Okullar açıldı…
Okullarda ders zili çaldı.
Çocuklar büyük bir heyecanla okullarına döndü.
Öğretmenler yeni dönemde öğrencileriyle buluştu.
Peki gerçekten hazır mıydık?
Çünkü eğitim yılının ilk günlerinde öğretmen sendikalarının açıklamalarına, okullardan gelen bilgilere ve ana muhalefetin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, karşımıza “hazır bir eğitim sistemi” değil, eksiklikleri son dakikada tamamlanmaya çalışılan bir sistem(sizlik) çıkıyor.
CTP Eğitim Komitesi'nin ortaya koyduğu tablo oldukça ağır.
İlkokulların yüzde 30'unda, ortaokul ve liselerin ise yüzde 70'inde inşaat çalışmalarının sürdüğü belirtiliyor.
Bir eğitim yılı başlarken öğrencinin güvenli bir okul binasına, öğretmenin sağlıklı bir çalışma ortamına, velinin ise çocuğunu gönül rahatlığıyla emanet edebileceği bir okula ihtiyacı vardır.
İnşaat alanı ile okul alanının iç içe geçtiği bir ortamda ise “hazırız” demek, sadece kendini kandırmaktır. Gerçek ortada duruyor.
Geçici çözüm olarak ortaya çıkan konteyner sınıflar artık kalıcı bir görüntünün parçasına dönüşüyor. Oysa konteyner sınıf, olağanüstü koşullarda başvurulabilecek geçici bir çözümdü. Zaten öyle de konmuştu.
Geçici olanın kalıcılaşması ise bize aslında geçici çözüm üretmediğimizi, kalıcı sorunları geçici yöntemlerle idare etmeye çalıştığımızı gösteriyor.
Yazık!
***
Öğretmen meselesi ise eğitim sisteminin en temel yaralarından biri.
KTOEÖS'ün yeni eğitim yılı öncesinde açıkladığı verilere göre ortaöğretimde 48 branşın 22'sinde toplam 91 öğretmen açığı bulunuyor. Aynı zamanda bazı branşlarda ihtiyaç fazlası öğretmen durumu ortaya çıkıyor.
Yani, eğitimde plansızlığın bedelini öğrenciler ve öğretmenler ödüyor.
Bir okulda öğretmen eksikliği yaşanırken başka bir branşta ihtiyaç fazlası ortaya çıkıyorsa, burada yalnızca “personel eksikliği”nden söz edemeyiz. Burada bir planlama problemi var... Bir yönetememe hali var.
KTOEÖS de öğretmen ihtiyaçlarının objektif ve şeffaf biçimde belirlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Sendika, öğretmen eksikliğinin artık görmezden gelinemeyecek boyuta ulaştığını belirtiyor.
***
Bir başka önemli sorun ise öğrenci taşımacılığı.
Çocuğun evinden çıkıp güvenli biçimde okuluna ulaşması da eğitim hakkının bir parçasıdır.
KTÖS'ün açıklamalarında öğrenci taşımacılığında kapsamlı bir denetim mekanizmasına duyulan ihtiyaç özellikle vurgulanıyor.
Sendika, taşımacılık konusunda sektör temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde araçların düzenli denetlenmesi ve yenilenmesi, çocukların güvenli taşınması ve sürdürülebilir bir sistem oluşturulması gerektiğine dikkat çekiyor.
Bunlar siyasi polemik konusu yapılabilecek meseleler değildir.
Çünkü söz konusu olan çocuklarımızdır.
***
Güvenlik konusu da aynı şekilde.
CTP'nin açıklamasında birçok okulda güvenlik görevlisi bulunmadığı, güvenlik görevlisi bulunan okullarda ise görev tanımlarının ve çalışma koşullarının net olmadığı belirtiliyor.
CTP'nin verilerine göre okulların yüzde 60'ında hademe ve sekreter eksikliği bulunuyor. Bazı okullarda temizlik malzemesi, eğitim mobilyası, hatta ders başlangıcı ve teneffüsleri belirleyecek zil dahi bulunmadığı ifade ediliyor.
Şimdi dönüp çocuklarımızın “iyi eğitim” almasını bekliyoruz.
Nasıl?
***
KTÖS, Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu'nun geçen yıl da “hazırız”, bu yıl da “hazırız” dediğine dikkat çekerek, iki yılın açıklamalarını karşılaştırıyor. Sendikaya göre geçen yıl da bazı okullarda güçlendirme çalışmaları sürüyordu, bu yıl da benzer çalışmalar devam ediyor.
Her Eylül ayında aynı tartışmayı yapıyorsak, her yıl aynı eksikleri konuşuyorsak, her yıl “okullar hazır mı?” sorusunu soruyorsak, artık bunun adı aksaklık değil, yapısal sorundur.
Ve yapısal sorunlara günü kurtaran çözümlerle yanıt verilemez.
Tam da burada ana muhalefetin ortaya koyduğu öneriler önem kazanıyor.
CTP; veriye dayalı planlama, merkezi veri tabanı, okul tabanlı bütçe, altyapının planlı biçimde tamamlanması, güvenli taşımacılık, okul güvenliği, rehberlik ve özel eğitim hizmetlerinin güçlendirilmesi ve öğretmene yatırım yapılması gerektiğini savunuyor.
Ben özellikle “veriye dayalı planlama” meselesinin altını çizmek istiyorum.
Çünkü yıllardır eğitimde yaşadığımız birçok sorunun temelinde aslında verisizlik ve plansızlık yatıyor.
Kaç öğrenci var?
Hangi bölgede kaç sınıfa ihtiyaç var?
Kaç öğretmen gerekiyor?
Hangi branşta ne kadar açık var?
Hangi okulun binası ne durumda?
Kaç öğrenci taşımacılığa ihtiyaç duyuyor?
Kaç rehber öğretmene ihtiyaç var?
Kaç özel eğitim uzmanı gerekiyor?
Kaç kişiyiz?
Bunların hepsi bilinebilir.
Bunların hepsi planlanabilir.
Bunların hepsi yıllık değil, birkaç yıllık projeksiyonlarla yönetilebilir.
Yeter ki eğitim, günün kurtarılması olarak değil, ülkenin geleceğini belirleyen kamusal bir sorumluluk olarak görülsün.






