1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. Adnan Orhan: “30 yıldır kemiklerimizi bir mezara koyamadık...”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518

Adnan Orhan: “30 yıldır kemiklerimizi bir mezara koyamadık...”

A+A-

Türkiye’de Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, Ocak 2021'den bu yana toplanıyor. 10 Nisan'da başlayan panellerin beşincisi "Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" idi.

"Adli Tıp Kurumu Çerçevesinde Ölülere Saygı ve Adalet" paneli 18 Aralık 2021'de gerçekleşti. İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı avukat Eren Keskin'in moderetörlüğündeki programa Adnan Orhan, avukat Rengin Ergül ve Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer katıldılar.

Adnan Orhan, panelde yaptığı konuşmada özetle şöyle dedi:

“Ben yaşanan vahşetlerden mağdur olan ve ciddi anlamda zarar gören aileler içinden bir kişiyim. Babamların olayını sizlerle paylaşmak istiyorum. 24 Mayıs 1994 yılında, Diyarbakır'ın Kulp ilçesi Çağlayan köyünde Bolu'dan geldiklerini söyleyen askerler babamı, amcamı ve kuzenimi gözaltına aldılar.

Askerler Bolu’dan geldiklerini ve buraları, yani köyü, çevreyi bilmediklerini söyleyip, Babam Mehmet Selim Orhan, amcam Hasan ve kuzenim Cezayir Orhan’ı kendilerine yol göstermeleri için alıp götürdüler. Ailecek biz buna karşı çıktık ama karşı çıkmalarımız maalesef para etmedi ve alıp götürdüler.

Aynı zamanda aile fertlerine ciddi hakaretler yapıldı. Silah dipçikleriyle yani fiziki bir müdahale ile hepimizin canını yakarak babamları gözaltına aldılar. Daha sonra biz arayışlara girdik, karakola başvurduk, daha doğrusu bağlı bulunduğumuz karakola sorduk, "biz gözaltına almadık" dediler.

Kulp Jandarma Komutanlığı'na başvurduk, "biz almadık" dediler. Dönemin OHAL [Olağanüstü Hal] Valiliği'ne başvurduk, "biz almadık" dediler. Nereye gittiysek gözaltına aldıklarını hiçbir şekilde kabul etmediler.

Tabii bu yıllarca sürdü ve arayışlarımız devam etti. Neticede Bolu’dan geldiklerini söyleyen, komutanlarının yukarıda olduğunu söyleyen  askerler, "buraları bilmiyoruz götüreceğiz bize yol gösterecekler tekrar geri bırakacağız" dediler, ancak bir daha geri bırakmadılar.

 

Sigara tabakası

Bir gün gazetede gördüğü bir haberde Kuddusi Adıgüzel adında bir kaybın ailesi bu bahsettiğim mezarlık için gidip savcılığa başvuruyor 2004-2005 yıllarında ve bu başvuru sonucunda savcılık mezarlığı açmaya karar veriyor.

Tabii mezarı nasıl açıyorlar? Gidiyorlar nasıl o çukuru kazmışlarsa aynı şekilde kazma kürekle çukurun üstündeki toprağı açmaya çalışıyorlar. Açıyorlar, ellerine geçen ne kemik varsa, kafatası, bel kemiği ya da kalça kemiği, her ne varsa hepsini alıp bir torbanın içerisinde koyup İstanbul Adli Tıp'a gönderiyorlar.

İstanbul Adli Tıp Kuddusi Adıgüzel’in ailesi ile karşılaştırma yapıyor.  Kendilerine ait olmadığını söylüyor. Biraz önce bahsettiğim köylüler olay yerine gittikleri zaman, köylülerden biri, babam kaçak sigara içerdi, babamın kaçak sigara tabakasını orada görüyor. Sigara tabakasını açtığı zaman,  bakıyor kaçak sigara tabakasının içinde bir leke görüyor,  kararmış bir leke.

Diyor ki “bu Mehmet Selim'in sigara tabakasıdır. Çünkü ben içiyorum ve o sigara tabakasında çok sigara içmişim" diyor. Birileri buna inanmak istemiyor. Amcam ve diğerleri "yok" diyor, "Bizimkiler değil çünkü tanınmayacak şekildedir".

 

"Babanı gördüm"

Bunun üzerine, bu haberi gördükten sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na avukatlarımız aracılığıyla, İnsan Hakları Derneği aracılığıyla başvuruda bulundum. Dedim ki "biz bu açılan mezarlıkla ilgili bir DNA karşılaştırması yapılmasını istiyoruz".

Tabii bu DNA karşılaştırması için kan örneklerimiz alındı, İstanbul Adli Tıp'a gönderildi ve kemiklerin orada olduğu söylendi. Bahsettiğim geçen süre içerisinde arayışlarımız devam ederken, Lice Yatılı Bölge Okulu’nda babamlarla beraber gözaltında kalan bir tanık, babamları orada gördüğünü ve kendilerine çok ciddi işkenceler yapıldığını, kendisinin de o dönem gözaltına alındığını, ancak bir doktor akrabası devreye girdiği için kendisini Urfa cezaevine gönderdiklerini söyledi.

Ve dedi ki "ben babanı orada gördüm". Babamları tanıyordu.

Aynı zamanda Liceli bir aile vardı, beş kişi oradaydılar, Bulut ailesi. "Bu aileyle de" diyor "ben orada aynı şekilde  karşılaştım". "Daha sonra" diyor "amcan Hasan’ı koridorda lavaboya giderken gördüm". Demişler ki, "sizi götürüp kamera önünde çekeceğiz ve daha sonra bırakacağız".

 

"Bizde değil"

Benim görüştüğüm bu tanığın söylemi üzerine Adli Tıp Kurumu'nda 2007 yılında bizim raporlar çıktı. Bu bahsettiğim mezarlıktakilerden birinin babam Mehmet Selim, diğerinin de amcam Hasan olduğu yönünde bir sonuç çıktı.

Bu Adli Tıp raporlarının çıkmasından sonra biz cenazelerimizi almak istedik, müracaatta bulunduk savcılığa dedik ki "bu kadar vahşi şekilde katledilen yakınlarımızın cenazesini istiyoruz".

Kulp Savcılığı bu cenazelerin [kemiklerin] kaybolduğunu söyledi. Daha önce açılan bu mezarlığın, ne şekilde açılmışsa, kazma kürekle açılıp ondan sonra birkaç kemik parçasını İstanbul Adli Tıp'a göndermişler bir torba içerisinde.

Ve bu geri gönderilirken yolda kaybolmuş, ya da çok önemsiz bir şey ya, bir yerlerde bir kenarlarda kalmış... Tam iki yıl boyunca biz kemik aradık.  2007 yılı ile 2009 yılı arasında bize yaşatılan bu vahşetler yetmiyormuş gibi artık kemik torbası da aramaya başladık.

En sonunda bir basın açıklaması yaptık, dedik ki "Adli Tıp, kemikleri buraya gönderdiğine dair bir yazı gönderdi bize. Diyarbakır’daki Cumhuriyet Savcılığı da 'bende değil' deyince "Kulp Savcılığı hakkında suç duyurusunda bulunacağız" dedik.

Ve ardından, hemen iki gün sonra, "Bahse konu kemikler şu anda kimsesizler mezarlığında, ada parsel 76’ya gömülmüştür", şeklinde bir yazı yazdılar. Bu yazıdan sonra biz tekrar gidip müracaatta bulunduk ve kemiklerimizi alalım istedik. Tabi katlediliş biçimleri ve bu şekilde bu acıları yaşarken, adli tıbbın bu insanların kemiklerini ayrıştırıp ona göre teslim etmesi gerekirken, hepsini bir çuvala koyup göndermesi hem biz hem Bulut ailesi adına tarifi olmayan bir acıydı.

Ve ne olursa olsun dedik ki "bir mezarımız olsun istiyoruz".  Kulp Cumhuriyet Savcılığı'na müracaatı ettikten sonra Kulp Cumhuriyet savcısı bize şunu söyledi: "Ben torba şeklinde size verebilirim"...

Savcı olayı kapatmaya çalıştı. Biz de bir dilekçe yazıp "başımıza getirilenler, çektiğimiz acılar, bu yapılan zulüm yetmiyormuş gibi halen maneviyatımızla oynuyorsunuz ve bizi bu şekilde mağdur ediyorsunuz" dedik. Zaten başımıza gelmeyen kalmamış, dedikten sonra böyle bir dilekçe yazdık.

Cumhuriyet Savcılığı'nın bu dilekçeye cevabı "Kemikleri mezarda olan Mehmet Selim Orhan’ın oğlu Adnan Orhan'ın bize yaptığı müracaatı göz önünde bulundurarak, maneviyatlarıyla oynanmaması için mezarlığın açılmamasına karar verilmiştir", şeklinde. Ve Kulp kimsesizler mezarlığında şu anda, babam, amcam ve Bulut ailesinin de belli olan üç ferdiyle beraber toplam sekiz insanın kemikleri bir çuvalda tek kabir içerisinde kalıyor maalesef.

Biz bu süreci yaşarken yıllar geçti, 94’te yaşanan, 2009 yılına kadar aralıksız olarak adli tıbbın raporları da çıktıktan sonra, kemik arama derdine girdik. Yaptığımız bütün aramalar, bütün çaba, bütün mücadelemiz maalesef yine kemikleri almaya yetmedi.

Tabi bu süreçte yaşadıklarımız, aile olarak kişi olarak anlatılır gibi değil. Son olarak dedem 101, 102 yaş yaşadı ve hep çocuklarının ismini sayıkladı, babamın, amcamın, kuzenimin...

Nenem keza 95 yaş yaşadı o da aynı şekilde gözü açık gittiler. Artık sağ olmalarından vazgeçip sadece bir mezarları olsun diye o kadar çaba sarf ettik ama maalesef yaklaşık 30 yıldır biz daha bir mezar bulamadık ve kemiklerimizi mezara koyamadık.

Dedik insanız, insanlığımız gereği hepimiz insanız ve herkesin bir insani, vicdani görevi vardır. Bunun gereği nedir? Bunun gereği, her ne olursa olsun bir insan öldükten sonra o insanın örf adetlerine göre, yaşadığı topraklara göre, coğrafyaya göre gömülmesi, defin hakkı vardır...”

(BİANET.ORG – 17.1.2022)

adnan-orhan.jpg

 

“Yeni cumhuriyetin kurucusu olarak Hrant Dink...”

Taner AKÇAM

Yine 19 Ocak ve yine Hrant Dink’in hunharca katledilişi… Hrant’ı anacak ve Hrant’ı konuşacağız. Önce bir gözlem: Dile kolay tam 15 yıl geçti. Türkiye tarihinde cinayete kurban gitmiş hiçbir kişi bu kadar uzun bir süre, aynı inat ve kararlılıkla anılmadı. Bu bir ilktir.

Bunun ne anlama geldiği konusunda kafa yormak gerekir. Burada, bu 15 yıldır bitmeyen ve de bitmeden devam edecek olan anmaların anlamı üzerine bir şeyler karalamak istiyorum.

En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: Hrant Dink özlemini duyduğumuz yeni cumhuriyetimizin kurucusudur. Ve Hrant Dink Türkiye cumhuriyetinin kurucusu ilan edilmediği müddetçe de bu ülkede demokrasi ve insan haklarına saygı egemen olmayacaktır.

Çok sık duyduğum bir cümle var, “Cumhuriyeti kurduk şimdi onu demokrasi ile taçlandıracağız.” Bu cümle cumhuriyetin kuruluşuna çok olumlu bir anlam yükler. Bu bakımdan sorunludur.

Çünkü Hrant Dink’i öldüren tohum, bu Cumhuriyet’in kurucu felsefesi ve kuruluş ilkeleri ile atılmıştır. Hrant Dink, bu cumhuriyetin kuruluş ilkelerini sorguladığı için öldürülmüştür.

Ama öte yandan bu cümle doğru bir cümledir. Bu cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılması gerekir, bunun imkanları vardır. Ve bu taçlandırma ancak ve ancak yeni kurucularla ve bu kurucuların felsefelerini bu cumhuriyetin kuruluş felsefesi yapmakla mümkündür.

Hrant Dink, demokrasi ile taçlandırılacak bu yeni cumhuriyetin en önemli kurucusudur. Elbette başka kurucular da vardır. Tahir Elçi ve Seyit Rıza bilinen diğer iki isimdir. Başkaları da vardır ama ayrı bir tartışma konusudur.

Hrant Dink cumhuriyetin kurucusu ilan edilmedikçe bu Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılamaz. Hrant Dink’in kurucu ilan edilmesi, ilk Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin hatalarının sorgulaması ve düzeltilmesi anlamına gelir.

O halde iki temel tezini şöyle özetleyebilirim:

1) Cumhuriyetin kuruluşunun yapısal hataları vardır ve Hrant Dink cinayeti, cumhuriyetin kuruluşunun bu yapısal hatalarının ürünüdür.

2) Bu yapısal hatalar ancak ve ancak Hrant Dink yeni cumhuriyetin kurucusu ilan edilirse ortadan kalkabilir. Onun kurucu ilan edilmesi, yapısal hataların düzeltildiğini sembolize eder.

Önce birinci tez üzerine aydınlatıcı ek bir fikir, soru şu: Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) ırkçılık nasıl ortadan kalkar; daha eşitlikçi ve adaletin tesis edildiği bir toplum nasıl kurulur? Amerikan sivil haklar hareketinin cevabı şudur: Irkçılık ABD'nin kuruluş hatasıdır. İngilizlere karşı bağımsızlık savaşı verilirken, köle sahipleriyle uzlaşmaya gidilmiş ve köle ticareti anayasal bir hak olarak tanınmıştır.

Zaten bağımsızlık mücadelesinin önderlerinin önemli bir kısmı köle sahipleriydi. Bu nedenle, kölelik Amerikan anayasasının önemli bir ilkesi haline getirilmiş, ırkçılık Amerika’nın kuruluşunun yapısal bir unsuru olmuştur. Amerika’yı sadece onu ilk kuran kurucuları ile tanımlamak ve anlamak, bu yapısal ırkçılığın devamını savunmak anlamına gelir.

ABD tarihi, ırkçılığa karşı eşit yurttaşlık hakları için mücadele tarihidir ve ancak bu mücadeleler sonucunda Amerika hukuksal eşitliğin tanındığı bir ülke olabilmiştir.

Eğer, bu mücadeleyi veren ve bu uğurda hayatlarını kaybeden insanları, ABD’nin kurucu babaları olarak saymazsanız, Amerika’da ırkçılığı yenemezsiniz. Örneğin yurttaşlık hakları için mücadelede hayatını kaybeden Martin Luther King Amerika’nın yeni kurucu babasıdır. King ırkçılık üzerine kurulmuş ABD'nin eleştirisidir ve onun demokrasi ile taçlandırılmasını sembolize eder.

Hrant Dink, Türkiye’nin Martin Luther King’idir. Hrant Dink, aynı Martin Luther King gibi, Cumhuriyetin kuruluşunu sorgulayan bir felsefeye sahip olduğu için öldürüldü. Eşit Yurttaşlık hakları istediği için öldürüldü.

O halde altını çizelim. Türkiye cumhuriyetinin kuruluşu ciddi yapısal hatalar içermektedir. Tıpkı ABD'nin kuruluşunun ırkçılığı yapısal olarak içselleştirdiği gibi, bizim Cumhuriyetimiz de eşitsizliği yapısal olarak içselleştirmiştir.

Bu Cumhuriyet, Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudilerin ötekileştirilmesi üzerine kurulmuştur. Kürtlere, Türk egemenliğine itaat dışında hiçbir seçenek bırakmayacak bir biçimde kurulmuştur. Tıpkı Amerikan ırkçılığı gibi bu ülkede de ne Hristiyanlar ne Yahudiler ne Aleviler ne de Kürtler tam vatandaş sayılmamışlardır.

Sünni Türk en eşittir, ötekiler sonra gelir. Eşitsizlik bu cumhuriyetin yapısal bir sorunudur ve eğer bu cumhuriyeti sadece onu ilk kuranlar ile tanımlar ve anlatırsanız, sadece Mustafa Kemal’e övgüler düzmekle yatar kalkarsanız yapısal eşitsizliği savunur ve devam ettirirsiniz.

Hem sadece ilk kurucularla yetineceksiniz hem de din, dil, kültür farklarına rağmen herkesin eşit olduğu bir toplum isteyeceksiniz, bu mümkün değildir.

Hrant Dink, "ben Ermeniyim, bunu böyle kabul edeceksiniz", dediği için öldürüldü. Eşit vatandaş olmak için Türk olmak gerekmediğini söylediği için öldürüldü. Hem Ermeni hem de eşit vatandaş olmanın mümkün olduğunu söylediği için öldürüldü. Tıpkı Martin Luther King’in hem siyah hem de eşit vatandaş olmak mümkündür dediği için öldürüldüğü gibi…

Yani Hrant, Türkiye’de, Ermeninin, Rumun, Süryaninin, Yahudinin ve Kürdün, herkesin eşit ve eşdeğer vatandaşlık hakkını savunduğu için öldürüldü. Onun Cumhuriyet’in kurucusu ilan edilmesi, bu cinayete karşı yapılacak en büyük özeleştiridir.

Son bir sözüm de şu: evet, biliyorum, Türkiye yeniden kuruluş ayarlarına geri döndü. 2000’li yıllardaki demokratikleşme süreci hüsranla sonuçlandı. Başta Ermeni soykırımı konusunda olduğu gibi, tarihte işlenmiş cinayetler konusunda yeniden fabrika ayarlarına geri dönüldü. Kürtlerin temel haklarını tanımaya yönelik açılım girişimleri tamimiyle kapatıldı. Ülke büyük bir karanlık içine yuvarlandı ve hala orada…

Ama unutmayalım, bunlar oldu ve oluyor ama çok şey de kazanıldı. Bana göre, Hrant Dink kazanılmış manevi bir zaferdir. Yaşanmış yılların boşuna olmadığının, geride, yeni cumhuriyet için elimizde çok şey kaldığının sembolüdür.

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, 2007 yılına kadar, “1915’te büyük bir katliam yaşandı, bir millet yok edildi” diyen insanlar kovuşturmalara tabi tutuluyorlardı. Başta Hrant olmak üzere, bu insanlar aleyhine kampanyalar düzenleniyor, ölümle tehdit ediliyorlardı. Bu insanlar aleyhine açılmış onlarca dava vardı. Şimdi artık bunu aynı saldırganlıkla yapamıyorlar.

İddiam şudur: Hrant Dink psikolojik üstünlüktür, artık onun gibi düşünenler savunmada değiliz. Şaşırtıcı gelebilir, ama artık üstünlüğün bizde olduğunu savunuyorum. Artık savunmada olan inkarcılıktır. Yaptıklarını savunma psikolojisi ile yapıyorlar, bu fark önemlidir. Yapacaklarını yapıyorlar ama yenildiklerini çok iyi biliyorlar.

Hrant Dink, belki çok yavaş bu toplumun kılcal damarlarına sızıyor. Etrafınıza bir bakın, her yıl daha önce görmediğiniz yeni insanların Hrant Dink’i andığını, konuştuğunu göreceksiniz.

Elbette ‘gemiyi terk eden fareler’ de var ama onlar çok az. Hrant Dink’i bilmek ve anlamak isteyenlerin sayısı artıyor çünkü Hrant Dink özlediğimiz bir yeniyi temsil ediyor. İnsanların, din, dil, inanç farkına bakılmaksızın eşit yurttaşlar olmasını temsil ediyor. Yeni cumhuriyeti ve onun demokrasi ile taçlandırılmasını temsil ediyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” değil, “dinim, dilim, kültürüm ne olursa olsun eşit yurttaşım” diyeni temsil ediyor.

Hrant Dink’i kurucu ilan etmezsek bu cumhuriyetin yapısal eşitsizliğini tamir edemeyiz. Bu cumhuriyetin kuruluşuna inşa edilmiş eşitsizliği ortadan kaldıramayız. Ve bizler Hrant Dink’i yeni cumhuriyetin kurucusu ilan ederek, bu yapısal hatayı tamir edeceğiz. Cumhuriyetin demokrasi ile taçlandırılması ancak böyle mümkündür.

Son sözüm şu: lütfen artık açın Türkiye-Ermenistan sınırını ve sınır kapısına Hrant Dink kapısı adını verin. Bu cumhuriyetin kuruluş hatalarının giderilmesi doğrultusunda büyük bir adım olacaktır.

(BİANET.ORG – Taner AKÇAM – 17.1.2022)

Bu yazı toplam 547 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar