1. YAZARLAR

  2. Sevgül Uludağ

  3. “İster Rum olsun, ister Türk: Emeği sömürenler kahrolsun!...”
Derya Beyatlı

Derya Beyatlı

Kaptan, kaptanım

A+A-

 

‘Kim ne derse desin, fikirler ve sözler dünyayı değiştirebilir.’
Ölü Ozanlar Derneği

Otuzlu yaşların ortasındaydı, belki zamanından önce doğmuştu kokusuna taptığı topraklara, belki gönlündeki topraklar değildi içine sıkıştığı. Zaman mı yanlıştı, mekân mı, hiç anlamadı.

Yağmurunu hiçbir şeye değişmezdi, bu yeşil ormanların oysa. Buz gibi suyunda yüzdüğü nehirler olmasa ne yapardı, sorup duruyordu kendine durmaksızın. Bir aidiyet olmalıydı uçsuz bucaksız kırlarında memleketin. Duygularını kendi seçemiyordu ama işte insan. Daha çok arasa bulur muydu ki? Yetersiz miydi çabaları?

On yıllarca harcanan emek, ucu ucuna eklenen anılar birikiyordu bir köşede, ilk ak düşmüştü bile saçlarına. Yolun yarısında kaybetmişti herşeyi. İlk yarı boşa giden çabalar yumağıydı. Hatırlamaya çalıştı bir yerlerde okuduğu ermiş sözünü:

‘Aynı yolu yürüyerek farklı bir noktaya varmayı beklemek aptallıktır!’

Yolun ikinci yarısı farklı olmayacaktı, o an anladı, kanı dondu. Kendini kapana kısılmış bir kedi vahşiliğinde buluyordu uzun zamandır, nedenini kestiremiyordu.

Her gecesini cehenneme çeviren karabasanlarda kontrolünden çıkan arabalar, arayıp arayıp bulamadığı dostlar, sürekli kaçtığı canavarlar vardı. İlle ki bir arayış, hiç bulamayış. 

Yenilgisi çok ağırdı, hırsı daha güçlü. Şiirlerle boşuna büyümemişti ki, boşuna edebiyat aydınlatmamıştı yolunun tamamını. ‘Başka bir diyarda, tek tük ağaçlı bir ormanda, tekrar denerim, en kötüsü ne olabilir, daha güzel yenilirim!’ diyerek hazırladı bavulunu. Evet, duygularını seçemiyordu insan, düşünceler kendine aitti ama. Doğrularını, yanlışlarını doğduğu topraklara göre belirlemiyordu O, evrensel gerçekleri vardı.

Yağmur yoktu yeni dünyasında, sarı zemine alışmak zor oldu. Modernite ise evet vardı çolak topraklarda. Kimsenin adını bilmediği, dedikodusunu yapamadığı mahallede yeni bir duygu ile tanıştı;  yalnızlık!

Koşarak kaçtığı sorunlarını, hiç dinmeyen ‘yurdum insanı’ şikayetlerini, üç günde bir arızalanan eski radyosunu bile özledi. Hiç konuşmadan geçirdiği günler oldu, kendi ile başbaşa saatlerde.

Aynı dili konuşsa da farklı bir aksan, hemen ele veriyordu yabancılığını. İsminin ardına ülkesini eklemeyi alışkanlık edinmişti tanışmalarda, sanki biri umursuyormuş gibi. Sanki onunla dost olmak isteyen varmış gibi...

Yaralar açıktı halen, kanıyordu. Üzerine yapışıp kalan kimliğini bir yandan reddediyor, bir yandan da, bu soğuk, acımasız ve kibirli insanlar karşısında tutunmaya çalışıyordu bildik alışkanlıklara.

En çok çatıştıklarının, en benzeri olduğunu anlayacak kadar mürekkep yalamış, anlamıştı dünyayı. Aynayı içine çevirdi, tek tek ayıklamaya başladı kalbindeki dikenleri.

Bir grup asi çocuğa katıldı derken, kendini arama çabalarında. En yakınları oldu zamanla, aradığı anlayışı, onlara vererek bulacağını anladığından. Koşulsuz sevdi.

Mevlana hep sevdiğiydi, haklı olduğunu gördü, daha bir sevdi. Her geleni kabul ettikçe kırıldı kibir, açıldı yürek gözü. Saf sevgi ne iyi geldi, çatlamış yüreğine. Kanadı kolu kırık girdiği kapıdan, güçlü bir sevda, kocaman bir yaşama sevinci ile çıkarken anladı özgürlüğün gerçek anlamını. İnsanın tek kendine ait olduğunu not düştü şiir defterine.

İkinci yarısını kendi döşedi yolunun, her taşını eliyle. Kana kana içti pek bir özlediği nehrin sularını. Kimse kurban değilmiş öğrendi, sevgi hep kazanırmış da sevilmek isteyen önce kendinden başlamalıymış!

Hep dönüyor şimdi ikinci evine, hep alkışlarla karşılıyor onu bu çocuklar, taze bir sevda ile. En sevdiği romanın, en sevdiği karakterini layık görmüşler ya ona, gerisi zaten külliyen hikaye!

Bu yazı toplam 1911 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar