1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Cus Bayada, ufkumuzu genişletti…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Cus Bayada, ufkumuzu genişletti…”

A+A-

Adamızın birleştirilmesi için yürütülmekte olan barış mücadelesinin  önemli öncülerinden Cus Bayada için anma etkinliği düzenlenerek iki toplumlu orkestradan konser sunuldu… Etkinlikte konuşan Yeni Kıbrıs Derneği yetkililerinden Takis Hacıdimitriu, Bayada’yı anlattı…

 

 

Adamızın birleştirilmesi için yürütülmekte olan barış mücadelesinin  önemli öncülerinden Cus Bayada için anma etkinliği düzenlenerek iki toplumlu orkestradan konser sunuldu… Etkinlikte konuşan Yeni Kıbrıs Derneği yetkililerinden Takis Hacıdimitriu, Bayada’yı anlattı…

Geçtiğimiz Cuma akşamı (12 Mayıs 2017) Lefkoşa’da Kastelyotissa’da yer alan anma etkinliği, Bayada’nın eşi Kleopatra ve evlatları tarafından düzenlendi… İki toplumlu Kıbrıs Oda Orkestrası, bu etkinlikte klasik müziği çok seven Bayada anısına çeşitli klasik parçalar çaldılar.

Takis Hacıdimitriu’nun “Josef Bayada” başlığını verdiği konuşmasını çok önemli bulduk çünkü bu sıradan bir konuşmadan çok, önemli bir incelemeydi… Hacıdimitriu’nun Vulla Harana tarafından Türkçe’ye çevrilmiş konuşmasının Türkçe metnini, Bayada’nın kızı Tonia Bayada’dan alarak sayfamızda yayımlıyoruz…

Takis Hacıdimitriu, Cus Bayada’yı şöyle anlattı:

“Cus hayatımızın en değerli ve seçkin insanlarından biriydi. Onunla işbirliğimizin anıları çoğumuzun içinde canlı kalmaya devam ediyor. Hatta ömrünün son deneyiminde de onunla birlikte olma olanağına sahip olduk. Öyle bir deneyim ki her şeyi içeriyordu. Hayatını, planlarını, düşlerini ve felsefesini. Her şey eşsiz bir bütünlük içerisindeydi, hiç bir soruyu cevapsız bırakmıyordu.

Cus büyük yolculuğunu planlarken ona apayrı bir anlam verdi. İnsan hayatının sonu yoktur demişti bize. Ölüm sonsuz bir yaşam değildir ama bir son da değildir. Yaşanan bir şeydir. Onu yenebilir de insan. Cus son yolculuğunu, şairin de dediği gibi, bir akıl ve demokrasi mesajına dönüştürdü.

Geçen yıl Cus’a veda ederken hep birlikte eşsiz ve tekrarı olmayan anlar yaşadık. Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler sevgi ve kardeşlik içinde acıda birleştik. Bugün düşünüyoruz da, Cus’un ulaşmak istediği nokta acıyı aşmak, insan sevinciyle yaşam harmonisini ve toplumun birliğini yakalamaktı. Bu süreci sonuna kadar götürmek istedi ve başardı da. Şimdi külleri Maraş kıyılarından bütün Kıbrıs’ı kucaklıyor.

Cus’un hayatında tesadüflere yer yoktu. Her şey onun yaşam biçimi içerisinde kaynağını, mantığını ve doğruluğunu buluyordu.

Latin topluluğuna ait olmasına rağmen ötekilere yabancılaşmasına izin vermedi. Her zaman duyarlı bir alıcı oldu. Korkunç ve trajik mesajları yakalamayı çok iyi biliyordu.

Geniş anlamda ortamla özdeşleşti ve düşünce ve araştırma yoluyla dünyaya açıldı. Ta başından düşüncelerinde adanın bağımsızlığı fikri hakim oldu.

Bu, erkenden fark edilmesini sağladı. Etrafında dogmatizm, ayrılıklar, nefret ve çatışmalar hüküm sürüyordu. Onun dünyası ise bütün bunların ötesindeydi. Fanatizmin ve dogmatizmin yarattığı bulutların çok ötesine bakıyordu.

İşte onu Kıbrıslı yapan buydu. Herkese sevgi ve anlayışla yaklaşıyordu. Onun ruhsal dünyasının zenginliği buydu. Çatışmalar, önyargılar, tek boyutlu ve önyargılı eğitimleri nedeniyle ötekilerin göremediği pek çok şeyi görmesini sağlayan işte bu  temeldi. O dönemde muhtemelen yalnızlığı da derin olmalıydı. Kıbrıslıydı. Toplumların ötesinde bir şey. Ve diğerlerinin kendilerini hapsettikleri tabuların ötesindeki örneği, duruşu ve fikirleriyle bir karşılıklı saygı, karşılıklı anlayış ve iletişim köprüsü oldu.   

Uyanış kıvılcımı büyük trajedi anında çaktı. Cumhurbaşkanlığı Sarayına doğru hareket etmekte olan tankları görünce. İğrenç mesajı, “Makarios öldü” mesajını duyduğunda. Her Kıbrıslı için korkunç bir mesajdı ama Cus için iki kez daha korkunçtu. Çünkü Kleopatra da vardı ve Makarios onun ailesiydi. Dram bütün Kıbrıs’ın dramıydı ama aynı zamanda da özeldi. Makarios ölmemişti aslında. Ama günden güne felaket büyüyordu ve Türkiye’nin adayı işgaliyle, ada ve insanları için ölüm ve yok oluşa dönüşmüştü. Kenti ıssızlaştı, kendisi de göç etmek zorunda kaldı. O zamandan beri de göçmenlik acısı içine saplandı. Kıbrıs’ın dramı ve insanlarının acısı kendi varlığında vücut buluyor gibiydi. Gelişen olaylar her şeyi paramparça ediyor, temelleri söküp atıyor, yok ediyordu.  

Ama bütün bunlar onu bezdirmedi. Yalnızlığa, melankoliye ve yılgınlığa sürüklemedi.  Tam tersine. Felaketin büyük olduğunu ve yarım yamalak sözlere ayıracak vakit olmadığını biliyordu. Vakit hakikat vaktiydi. 

Her şey sona yaklaşırken, fanatizm, dogmatizm ve takıntılar, etrafımızdaki her şey çökerken, kutsal ve dokunulmaz kabul ettiğimiz her şeye olan inancımızı yitirmişken Cus bir öneriyle, bir inanç ve perspektifle çıkageldi. Kendi içimize bakmamız gerektiğini söyledi. Özeleştiri yapacak gücü bulmamız gerektiğini söyledi. Kendi kaderimizi kendi ellerimize almamız gerektiğini.

Felaketin nedenlerini aradı. Bütün bu olanların bulutsuz bir havada ansızın kopan bir fırtına olmadığını biliyordu. Felaket bizim tarafımızca da hazırlanmıştı. Böylesi anlarda farklı bir süreç önermek için olgun ve net bir akıl gerekir.  Cus bu özellikleri taşıyordu. Yitirmişliği ve yoksunluğu yurt, başlangıç ve trajik geçmişi aşacak farklı yarınlar için bir vizyona dönüştürdü.

Ona bu da yetmedi. Onun için, işgalin ve göçmenliğin dayattığı bölünmenin aşılmazlığını Kıbrıs’ın aşması gerekiyordu. Milliyetçiliklerin aşılması ve adanın çatışan iki büyük toplumunun birlikte yaşaması gerekiyordu.

Cus sadece tespit ve fikir üretmekle sınırlı kalmadı.  Bütünleşmiş bir sürecin peşindeydi. Toplumun olgunlaşmasını ve hep birlikte ileriye doğru gitmemizi istiyordu. “Çözüm olsa bile, ülkenin yaşayabilmesi için gerekli ön hazırlıkları yaptık mı” sorusunu sorup duruyordu. “Yeni Kıbrıs Derneği bunun için gerektiği kadar çalıştı mı? Sen Thukis? Sen Kleopatra?” Ve yanında olan hepimize...

Cus çalışkan bir işçiydi, ilham kaynağıydı, öncüydü. İstilanın ertesi günü  varoluşla yokoluş arası bir noktadayken Kıbrıs, ihanete uğramış bir şekilde varoluş mücadelesi verirken, O Kıbrıs bayrakları basıyordu. Darbeden sonra Cumhurbaşkanlığı Sarayında yeniden Kıbrıs bayrağının asılması onun sayesinde oldu. Makarios’un tabutunun yarısının da olsa üzerinde Kıbrıs bayrağının yer alması onun fikri ve desteği sayesindeydi. Yunan Büyükelçisi olayı saygısızlık olarak değerlendirmişti. Kleopatra sıkça şunu söyler: “Ona dünyayı daha doğru görebilmemi sağlayan bir pencere açtığı için teşekkür borçluyum. Ben bir ilahiyatçı, o ise ateist.”  Ayrıca şunu da: “Torunlarımız dedelerini yeterince yaşayamadı. Zira bizim küçük ailemiz büyük dünya ailesinden daha az önemliydi. İnsanlık ailesinden. Hayatı boyunca onu düşündüren hep o oldu.” Ama Kleopatra, inan ki sevginin gücü ne sözle ne de zamanla ifade edilebilir. Sevginin gücünü ifade eden şey söylediklerinde samimi olmakta ve verdiğin örnektedir. Cus bunları beraberinde alıp götürmedi. Geride bıraktıkları senin, Tonia’nın, Yorgos’un, torunlarınızın hayatını dolduracak kadar çok.

“Kleopatra sofrandan Kıbrıslı Türkler asla eksik olmasın” derdi. Senin sofranda, bizim soframızda. Yalnız ve diğerlerinden kopuk bir şekilde değil. Diğerleriyle temas ve iletişim içerisinde. Tüm diğerleriyle. 

Hayatımızın ufuklarını genişletti. Gerçeği söylüyorum. Abartısız. O daha bizimleyken yapamadığımız şeyi itiraf ediyorum belki de. Mütevaziydi. Asla yalnız değildi. Diğerleriyle birlikte kollektif çabalar peşindeydi. Fikirleri vardı. Bunları argümanlarla ortaya koyup samimiyetle ifade ediyordu. Düşüncelerinin değeri varsa eğer, nasılsa yankı bulacağını bilerek.   

Yeni Kıbrıs Derneği YKD hem onun hem de Kıbrıs’ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Başlarken dokuz kişiydiler. Mesajları hemen farkedildi ve pek çok insan tarafından bir umut ve perspektif olarak sarmalandı. 1974’ten sonra YKD fikirlerin kaynaştığı, yeni fikirlerin doğduğu en önemli merkez oldu.

cus.jpg

Mesajlarının inanırlığı vardı çünkü hakikiydi, “avangard”dı ve dönemin taleplerine cevap veriyordu.  Dogmatik mentalitelerle çatışıyordu. YKD’nin önerisi yalandan ve sahte yurtseverliklerden uzaktı. Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler arasında karşılıklı saygı, karşılıklı anlayış, işbirliği ve ortak hedef eksikliği olduğunu tespit etmişti.

Uzun zaman öncesinden zaten kökleşmiş olması gerekenleri öne çıkarıyordu: Bağımsızlık, ortak çıkarlar, yurt sevgisi. YKD başkalarının yedek parçası değil, kendi başına varolan bir Kıbrıs istiyordu. Kıbrıs ne Atina’nın ne de Ankara’nın yedek parçası olmalıydı.

Kıbrıs tarihinde yer alan olayları ve özel niteliklerini öne çıkarıyordu. Şovenizmi ve hastalıklı milliyetçiliği ayakta tutan mentaliteleri ifşa edip dogmatizmi tenkit ediyordu. Atıl kalmaya karşı koyup, vesilesi ne olursa olsun, her türlü tuzağa direniyordu.

Kilisenin rolünü ülkenin geleceğinin altını oyan bir çarpıtma olarak gördü. Eğitimde ülkenin ve halkın birliği yerine bölücü bir ortam oluşturma doğrultusunda çalıştığının altını çizdi.

YKD 1974’ten sonra başka hiç kimsenin uğramadığı kadar büyük saldırılara uğradı. Sömürgecilerin organı olmakla suçlandı. Yunan Büyükelçiliğinin küfürlerine ve kabalıklarına maruz kaldı. Sahte yurtseverlerin, güya vatan adına, hışmına uğradı. Bu şiddet saldırılarının hedefi bölünme ve demagoji sisteminin dogmatik mentalitelerin dışında hareket edenlere gözdağı vermesinden başka bir şey değildi. Zira varlıklarını borçlu oldukları sahte değerlerin onları da beraberinde alarak birlikte çöktüğünün farkındaydılar. Tek çare yöntemi YKD’ye çamur atmak ve üyelerine rahat yüzü göstermemekti.          

Onları bugün hatırlayan kim? Eğer bazıları hala hayattaysa kesinlikle faşist ve aşırı sağ unsurların arasındadırlar. Ancak buna rağmen cepheleşme hala varlığını sürdürüyor. Zayıf Kıbrıs Rum hükümetleri Atina oportünistlerine bizleri istedikleri gibi yönlendirmelerine ve ülkeye zarar vermelerine izin veriyor. Sadece Rum tarafında Temsilciler Meclisindeki 1950 plebisitine ilişkin karar, Türk tarafında ise Ay Yorgi Eksorino Kilisesinde ayin yapılmasına izin verilmemesi bile mücadelenin devamını şart koşuyor.

YKD’nin Aya Napa evindeki toplantıları muhteşemdi. Ev de öyle. Cus’un bu evi tasarlaması yıllar almıştı. İlham gücüne ve yaratıcı ruhuna güveni vardı. Cesareti vardı.

Tıpkı Lefkoşa’daki evi gibi orası da tüm dostlarına açıktı. Salonda otururken bakışların tablolarda gezinmesi insanda öfori duygusu yaratıyordu. Dostlar balkonda sohbet ederken ya da. Ofisi manevi bir sığınak gibiydi.

YKD’nin 2 Aralık 2015’teki Aya Napa’daki evde yaptığı son toplantı ben ve Ali’ye çok özel bir gün yaşattı. Kültür Teknik Komitesi’nin çalışmaları YKD tarafından onurlandırılıyordu. Bakışlarım her gün o gecenin hatırası üzerinde geziniyor. Adeta Cus’la ve onca yıldır yapmak istedikleri ve faaliyetleriyle temas içerisinde olmamı sağlıyor.

Ama Cus için de ayrı öneme sahip bir gündü. O gece biliyordu ki artık zamanı sınırlıydı. Biliyordu ki o gece dostlara veda gecesiydi. Hepimiz için ayrı bir onur, görev ve sorumluluktu aynı zamanda.

Aya Napa’daki evde bir sonraki karşılaşmamız Cus’un küllerinin Mağusa sularında özgür bir yolculuğa çıkacağı ve Kıbrıs’ı kendi bildiği gibi kucaklayacağı gün oldu.

Kleopatra ise bir yandan “eğer varolmaya devam ediyorsa, olduğu yerden Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi vizyonunu yaşayabileceğine ve sevdiği kente yeniden dönebileceğine inanmak istiyorum” diyordu.

Neriman Cahit’in dizeleri tüm heyecanı ve endişesiyle kulaklarımızda:

Geç kaldık, çok geç kaldık Kleopatra

………………..

Bugüne kadar / hep anneler kaybetti / emin olalım artık Kleopatra /

ÇOCUKLARIMIZIN BİR GÜN KAZANACAĞINA

Cus çocuklarımızın kazanabileceğine inandı. Ufuklar yarattı. Sorumluluklar üstlendi. Hakarete ve iftiraya uğradı. Kimseyle ne çatışmaya girdi ne kavgaya.

Her zaman yumuşakbaşlı, nazik biri olarak kaldı... Bölücü kavram ve politikalardan uzak, inandığı tezlerini ve fikirlerini savunmaya devam etti. Topluma örnek oldu. İnsan hayatlarına etki etti. 

Kıbrıs önemli anlarda dönemin yükünü omuzlarında taşıyabilen insanlara her zaman sahipti. Kahraman kavramını kullanmak istemiyorum çünkü o kadar retorik yapıldı ki bu kavrama dair artık anlamını yitirdi. Kaldı ki kim kahraman, kim değil bilen mi var?  

Tarihe adını yazdırmış olan insanlar ülkenin yükünü sessizce omuzlarında taşımış, insan sevgisiyle dolu insanlardır. Diğerleri tarafından kurtarılmayı beklemeyenler. Kritik anlarda sorumluluk ve cesaretle sesini yükseltmiş olanlardır.

Kıbrıs’ın öyküsü nasıl gelişecek bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki o da şu: Bu insanların sözleri bir olanak ve bir umut olarak yaşamaya devam edecek. Çözüme inananlar çıkar yol olduğunu da biliyor. İnanç bölücü çizgileri, barikatları, top ve savaş gemilerini aşıyor ve bir sevgi mesajı yayıyor dört bir yana. Bu süreçte kimsenin yollarını kesemeyeceği mesajını. Olur da eldeki tüm araçlar yitirildi mi de, zaferin en değerli son sığınağı, insanın kendi külleri oluyor.”


SON DAKİKA!!!

 

St. Hilarion’da bulunan “kayıp” sayısı altıya yükseldi… Mağusa’da bir “kayıp”tan geride kalanlara ulaşıldı…

Kayıplar Komitesi dün gece yaptığı açıklamada St. Hilarion’da dün iki “kayıp”tan geride kalanlara daha ulaşıldığını bildirdi. Böylece St. Hilarion askeri bölgesinde okurumuzun göstermiş olduğu iki alanda toplam altı “kayıp”tan geride kalanlara ulaşıldı.

Kayıplar Komitesi ayrıca Mağusa’da da bir “kayıp”tan geride kalanlara ulaşıldığını bildirdi.  Kayıplar Komitesi  bu açıklamayı gece yaptığı için TAK Bülteni’ne giremedi… Açıklamanın neden geceleyin yapıldığı anlaşılamadı.

Bu yazı toplam 773 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar