Bir kara deliğe bakar gibi
Bir kara deliğe bakar gibi bakıyorum memlekete…
Bir kara deliğe…
Can çekişen…
Dünyanın başka yerlerinde standart dışına düşen ne varsa sanki çekilip buraya geliyor.
Başka ülkelerin kabul etmediği diplomalara burada denklik verilebiliyor.
Interpol’ün aradığı suçlular için bile “cennet” olabiliyor buralar…
Başka ülkelerde trafiğe çıkamayacak araçlar yollarımızda dolaşıyor.
Şimdi bir gemi…
Bir batış...
Bir alabora hikayesi...
***
Dünyaya kapalı yaşarken bir talihsizliğimiz de şu…
Uluslararası sistemin, kurumların, sözleşmelerin önemli bir bölümünün dışındayız.
Doğrudan denetlenmiyoruz.
Doğrudan hesap vermiyoruz.
Türkiye’nin “standartları” olmuş ölçümüz…
Dünyanın en iyisiymiş gibi!
Halbuki insan hayatı söz konusu olduğunda Türkiye’nin de kendisine sorması gereken çok ağır sorular var.
Yetkinlik…
Yeterlilik…
Eğitim…
Denetim…
Liyakat…
İnsan hayatına verilen değer…
***
6 Şubat depreminde görmedik mi bunları?
İsias nasıl otel oldu?
Nasıl ruhsatlandırıldı?
Nasıl denetlendi?
Nasıl insanlara “güvenle kalabilirsiniz” denildi?
Kâğıt üzerinde izinler…
İmzalar…
Mühürler…
Yetkililer…
Sonra bina çöktü.
Otuz beşi bizim çocuklarımız, öğretmenlerimiz ve velilerimiz olmak üzere 72 insan öldü.
Şimdi yine izinlerden söz ediyoruz.
Filo Jet’in de bütün izinleri varmış!
İsias ile Filo Jet arasında ürpertici bir benzerlik var.
İhmal…
Göz yumma…
Kalite sorunu…
Denetim sorunu…
Yeterlilik sorunu…
İsias bize göstermedi mi?
Bir binanın ruhsatlı olması, güvenli olduğu anlamına gelmiyor.
Filo Jet de aynı soruyu sorduruyor şimdi...
Bir geminin izinli olması, denize elverişli olduğu anlamına geliyor mu?
***
Yüreğimizi parçalayan detaylar var bütün bu ihmal ve ciddiyetsizlik tartışmalarının arasında.
Bir kız çocuğu…
Üç yaşında…
Asel…
İnsan bakamıyor fotoğrafına bile.
Bıçak saplanmış gibi yüreğime…
Denize düşmüş gibi gülüşü…
Tatile gelen uzman jandarma çavuşun hikâyesi de boğazımızı düğümlüyor.
Eşine, evladına can yeleği buluyor.
Onları kurtarıyor.
Kendisi dönemiyor.
Biçer ailesi…
12 yaşındaki Miray’la 9 yaşındaki Mehmet’i yitirmiş…
“Tatile geldik, çocuklarımı bırakıp gidiyorum” diyor anne Ayten Biçer, çığlık çığlığa…
“Çocuklarım can yeleksiz gitti. Can yeleği vermediler. Balon gibi şeyler geldi, oraya ilk önce çalışanlar atladı…”
Her biri bir başka hikâye…
Her biri başka bir hayat…
Her biri yas…
***
Bütün bu karanlığın içerisinde başka bir Kıbrıs da gördüm.
Kıbrıslı Rum dostların pek çok paylaşımını…
“Sizin acınız, bizim acımızdır” diyenleri…
Onlarca mesaj aldım.
Anlamaya çalışan…
Bilgi isteyen…
Merhametle acıyı paylaşan…
Kıbrıslı Rum liderliğinin arama kurtarma desteği önerisi de keşke kabul edilseydi.
Mesele buradaki arama kurtarma kapasitesi ya da kabiliyeti değildi.
Belki yıllardır kuramadığımız bir bağ çıkardı ortaya, yeni bir insanlık koridoru açılırdı aramızda.
***
İnsanlar ölmüş…
Çocuklar denizde…
Hepimizde olabildiğince hüzün...
Tam bir kötülük yumağı kimileri yine de…
Başımıza bakan diye musallat ettikleri, yandaşları...
İnsanları parçalamak, hedef göstermek, fesatlık ve kin üzerinden hayatları...
Yıllar yılı kustukları zehir yetmezmiş gibi…
Ah!
Bir kara deliğe bakar gibi bakıyorum memlekete…
Bir kara deliğe…
Can çekişen…
İyileşmek çok zor olacak yine...






