Sami Özuslu

Sami Özuslu

Yazarın Tüm Yazıları >

Ant

A+A-

Mustafa Kemal Atatürk emperyalist cepheye karşı Anadolu topraklarını kurtarmak için ulusal değerlerin birleştiriciliğinde Osmanlı’nın çöküş döneminde dağılmış ahaliyi örgütlemiş, mücadelesini öyle vermişti.

‘Ulus devlet’e geçiş sürecinde, yani imparatorluktan cumhuriyete giden yolda kullanılan ideoloji haliyle ‘Türk milliyetçiliği’ydi.

Bir taraftan halifelik geleneğini taşıyan Osmanlı’nın din ağırlıklı idare şekli, diğer yandan Anadolu’yu işgal eden aç gözlü emperyalist devletlerin gücü karşısında Atatürk ‘milli duygular’ temelinde bir yapılanmaya giderek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başarmıştı.

Kurtuluş Savaşı sonrasında devrimleri yaparken de dayandığı temel güç ‘Türk milliyetçiliği’ oldu.
Yoksa ‘Batılılaşma’, ahalinin genel bir talebi değildi. Aksine, Mustafa Kemal’in yakın kadrosunda bile Osmanlı’nın devamını isteyen pek çok ileri gelen isim vardı.

Kurtuluş Savaşı ve Batılılaşma hedefli devrimler ‘ilerici’ bir hareketti. Anadolu insanını gerici bir imparatorluktan çağdaşlığa doğru taşıma potansiyeli vardı.

Laik rejim, çok partili sistem, Latin harflerine geçiş ve diğer adımlar büyük bir transformasyon süreciydi ve 20’nci yüzyılın ilk diliminde yaşanan 1917 Bolşevik Devrimi gibi ilerici bir karaktere sahipti.

**

Kemalist Devrim’in ortaya çıkardığı ‘ulus devlet’ ilerici bir karaktere sahipti, ama diğer yönüyle de ‘yok sayıcı’ydı. ‘Türk devleti’ olarak dizayn edildiği için Türkiye Cumhuriyeti ‘Türk’ olmayanları ötekileştiriyor, yok sayıyor, üzüyor, eziyordu.

Osmanlı İmparatorluğu ‘ümmet’ ideolojisiyle her türlü etnik, dini kesimi içinde barındırdığı, ele geçirilen topraklardaki herkes ‘Osmanlılaştırıldığı’ için durum farklıydı.

Çöküş döneminde Anadolu’ya çekilen Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçilirken, bu coğrafyadaki herkes ‘Türk’ değildi. Zaten Anadolu toprakları tarih boyunca farklı egemenlikler görmüş, çok kültürlü bir mozaik gibiydi.

Sonuç itibarıyla ‘Türk devleti’ ideolojisi Misak-ı Milli sınırları içerisindeki Kürtleri, Çerkesleri, Rumları, Ermenileri ve diğer etnik grupları ‘eşit’ göremiyor, onlara ‘adil’ davranamıyor, anadillerine saygı gösteremiyor, dillerinde eğitimi engelliyor, hatta günlük konuşmalarında buna izin vermiyor, sosyal ve devlet yaşamına eşit biçimde katılmalarına engel çıkarıyordu.

Mesela Türk Ordusu için açılan münhallerde birinci koşul “Türk soyundan gelmek”ti!

Bir başka deyişle Türkiye Cumhuriyeti ordusunun Kürt, Çerkes, Ermeni, Rum TC yurttaşlarına güveni yoktu!
KKTC’de açılan askeri münhallerde de hep o koşul aranıyordu.

**

‘Ulus devlet’in kurtuluş mücadelesindeki ilerici rolü, farklı etnik kesimleri kucaklamayınca iç sürtüşmeleri, etnik çatışmaları doğuracaktı.

Nitekim Kürt milliyetçiliği böyle oluştu. Okul kitaplarına Kürt sözcüğünün karşılığı olarak “Dağdaki buzların çıkardığı kart-kürt şeklindeki sesler”i yazan bir anlayış, milyonlarla ifade edilen Kürtleri ayağa kaldırdı.
Sırf Kürt oldukları için onlarca köy yakıldı, insanlar öldürüldü. 1980-90’lı dönemlerde kimi askeri komutanların Kürtlere ‘insan dışkısı’ yedirmesi AİHM’de de kayıtlara geçti, ceza gördü.

Ünlü müzisyen Ahmet Kaya dahil birçok Kürt aydın sürgünde öldü.

İstanbul’daki Rumların öldürüldüğü, mallarının talan edildiği 6-7 Eylül olayları, Türkiye Cumhuriyet tarihindeki bir başka kara ‘etnik milliyetçilik histerisi’dir.

**

Eğitim Şurası’nda ‘ant’ın kaldırılmasına dönük tavsiye kararına kimileri tepki koydu. Belli ki bu tavsiye kararını bahane edip yeni bir ‘histeri’ dalgası yaratmak isteyenler var. Hele Türkiye’de milliyetçiliğin karşıtı gibi görünen Recep Tayyip Erdoğan’a bunca tepki yağarken…

Ne yazık ki ‘tek kanatlı uçak’ misali sürekli yan yatan Türkiye’de kafalar milliyetçilik ile kökten dincilik arasında gidip gelmeye devam ediyor!

Hümanist, toplumcu, dünyalı, emekten yana bir rejim kurmanın peşinde koşmak yerine, her ikisi de en az bir yüzyıl geride kalan etnik milliyetçilik ile ümmetçilik arasına sıkışmış bir düşünce çıkmazı yaşanıyor!
Ve yazıktır ki Türkiye’deki bu düşünce çıkmazından bizde de etkilenenler var.

Ezbere konuşmak, slogan atmak, ant içmek işin kolay tarafı…

Zor olanı ‘doğru’luk, ‘çalışkanlık’, ‘küçükleri korumak’, ‘büyükleri saymak’, ‘ileri gitmek’ gibi güzel ideallere ulaşmak için dini ve milli retoriklerin bir işe yaramadığını, kitleleri uyutmak için kullanıldığını görebilmek!
Yoksa bütün dini bütün Müslümanlar ‘doğru’ olsaydı, Türkiye’de bu kadar ‘yolsuzluk’, ‘hırsızlık’, ‘rüşvet’ iddiası olur muydu?

Bütün milliyetçi Türkler ‘küçükleri korumak’ için çaba sarf etseydi, sokaklar bu kadar dilenci, tinerci, sefilliğe terk edilmiş çocuklarla dolar mıydı?

**

Saf, temiz, inançlı insanların içtiği ant başkadır, ideolojik hedefli yeminler başkadır.
İnsanoğlu ne anne-babasını seçebilir, ne doğacağı toprağı, ne de etnik kökenini…
Nasıl ki ben Kıbrıs’ta doğdum diye bir artım yahut eksim yoktur, aynı kural Malezya’da, Avustralya’da, Venezüella’da doğan için de geçerlidir.
Elbette doğduğum, yaşadığım ülkeye ve topluma saygım, sevgim, bağlılığım apayrıdır. Ama bu durum herkes için aynıdır.
Bu yüzden Kıbrıslı olmaktan, Kıbrıslı Türk kimliğini taşımaktan gurur duyar, bunu her vesileyle söylerim.
Ancak “Kıbrıslıyım, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayan ve “Ne mutlu Kıbrıslı Türk’üm diyene” şeklinde biten bir ant içmeyi de reddederim.
Bütün Kıbrıslı Türkler ‘doğru’, ‘çalışkan’, ‘küçüklerini koruyan’, ‘büyüklerini sayan’ değildir ve olamaz da… Hiçbir toplumda mümkün değildir bu… Olsaydı ‘arı ırk’ arayan Adolf Hitler bulurdu!
Ama illa bir ‘ant’ içilecekse eğer okullarda, işyerlerinde, şunu kabul ederim:
“İNSAN’ım, doğruyum, çalışkanım…

……

Ne mutlu İNSAN’ım diyene!

ÖNEMLİ NOT: ‘Andımız’ diye bilinen metnin orijinali şimdiki gibi değildir. 1933’te Eğitim Bakanı Reşit Galip’in okullarda okuttuğu ilk metinden bugüne kadar ant iki kez değiştirildi. Bu arada, aslen Rodoslu olan Reşit Galip, Türkleri “uzun boylu, uzun beyaz simalı, düz veya kemerli ince burunlu, muntazam dudaklı, çok kere mavi gözlü ve göz kapakları çekik değil, badem gözlü bir ırk” diye tanımlamış, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed’in Türk olduğunu dahi iddia etmişti. Yoruma gerek var mı?

Bu yazı toplam 2918 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar