1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “Annem babam minnet duyar, ben teşekkür etmek isterim…”
Sevgül Uludağ

Sevgül Uludağ

0090 542853 8436/00357 99 966518
Yazarın Tüm Yazıları >

“Annem babam minnet duyar, ben teşekkür etmek isterim…”

A+A-

1974 yılının Mart ayında dünyaya gelen Birgül Kılıç Yıldırım, savaş esnasında henüz birkaç aylıktı…  Onun için süt getiren Kıbrıslırum’u bularak ona teşekkür etmek istiyor…

 

ss-097.jpg

 

1974 yılının Mart ayında dünyaya gelen Birgül Kılıç Yıldırım, savaş esnasında henüz birkaç aylıkmış… Babası “Dereboyu”nda görevli bir mücahitken, bir Kıbrıslırum askerin süt bularak ona getirmesini hiç unutmamış aile… “Annem-babam minnet duyar hep, bense onu bulup teşekkür etmek istiyorum” diyor Birgül Kılıç Yıldırım…

Biz bu öyküyü Panikos Stilyanu arkadaşımızın sosyal medya paylaşımından öğrenince hemen Birgül Hanım’la temasa geçerek bu öyküyü kaleme almak istediğimizi aktardık ve kendisi de bizi kırmayarak yaşadıklarını ve duygularını çok etkileyici biçimde aktarıyor…

SAVAŞTA BİRBİRİNE ATEŞ ETMEYEN İKİ KIBRISLI İNSAN…

Mehmet Hulusi’yle Emine hanım, 1973 yılında evlenmişler, Kaymaklı’da kirada kalıyorlarmış… Birgül Kılıç Yıldırım şöyle anlatıyor:

“Annemle babam 1973’te evlendiler, ben 1974 yılının Mart ayında dünyaya geldim. Babam “Dereboyu”nda görevli bir mücahitti ve askere bisikletle gelip giderdi o dönemlerde… Babam yedi-sekiz sene kadar askerlik yaptıydı – hatta terhis oldu, bitirdiydi ve bırakmazlardı kendini ayrılsın… Babam askerliğini Lefkoşa’da, “Dereboyu”nda yaptıydı… Savaşta Dereboyu’nda bir apartman var, üzerinde kurşun izleri var, oradaydı, apartmanın üstündeydi… Bu apartmanın üstünde birisi babam, birisi da eniştem Ali Kalıçay idi… Babam “Biz hep senelerce o civarda askerlik yaptık, bu Kıbrıslırum’la ahbap olduyduk, o da karşı tarafta askerlik yapıyordu. Birbirimize sigara alıp verirdik” diye anlatıyor. Ben Pelargon marka toz süt içermişim, bu sütü bulmak zormuş, bu Kıbrıslırum babama bu sütü bulup getirirmiş hep… O da bir şey istediğinde babam bulup götürürmüş… Derenin içinde buluşurlarmış… Bazan “Sigara var mı Mehmet, ver içeyim” dermiş ve babam paketi savururmuş… Sohbetleşirlermiş… Savaş çıktığında birbirlerine ateş etmemişler… O savaş halinde bile gene Pelargon çocuk sütünü bulup getirirmiş…”

 

ARKADAŞINI RAHATLATMAK İÇİN BEBEK SÜTÜ İÇEN ADAM…

“Son partide iki kutu bulmuş eczanelerde, bir tanesi kapalıymış, diğeri kapalı değilmiş – açıkmış – galiba kaşık kaşık da satarlardı o dönemlerde… Sütlerden birisi açık ve yarım kutu imiş, kapalı bulamamış ikinci kutuyu adam ama gene da eksilmesin diye getirmiş… Bu Kıbrıslırum sütleri getirdiği zaman durmuş bakmış babamın yüzüne – derenin içinde olur bu olay… Babama “Bana bir bardak su ver” demiş… Babam ona bir bardak su bulup vermiş, alıp bir kaşık süt koymuş açık paketten, karıştırmış ve içmiş… “Al çocuğuna götür bunu, için rahat etsin diye yaptım” demiş… Savaştan sonra babam onun izini kaybetti… Adını da hatırlamaz babam… Onu bulabilirsek, ona teşekkür etmek isterim… Çünkü en zor günlerde bir bebek olarak hayatta kalabilmem için bana süt getiren insandı o… Babam bu Kıbrıslırum askerin ismini hatırlayamadı, babam beyin ameliyatı geçirdi, onun da etkisi var… Bana bulmam için yardımcı olursanız sevinirim… Babam da onu görmeyi çok istiyor…

Babamın adı Mehmet Hulusi, o zaman öyle bilinirdi… Şimdi Mehmet Kılıç… Limasol’un Kandu köyünden… Annem ise Baf’ın Arodez köyünden… Kandu da, Arodez de muhteşem…”

 

KENDİNİ ÇOCUKLARA ADAYAN BİR İNSAN…

Birgül Kılıç Yıldırım, yaşadıklarından o kadar etkilenmiş ki kendin çocuklara adamış… Anlatmaya şöyle devam ediyor:

“Şu an bile süt alamayan aileler var Sevgül Hanım… Benim okulum var… Ama ben okulda değil bu insanlardan para alayım, bebeciklerimin sütünü bile alırım çünkü bilirim, istesem de getiremeyecek olanlar var… Benim babam o zaman sütü bulamazdı burada, o asker getirirdi… Parasını verirdi babam, bazen alırmış, bazen helal olsun, bu da benden olsun dermiş… Çocuklar benim içimde en sıcak yerim…

Çocukken annem çalışmak zorundaydı, ben okullarda büyüdüm… Evimizde önceleri TV bile yoktu, ben anaokula giderken yani, idareli bir hayatımız vardı, zengin değildik…

Sonra kardeşim oldu, o da bakıcıda büyüdü… Yaz tatillerinde kardeşime ben bakardım, aramız sekiz yaş kardeşimle… Kardeşimin adı Birsel, 1981 doğumludur…

Ben anaokuluna giderken, o zaman hisarın üstünde tek kreş vardı, devletin… Annem beni oraya verirdi. Oradaki öğretmenim, annemin yakın arkadaşıydı fakat ben çok ağlardım ve annem gidince beni döverdi… Anneme söylediğimde inanmazdı tabii ki ama bir gün annem beni bıraktı, gider gibi yaptı, geri geldi ve yüzümde el izini gördü… O gün beni aldı oradan, bir daha da yıllardır konuşmuyor arkadaşı ile…

Ben çocukları çok seviyorum ve bu yaşadığım travma her zaman içinde kaldı, bu sebeple ben okul öncesi öğretmeni oldum, kendime ait bir anaokulum var, yaklaşık 18 sene oldu, orada 80 tane çocuğum var ve bunların bir kısmından para almıyorum, durumları iyi olmayan ailelerin de çocukları, iyi okullarda okumalı diye düşünüyorum…

Bazı bebeklerin sütlerini, bezlerini de alıyorum… Yani okulum ticarethane değil, eğitim yuvasıdır.  10 kişi çalışıyoruz okulda ve tek şartım personele, çocuklara annelerinden daha iyi bakacaksınız… Hayatımı çocuklara adadım…”

 

“SÜTSÜZ ÇOCUK OLMASIN…”

“Sütsüz çocuk olmasın Sevgül hanım… Çok güzel bir okulum var, çiftlik gibidir… Tavuklarımız var, her çocuk için bir tavuk alırım okula, günlük yumurtasını yemesi için… 200 adet ekilmiş ağaç var, bahçemiz orman gibi, içerisinde göl var, ördekler var, tavuklar, sebze ektikleri alanlar var… Her şeyi çocuklarla birlikte yetiştiririz… Hep iyi beslensinler diye… Eğitim yuvamızdır orası, ticarethane değil… Her çocuk mutludur, akşamları eve gitmek istemezler…”

Birgül Kılıç Yıldırım’a bizimle yaşanmışlıklarını paylaştığı için çok teşekkür ediyoruz…

Birgül Kılıç Yıldırım için süt bulup getiren, Birgül’ün babası Mehmet Hulusi’nin arkadaşı Kıbrıslırum’la ilgili bir şey biliyorsanız, lütfen beni isimli veya isimsiz olarak 0542 853 8436 numaralı telefondan arayınız… Bu insani konuda, Birgül hanım ve ailesine yardımcı olalım… Telefonlarınızı bekliyorum…


BASINDAN GÜNCEL…

“Haralambos, Büyükada’dan ayrılırken…”

Leon Troçki

(Bu makaleyi Troçki 15 Temmuz 1933 tarihinde, eşi Natalya Sedova ve kendisi için heyecanla beklediği Fransız vizelerinin gelmesinden birkaç gün sonra ve Fransa’ya doğru yola çıkmalarıyla dört buçuk yıllık Türkiye sürgününün sona ermesinden birkaç gün önce yazmıştır. Aşağıda özetle okuyacaklarınız, Hayatım  (Yazın Yayınları, 1999) ve Rus Devriminin Tarihi (Yazın Yayınları, 2017) kitaplarını Büyükada’da yazan Troçki’nin belki de Türkiye’de yazdığı son satırlardır… Yazı özetle şöyle:)

Ve işte! Pasaportlarımıza net ve tartışılmaz Fransız vizeleri yapıştırıldı. İki gün sonra Türkiye’den ayrılıyoruz. Eşim ve oğlumla buraya ilk vardığımda -dört buçuk yıl önce- Amerika’da “refah ve bolluk” ışığı pırıl pırıl parlıyordu. Bugün, o dönem tarihöncesi gibi, adeta efsane gibi görünüyor.

Büyükada bir dinginlik ve unutkanlık adası…

Yürüyerek adanın tüm çevresini iki saat içinde dönmek mümkün ama doğrusu adanın kendisiyle pek bağlantım olmadı. Ama bu nedenle, dalgaları adaya vuran denizle daha fazla ilişki kurdum. Geçen elli üç ay içinde Marmara Denizi’yle çok yakından tanıştım, paha biçilmez öğretmenimin yardımıyla. İsmi Haralambos ve evreni Büyükada’nın çevresinde yaklaşık dört kilometre yarıçapında bir alan. Ama Haralambos evrenini bilir. Ayırt edemeyen gözler için deniz uzandığı her yerde hep aynıdır. Oysa yüzeyinin altında ölçülemeyecek kadar çok çeşitli fiziksel organizmalar, mineraller, bitkiler ve hayvanlar barındırır. Haralambos’un okuma yazması yok maalesef, fakat Marmara Denizi’nin o güzel kitabını sanatçı gibi okur. Babası ve dedesi ve dedesinin dedesi de kendisi gibi balıkçıymış. Babası şimdi hâlâ balıkçılık yapıyor. İhtiyarın uzmanlık alanı ıstakoz. Yaz aylarında ıstakozu diğer balıkçılar -ve oğlu ve ben- gibi ağ kullanarak yakalamıyor, avlıyor. İzlenmesi müthiş heyecan verici. İhtiyar beş veya sekiz metre veya hatta daha derin sularda bir kayanın altında ıstakozun saklandığı yeri ayırt edebiliyor. Ucu demir olan çok uzun bir sopayla kayayı hareket ettirdiğinde açıkta kalan ıstakoz kaçmaya başlıyor. İhtiyar hemen kürekçiye bağırıyor, ıstakozu kovalıyor ve ucunda kare bir çerçeveye bağlı bir ağ olan ikinci bir sopayı kullanarak ıstakozu yakalayıp kayığa alıyor. Deniz hafifçe dalgalı olduğunda ihtiyar parmaklarıyla suyun üzerine birkaç damla yağ serpiyor ve derinliklere yağlı aynadan bakıyor. İşler yaver gittiğinde günde otuz, kırk veya daha fazla ıstakoz yakalıyor. Ama bu dönemde herkes fakirleşti ıstakoz talebi de Ford’un otomobillerine olan talep gibi düştü.

Ağ kullanarak balık tutmak profesyonel bir iş olduğundan, özgür bir sanatçıya yakışmayan bir şey olarak düşünülüyor. Bence yüzeysel ve yanlış bir yaklaşım! Ağ kullanmak ince bir sanat! Her balık türü için doğru zamanı ve yeri bilmek gerekiyor. Deniz dibinin şekline ve daha bir düzine başka unsura bağlı olarak ağın yarım daire şeklinde, bazen de daire veya helezon şeklinde nasıl yayılacağını bilmek gerekiyor. Hareket halindeki bir tekneden ağın hızla ve ses çıkartmadan denize bırakılması gerekiyor. Ve son olarak da balıkların ağa doğru sürülmesi gerek. Günümüzde bu sonuncusu, on bin yıl ve daha öncesinde yapıldığı gibi, kayıktan denize atılan taşlar yoluyla yapılıyor. Balıklar bu taşlarla önce dairenin, sonra da bizzat ağın içine sürülüyor. Bu iş için, yılın farklı zamanlarında ve denizin farklı koşullarında farklı miktarda taş gerekli oluyor. Zaman zaman taş stoklarının karadan yenilenmesi gerekir. Ama kayıkta kalıcı olarak bulunan, uzun iplere bağlı iki tane taş vardır. Bunları suya güçlü bir şekilde atıp derhal geri çekmeyi bilmek gerekir. Taş ağa yakın bir yere düşmelidir. Ama ağın üstüne düşer ve ağa dolanırsa, yanmıştır o balıkçı! Haralambos ezici bakışlarla azarlar onu – ve haklıdır. Kibarlığından ve bir sosyal disiplin duygusundan olsa gerek, Haralambos benim taş atmakta genellikle fena olmadığımı kabul ediyor. Ama kendi performansımı Haralambos’unkiyle karşılaştırdığımda, kendini beğenmişliğim derhal uçup gidiyor! Haralambos ağları bana görünmez olmalarından sonra da görebiliyor ve kendine görünmez olmalarından sonra da nerede olduklarını biliyor. Sadece önünde olduklarında değil, arkasında olduklarında da yerlerini hissedebiliyor. Elleriyle ağlar arasındaki esrarengiz bir sıvı aralarında hep bir bağlantı oluşturuyor sanki. Ağı kayığa çekmek kolay iş değil; Haralambos beline sıcak temmuz günlerinde bile geniş yünlü bir atkıyı sıkı sıkı sarıyor. Ağ çekilirken kayık öyle hareket ettirilmeli ki, ağın çizdiği kavisin ne önüne geçmeli ne de gerisinde kalmalı. Bu benim işim. Yardımıcısını yönlendirmek için ustanın yaptığı neredeyse görünmez el hareketlerine dikkat etmeyi öğrenmem kolay olmadı.

Çok zaman denize on beş kilo taş attıktan sonra Haralambos’un çektiği ağdan başparmağım boyunda bir tane küçük ve yalnız balık çıkıyor. Bazen de ağın bütünü balık kaynıyor, canlıymış gibi kıpır kıpır parlıyor. Aradaki farkı nasıl açıklamalı? Omuz silkip “Deniz” diyor Haralambos. Türkçe “Deniz” kelimesi “kader” kelimesi gibi çınlıyor.

Haralambos’la Türkçe, Rumca, Rusça ve Fransızca dillerinin karışımından yavaş yavaş oluşmuş yeni bir dil konuşuyoruz, ama bu dillerin kelimeleri şiddetle çarpıtılmış oluyor ve nadiren gerçek anlamlarına uygun şekilde kullanılıyor. İki veya üç yaşında çocuklar gibi cümleler kuruyoruz. Ancak, sık yaptığımız işlemlerin Türkçesini net olarak ve yüksek sesle dile getirebiliyorum. Buna tesadüfen kulak misafiri olup gayet iyi Türkçe konuşabildiğim sonucunu çıkaranlar oldu; hatta gazeteler Amerikalı yazarları Türkçe’ye çevirdiğimi yazdı; azıcık abartıyorlar!

Bazen ağları suya bırakır bırakmaz arkamızda bir fışırtı ve bir homurtu duyuveriyoruz. Kaygıyla “Yunus!” diye bağırıyor Haralambos. Tehlike! Yunus balıkçının taş atarak balıkları ağlara sürmesini bekliyor, sonra tek tek hepsini koparıp alıyor, tuz biber niyetine ağın da koca koca parçalarını yırtıp yiyerek. Haralambos, “Ateş edin, Mösyö!” diye bağırıyor. Tabancamı çekip ateş ediyorum. Yunus gençse korkar ve kaçar. Ama yaşlı korsanlar sanki elimdeki tabanca oyuncakmış gibi küçümseyerek davranır. Tabanca patlayınca, herhalde kibarlıktan olsa gerek, biraz uzaklaşırlar ve homurdanarak beklemeye koyulurlar. Boş ağlarımızı hızla toplayıp başka tarafa gitmek zorunda kalmışlığımız vardır.

Yunus tek düşmanımız değil. Adanın kuzey kıyısındaki küçük siyah bahçıvan başkalarının ağlarını gece nöbetçisiz bırakıldıkları taktirde boşaltmakta uzmanlaşmış. Akşama doğru sandalına atlayıp balığa çıkıyormuş gibi denize açılıyor, ama asıl amacı görüş açısının geniş olduğu bir noktada bekleyip diğer balıkçıların ağlarını gece için nerelere saldıklarını izlemek. Ağ çalanlar da var (Haralambos’la ben az ağ kaybetmedik), ama bu riskli ve zahmetli bir iş. Çalınan ağın tanınmaması için değiştirilmesi gerekir; ağın bakımı yapılmalıdır, yamalanmalıdır, zaman zaman da ziftle boyanmalıdır. Küçük bahçıvan bu sıkıcı işleri yapmayı ağların sahiplerine bırakır; kendisi ağlardaki balık ve ıstakozları almakla yetinir. Yolda karşılaştıklarında Haralambos’la ikisi birbirlerine bıçak gibi keskin bakışlar atar. Mecburen kandırmacalara başvuruyoruz: Kayığımızla biraz açılıp ağı suya bırakırmış gibi bir pantomim sahneliyoruz, sonra tavşan kaynayan küçük adanın arka tarafına geçip gizlice ağlarımızı atıyoruz. Yaklaşık üç defada bir düşmanı kandırmayı becerebiliyoruz.

Burada en yaygın olan balıklar barbonnel  ve barbun. Barbun tutanların en ustası ihtiyar Koço. Balıkları çok iyi tanıyor ve bazen balıklar da onu tanıyormuş gibi bir hisse kapılıyor insan. Barbunlar bol olduğunda Koço muhtemel rakiplerine ani bir stratejik darbe vuruyor. Herkesten erken çıkıp denizin tarlasını bir uçtan bir uca değil satranç tahtasındaki atın hareketleri gibi, hatta daha karmaşık bir düzenle işliyor. Koço’dan başka hiç kimse ağın nereden geçtiğini, nereden geçmediğini bilemiyor. Denizin epey bir kısmını böylece kapattıktan sonra, Koço rahat rahat, hiç acele etmeden, boş bıraktığı kareleri de dolduruyor. Muhteşem bir sanat! Koço denizi öğrenmeyi yaşlı olduğu için başarmış. Ama babası da daha geçen seneye kadar eski bir berberle beraber balığa çıkıyordu. Külüstür bir sandalla çıkıp kemiklerine kadar deniz tuzundan paslanmış olan ve kendileri de ıstakoza benzeyen bu iki ihtiyar ıstakoz ağları salıyordu. Şimdi ikisi de küçük köyden daha fazla nüfusu olan Büyükada mezarlığında yatıyor.

Ama ağ kullanmakla sınırlı kaldığımız zannedilmesin. Hayır, ganimet ihtimali sunan tüm balık tutma yöntemlerini kullandık. Ellerimizde oltalarla on kiloya kadar kocaman balıklar yakaladık. Ben kah komutlarıma uysalca itaat eden kâh direnen görünmez bir canavarı çekmeye çalışırken Haralambos hareketsiz gözlerle, saygıdan eser kalmamış bakışlarla beni izlerdi. Değerli avımızı kaybetmemden korkması tamamen de sebepsiz değildi… Yaptığım her beceriksiz hareketle vahşice ve tehdit edercesine homurdanırdı. Ve nihayet o güzelim saydam balık suyun yüzeyinde görünür olduğunda Haralambos öğüt verir gibi “Büyük, Mösyö” diye fısıldardı. Ben de nefes nefese “Buyuk, Haralambos” cevabını verirdim. Balığı küçük bir ağla kenardan yakalayıp kayığa alırdık. Ve derisinin üstünde gökkuşağının bütün renkleri parıldayan bu güzel canavar son direniş ve çaresizlik sarsılmalarıyla kayığı sallardı. Neşeli bir coşkuyla birer portakal yer ve yaşadığımız maceranın duygularını ikimiz dışında hiç kimsenin anlamadığı, hatta bizim bile yarı yarıya anladığımız bir dilde paylaşırdık.

Bu sabah balık yoktu. Sezonun sonuna geldik; balıklar derin sulara çekildi. Ağustos sonlarına doğru geri gelecekler, ama o zaman Haralambos artık balığa bensiz çıkacak. Şu anda aşağıda herhangi bir işe yaradıkları konusunda pek de ikna olmadığı kitapların kutularını çiviliyor. Açık pencereden memurları İstanbul’dan yazlık evlerine taşıyan küçük vapur görünüyor. Kütüphanede raflar boş. Hayat sadece pencere pervazının üst köşesinde eskisi gibi devam ediyor. Kırlangıçlar oraya yuva yapmış ve İngiliz istatistik kitaplarının hemen üstünde Fransız vizeleriyle hiç ilgilenmeyen bir aile kurmuşlar.

İyisiyle kötüsüyle “Büyükada” bölümü sona eriyor.”

(Bu makale Portraits, Political and Personal adlı kitaptan (Pathfinder Press, 1977) alınmıştır. İngilizce’ye Max Eastman’ın çevirdiği makale ilk olarak The Modern Monthly dergisinde (Mart 1934) yayınlanmıştır.)

(ALTÜST – Leon Troçki – MART 1934 – Ocak 2020)

 

 

 

 

Bu yazı toplam 1814 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar