1. YAZARLAR

  2. Ünal Fındık

  3. Eserinizle övünebilirsiniz…
Ünal Fındık

Ünal Fındık

Yazarın Tüm Yazıları >

Eserinizle övünebilirsiniz…

A+A-

20 Temmuz 1974’den bu yana tam 44 yıl geçti. O günlerde Mağusa Namık Kemal lisesinden mezun olmuş, üniversite sınavlarına girmiş, sınav sonuçlarını bekleyen 17 yaşında bir gençtim. Bugün artık 60 yaşını aştım. Ama o günler hala hafızamda tazeliğini koruyor.

1974’ün Haziran ayı başında Liseden mezun olduğumun ertesi günü Maraş’ta kanalizasyon altyapısı inşaatı yapan dönemin en büyük inşaat şirketi Cybarco’da işe başladım. Amacım yaz tatilinde yüksek tahsil için biraz para biriktirmekti.

Olmadı. Darbeciler izin vermedi. 15 Temmuz 1974 sabahı saat tam 7’de işbaşı Maraş’ta yapmış çalışıyorduk. Birlikte çalıştığım arkadaşlarımın hemen hepsi Rum işçilerdi. Bir süre sonra hepsi işi bıraktı ve yakındaki bir kahvede bulunan radyonun başına toplandılar. Radyo Yunan milli marşları çalıyor. Arada da anonslar yapıyordu. Ben ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum ama yetersiz Rumcam dolayısıyla yarım yamalak anlayabildim.

Biryerlerde savaş çıkmıştı. O günlerde Türk-Yunan ilişkileri de bozuktu. Acaba Ege’de Türk-Yunan savaşı mı başlamıştı?

Rum arkadaşlarım bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. En sonunda “Makarios öldü” dediler. O zaman işin rengi değişti. Ben ne yapmam gerektiğini düşünürken benden biraz uzakta başka bir bölümde çalışan köylüm koşar adım geldi ve bana “hade  hemen çantanı al gidiyoruz” dedi. Ben ne olduğunu sorduğumda da “oyalanma, yolda anlatırım” diyerek yürümeye başladı. Ben de yemek çantamı alrak peşinden koştum.

Maraş’tan koşar adım çıktık, liman kapısından Mağusa’ya girdik ve son hız ön kapıdan otobüs duraklarının olduğu yere geldik. Biz Maraş’tan çıkarken silah sesleri gelmeye başlamıştı. Otobüs duraklarında ise silah sesleri hem daha yakından geliyordu, hem de artmıştı. Çünkü asıl çatışmalar Maraş polis merkezinde idi. Polis binası da bulunduğumuz yere çok yakındı.

Gelen ilk otobüse atladık. Rum şoför kapıları kapattı ve başka yolcu almadan hareket etti. Otobüs Maraş’tan Larnaka’ya gidecekti. Giderken normalde “kırmızı köyler” olarak bilinen EOKA’cıların yoğun olduğu köylerden de geçerdi. O gün geçmedi. Otobüsü ana yoldan ayırmadı. “İsteyen ensin, yürüsün” dedi. Biz Dikelya’da indik ve bir taksi ile köyümüz Pile’ye gittik. Bu arada saat 11.30’u bulmuştu. Bizden önce herkes geldiği için köyde herkes merakla bizi bekliyordu.

Sonra nöbet geceleri başladı. Köy karma olduğu için mahallelerde kimi evler nöbet yeri haline getirilmişti. Ama silah sayısı yok denecek kadar azdı. Bunun nedeni karma köylere ayrılan silahların merkezde muhafaza edilmesindendi.

Rumlar kendi aralarında savaşırken, Kıbrıslı Türkler de nelerle karşılaşacaklarını bilmeden bekliyorlardı. Bu arada 15 Temmuz’dan tam 5 gün sonra 20 Temmuz sabahı bu kez Türk marşları ile gözümüzü açtık. Türk askeri çıkarması başlamıştı. Bir yanda sevinç, bir yanda hüzün vardı. Bizi yine nöbet yerlerimize topladılar. Elimizde neredeyse her 10-15 askere 1 silah ve çok az cephane vardı.

Bereket Rumlar saldırıya geçmedi. 21 Temmuz’da iki taraf da silahları mevzilerde bırakarak Türk kahvehanesinde birlikte kahve içti ve Türk-Rum köyden kimseye birşey olmasın diye anlaşmaya varıldı.

22 Temmuz’da ise artık Larnaka merkez düştüğü için Rumlar elimizdeki silahları teslim etmemizi ve hiçbirşey olmamış gibi yaşamaya devam etmemizi istedi. Bu arada Türklerden isteyenlerin Dikelye İngiliz üslerine gidebileceği konusunda uzlaşma sağlandı. Köy neredeyse boşaldı. Ama benim ailem ve daha birkaç aile köyden ayrılmadı.

İkinci harekat başladığı zaman bu kez Rumlar köyden ayrılarak Dikelya ingiliz üslerine sığındı. Hiç unutmam Rum komşumuz gece yarısı evini terketmeden bize geldi ve evin anahtarlarını rahmetli anneme vererek “ben gelene kadar tavucuklarıma bakabilin komşu” dedi. Annem de elbette bakarım dedi ve komşumuz dönene kadar her gün hem tavuklarına, hem de çiçeklerine baktı.

Eylül sonu ben yüksek tehsil için adadan ayrıldım. Aradan yıllar geçti. Ben yaz tatili için köye geldiğimde bir akşam dönemin köy komutanı ile yemeğe gittik. Doğal olarak konu o günlere geldi.

Ben o güne kadar cevabını bulamadığım soruları sordum. O da sağ olsun ne biliyorsa anlattı.

20 Temmuz’dan önce çıkarmayı biliyor muydu? Neden köyün silahları merkezde idi? Niye 15 Temmuz’dan sonra köye getirilmedi?

Bak dedi sana biro lay anlatayım. Ben ve bir arkadaş 17 Temmuz akşamı bu silahları almak için Larnaka’ya gittik. Sancaktar beni karşıladı. Samimi biçimde oturduk konuştuk. Bana “Bak ….. dedi. Bu silahların size hiçbir yararı olmaz. Boşuna risk alma. Senin yapacağın en akıllı iş herhangi bir olay olduğunda halkını sağ salim Dikelye İngiliz üslerine götürmektir. Şimdi git ve gelişmeleri takip et. Çok yakında bu esaret bitecek”.

Bunu anlattıktan sonra bana döndü ve “şimdi anladın mı o gün neden bu kararı aldığımı. Yani ben çıkarmanın olacağını ve Türk askerinin bizim bölgeye uğramayacağını o gece anlamıştım” dedi.

Yıllar sonra ben de güneyde kalan Kıbrıslı Türklerin neden dan dun derkenden ingiliz üslerine sığındıklarını ve neden buralarda “kuzeye, kuzeye” sloganları ile nümayiş yaptıklarını anladım. Her adım 1950’lili yıllarda Türk tezi olarak savunulan “Taksim tezine” uygundu.

Aradan tam 44 yıl geçti Kıbrıslılar hala bir çözüme varamadı. Bu gidişle varacakları da meçhul. Ama Taksim tezi her geçen gün biraz daha elle tutulur oluyor. Bu küçücük adada insan gibi yaşamak varken iki taraftan milliyetçilerin güzelim ülkemizi getirdikleri yer işte burasıdır. Eserinizle övünebilirsiniz.

Bu yazı toplam 1502 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar