1. YAZARLAR

  2. Hakkı Yücel

  3. Tetiği Çek(tir)en Kim?
Hakkı Yücel

Hakkı Yücel

yeniduzen.com'a özel
Yazarın Tüm Yazıları >

Tetiği Çek(tir)en Kim?

A+A-

Olay İkinci Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya’da geçer. Savaşın yeni sona erdiği günlerde, Karadağlı bir Yugoslav olan Sekula, Müslüman bir Türkle karşılaşır. Birbirlerini önceden tanımayan bu iki insan aynı yere gideceklerdir. Yolları üzerinde ise yolcuların sık sık pusuya düşürüldükleri ormanlık bir arazi vardır. Müslüman Türk yanında bir Karadağlıyla, Sekula ise civarda Türk partizanların varlığını bildiği için bir Türkle beraber yolculuk etmekten hoşnuttur. İkili yol boyu dostça sohbet eder ve bu kısa süre zarfında aslında birbirlerinden nefret etmelerini gerektirecek bir şey olmadığının farkına varırlar. Ormanlık arazideki yolculuk savaş yorgunu bu iki insanı birbirine giderek daha da yakınlaştırır. Bir ara serin serin akan su kenarında soluklanmak ve bir şeyler yemek için dururlar. Yemekten sonra Sekula tabancasını çıkarır, kötü bir niyeti yoktur, onunla sadece biraz övünmek ister. Türk tabancaya beğeni ile bakar ve dolu olup olmadığını sorar. Sekula tabancanın dolu olduğunu söylediği anda, birdenbire, aslında parmağının bir tek hareketiyle şimdiye kadar düşman bellediği bu Türk’ü öldürebileceği aklına gelir. Doğrusu ya o ana kadar böyle bir şey düşünmemiştir. Yine de tabancayı Türk’e doğru çevirir, iki gözünün arasına nişan alır, sonra da “Evet dolu ve istersem seni öldürebilirim” diye cevap verir. Türk güler ve şakayla karışık “Aman, şeytan doldurur” diyerek Sekula’dan tabancayı indirmesini rica eder. Sekula tabancayı yerine koymaya hazırlanırken bir anda eğer bu Türk’ü (yani düşmanı) hayatta bırakırsa, ömür boyu yaşayacağı utanç ve suçluluk duygusuna tahammül edemeyeceği düşüncesine kapılır ve kazara olmuş gibi yaparak, karşısında gülümseyip duran yol arkadaşının gülen gözlerinin arasına ateş eder ve onu öldürür. Sekula daha sonraları bu olayı, Tito’nun partizan günlerindeki yakın yoldaşı ve ileriki günlerde de amansız muhalifi olacak Milovan Djilas’a anlatırken, tabancayı Türk’e şaka olsun diye doğrulttuğundan ve aslında onu öldürme niyetinin olmadığından ısrarla söz edecektir.

Baştan aşağıya ibretlik bu dehşet yüklü hikâyede en ürpertici yan, Sekula’nın sırf gösteriş yapmak üzere eline aldığı tabancasını tekrardan yerine koymaya hazırlanırken, ona bunu yapmaktan vazgeçiren ve tetiği çektiren düşüncesidir: ‘Eğer bu Türk’ü hayatta bırakırsa -geri kalan ömründe- yaşayacağı utanç ve suçluluk duygusuna tahammül edemeyeceği düşüncesi..’ İyi de kişinin (Sekula’nın), bu davranış biçimini izah edecek bir delirium hali olmadığı da göz önüne alındığında ,yapmayı düşünmediği (bunu Sekula kendisi söylüyor) bir şeyi ona yaptıran -ve üstelik yaptığını haklı çıkaracak gerekçe üreten- bu karşı konulmaz güç ne ola ki!? Kestirmeden söylemek gerekirse, burada çok daha zorlayıcı ve belirleyici, geniş zaman dilimini ve mekânı kuşatan çok boyutlu bir sürecin sonucu olarak ortaya çıkan bir gerekçe söz konusudur. Bu zorlayıcı ve belirleyici tarihsel gerekçenin adı: ‘Kolektif Hafıza’dır. (Toplumsal bellektir). Genel anlamda insanın içine doğduğu din, etnisite, dil, gelenekler, örf ve adetler, değer yargılarını vb. içkin; temel işlevi toplumsallık duygusunu perçinlemek, toplumu bir ve bütün olarak bir arada tutmak olan kolektif hafızanın koordinatlarını, kapsam ve muhtevasını belirleyen, bu bağlamda kültür ve tarih bilinci oluşturan ve son kertede mensuplarının bu kapsam ve muhtevaya tabiyetlerini denetleyen ise, hâkim resmi siyasal/kültürel ideolojidir.

Özellikle milliyetçilik ideolojisinin yükselmesi, uluslaşma ve ulus devletleşme sürecinin hız kazanması ve uluslararası sistemin yapısal anlamda ulus devletler zemininde teşkili, ‘kolektif hafıza’ya, etkileri bugünlere kadar devam eden, bu sürece uygun bir mahiyet ve anlam kazandıracaktır. Tarihin bu aşamasında, geçmişten bugüne bireyin ve toplumun neleri hatırlayıp neleri unutması, neleri kabul edip neleri reddetmesi, nelerle gururlanıp nelerden utanç duyması, nelerin doğru nelerin yanlış, kimin dost kimin düşman olduğu vb. konularda belirleyici olacak olan ‘kolektif (toplumsal) hafıza’nın bu işlevi, milliyetçilik temelli siyasal/ideolojik/kültürel sabiteler üzerinden sürdürülecek, konsolidasyonu bağlamında, başta eğitim olmak üzere hayatın bütün alanlarına nüfuz edecek endoktrinasyon gerçekleştirilecektir. Bir başka ifadeyle birey siyasal/ideolojik/kültürel sınırları çizilen bu dünya içinde, onunla gösterdiği uyum oranında kabul göreceği -aksi durumda ise baskıya maruz kalacağı-  varoluşsal bir gerçeklik kazanacaktır. Ulusun biricikliğinin, üstünlüğünün, tarihsel haklılığının tekrar tekrar hatırlatıldığı bu serüvende dikkat çekici olan husus, amacın baştan belirlenmiş (teleolojik) olmasıdır. Hal böyle olunca burada doğal ve demokratik olmanın ötesinde (böyle olduğu takdirde farklılıklar ve çeşitlilikler öne çıkabilecek, bu da birliğin ve bütünlüğün bozulmasına neden olabilecektir), hedefe yönelik uygulamalı bir mühendislik ve de seçicilik öne çıkacaktır. Bu da şu demektir: ‘Kolektif hafıza’nın oluşumu, her ulusun kendi bünyesinde Her geçmişin sayısız olayları içinde, arzulanan kapsam ve amaca uygun seçim yapmak, seçilen bu tarihi olaylardan, bu kapsam ve amacı doğrulayan olgular yaratılmak, -yani bir anlamda tahrifat yapmak ve hatta olmayan gerçekler inşa etmek- ve nihayet bütün bunlardan hareketle doğrulara ulaşan neden-sonuç ilişkileri kurularak çıkarılan yekünü toplum belleğine kaydetmek suretiyle gerçekleşmektedir. Her ulusta karşılığını bulan ve hikâyesi oluşturulan (ve de mensuplarını da rahatlatan), değer ve anlam dünyası olarak ‘kolektif hafıza’nın kapsam ve niteliğini belirleyen bu süreç, içe yönelik sürekli endaktrinasyon yanında, ulusal hasımlarıyla (düşmanlarıyla) potansiyel ya da açıkça çatışma içine girdiği oranda, kendini sınamaktan ve bu yolla güçlü kılmaktan da asla geri kalmayacaktır.

Bu bilgiler ışığında yukarda trajik hikâyesi anlatılan örneğe (bu örnekte isimleri ve aidiyetleri değiştirerek aynı sonuçlara ulaşmak mümkündür) bir daha baktığımızda, arka planda görünen şudur:  Sekula’nın düşman bellediği Türk ile kısa süreli yüzleşme sonrasında varoluşsal anlamda yaşadığı anlık değişim - düşman Türk’ün öz itibarıyla kendisinden farklı bir insan olmadığını görmesi ve dostluk kurması hali-, adeta pusuda bekleyen ‘kolektif hafıza’yı harekete geçirmiştir. Onu harekete geçiren, toplumu bir ve bütün halinde tutan toplumsallık duygusuna yönelik tehdidin zihninde açığa çıkmış olmasıdır. ( O tehdit düşmanın dost olarak algılanmasıdır) Hal böyle olunca, ‘kolektif hafıza’, yoldan çıkan mensubuna -Sekula’ya- temel varoluşsal gerçekliğini, bunun gereğini yerine getirmediği takdirde yaşayacağı utancı hatırlatacak ve bir bakıma aslına geri dönmesini sağlayacaktır. Bu geri dönüş, Sekula’nın bir an yaşadığı tereddüdü ortadan kaldıracak, dost görmeye başladığı Türk’ün yerini yeniden düşman Türkün almasını mümkün kılacaktır. Karşısında düşman Türk’ün belirmesi ise, Sekula’nın tetiği çekmesi için yeterli olduğu kadar gereklidir de artık. O da bunu yerine getirecek(tetiği çek/tir/en kim?)  ve düşmanını öldürerek, ömür boyu utanç ve suçluluk duygusu yaşamaktan kurtulacaktır.

Bütün bunlardan çıkarılacak kritik sonuç ise şu olsa gerektir: Eğer tarih ve ‘kolektif (toplumsal) hafıza’, büyük oranda seçici ve kurgusal ise, bu özellik, onun görece ve değişken olabileceğinin de ifadesi demektir. Bir başka deyişle ‘kolektif hafıza’yı oluşturan tarihsel sürecin belirleyenlerini değiştirmek, yani tarihi yeniden ya da bir başka biçimde yazmak mümkündür. Aşikâr olan özü itibarıyla insanlar arasında fark olmadığı, insandan insana, toplumdan topluma, ulustan ulusa farkı yaratanın, tarihsel koşullar, güç ilişkileri, ihtiyaçlar ve talepler doğrultusunda oluşturulan hikâyelerden kaynaklandığıdır. Maliyeti çok ağır olan bir insanlık macerasıdır bu ve trajik karakteri, yeniden yazılmasını zorunlu kılacak boyutlardadır. Yirminci yüzyıl sonu itibarıyla bu anlamda umut ışığının belirdiğini ve bu yolda olumlu adımlar atıldığını söylemek mümkün olsa da, bugün itibarıyla gelinen noktanın hiç de öyle olmadığı ise aşikârdır. O kadar ki milliyetçilik temelli ‘kolektif hafıza’ en azgın biçimiyle adeta yeniden hortlamış gibidir ve birey iradesi üzerinde hegemonyası (burada unutulmaması gereken bir başka önemli husus, birey iradesi üzerinde bu türden oluşturulan hegemonyanın, mahiyeti ne olursa olsun, siyasal/ideolojik dar ya da geniş bütün kümelenmelerde mevcut olduğudur) hâlâ yoğun biçimde sürmektedir.

20. yüzyılın ilk yarısının sonunda ve üstelik büyük savaşın hemen akabinde,  Sekula ile tarihsel düşmanı Türk arasında kurulan kısa süreli ilişki sonucu açığa çıkan, onları insan olarak birbirlerine eşitleyen bağışlayıcı anlayışın; ‘kolektif hafıza’nın dışlayıcı sınırları içine çekilerek onları yeniden iki düşman haline dönüştürmesi, o günlerden bugünlere kadar uzayan trajik bir gerçekliği ifade ettiği kadar; bunun insanlık adına ve onun esenliğinden yana  mutlaka değişmesi gerektiği hakikatini de daha fazla ertelenemez bir zorunluluk olarak dayatmaktadır.  

       

 

  

 

 

Bu yazı toplam 2418 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar