kıbrıslırumları ise milletvekili Cengiz’i çağırıp, ‘Git onları kurtar!’ ricasında bulunmuşlardı. Cengiz, ‘Söz veriyorum. Goççina’ya gidip onları kurtaracağım.’ dedi ve gerçekten gidip onları kurtardı.

Olay günü Cengiz’i asıl çağırmalarının sebebi konuşmak değil onu vurmaktı. Onu Poli kasabasının kilisesinin önünde vurdular ve araba yavaş yavaş duvarın üstüne vurdu. Cengiz, kendisini vuranın adını söyleyerek ‘Neden beni vurdun?’ dedi. Eğer vuran bir başkası olsaydı utançtan elleri felç olurdu. Ama o daha da yaklaşıp bir kez daha ateş etti.”

Yukardaki gerçek ve acı hikayeyi Panikos köy kahvelerinde çok kez dinledi. Olayın şahitlerinden bir Kıbrıslırum’un ona anlattıklarını yukardaki cümlelerle izleyiciye bizzat kendisi aktardı; çünkü şahit kameranın önüne çıkıp da bu olayı anlatmak istemedi.

Olaydan dört gün sonra, 18 Şubat 1964’te Birleşmiş Milletler gözlemcisi General Gyani köye geldi. O günden beridir ikisinin de ismi resmî “kayıplar” listesinde yer alıyor. Kendilerini vuran kişinin ise bir süreden sonra panikleyip, Yunanistan’a kaçtığı biliniyor. Bir başka bilinen gerçek ise Kıbrıslırum tetikçi grubunun bu cinayeti işleyecek kişiyi çok zorlanarak bulmasıydı çünkü yazımın ortalarında da belirttiğim gibi Kıbrıslıtürkler kadar köyün Kıbrıslırumları da onları çok seviyordu.[3]

Bu sevginin nedenleri ise herkesi konuştuğu dile, inandığı dine bakmaksızın sevip sayması, yaşadığı bölgede kargaşalık istememesi ve insanların birbirine düşman olmasını engellemesi yolunda vermiş olduğu çabalardır.

Tarihimizde daha nice böyle anılar, hikâyeler var… Kimisi dilden dile söyleniyor, kimi ise ağzını bıçak açmayan insanlarla birlikte göçüp gidiyor bu topraklardan, dünyadan birer birer. Her bir hikâye, her bir acı ve “kayıp” anı defa defa kulaklarıma Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun Kayıp oyununda yer alan bir cümleyi fısıldıyor: “Bu toprağın altında ne kadar kayıp varsa, üstünde de bir o kadar var.”

 

Referanslar

[1] Kanal Sim. (2015). “KANAL SİM YENİDÜZEN BARISA ADANMIS SAYFALAR BELGESELİ”. YouTube.

[2] Site Editörleri. (2020). “46’ıncı Yıl: Ne savaş var, ne barış”. Yenidüzen.

[3] Uludağ, S. (2020). “‘Kayıp milletvekili Cengiz Ratip’in arabasını, onu öldüren katil uzun süre kullanmıştı…’ 1”. Yenidüzen.

(TABELLA – Hilmi ARICA – 14.12.2020)

sayfa-12-cengiz-ratip-ve-esi-hayriye-hanim-dugun-gunlerinde.jpg
Cengiz Ratip ve eşi Hayriye hanım, düğün günlerinde...

 

DEVAM EDECEK

Bu yazı toplam 824 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar