Felaket denizde başlamadı…
Bir gemi battığında yalnızca kaptan veya mürettebata değil, onu sefere çıkaran bütün zincire bakmak gerekir.
Bir insanın yakınının kayıp olduğunu bilmesi zaten tarifsiz bir acıdır. Ama kaç kişinin kayıp olduğunun dahi saatler içinde değiştiği, ailelerin her açıklamayla başka bir rakam duyduğu, umutla korku arasında beklediği bir ortamda bu acı daha da ağırlaşıyor.
Tabi ki bugün önceliğimiz kayıplara ulaşmak, yaralıların iyileşmesini sağlamak ve ailelere doğru, düzenli ve güvenilir bilgi vermektir.
Ama tam da bu büyük acının ortasında başka bir sorumluluğumuz daha var: Gerçeğin eksik bırakılmasına izin vermemek. Çünkü bu facia, birkaç kişinin üzerine yıkılıp birkaç gün sonra kapatılabilecek bir mesele değildir.
***
Yaşam hakkını ihlal eden bu süreç, geminin su aldığı dakikadan çok önce, bir onarımda, bir denetimde, hukuka aykırı verilen bir izin sırasında, görülüp önemsenmeyen bir eksiklikte veya “bir şey olmaz” denilen herhangi bir aşamada başladı. Soruşturmanın görevi de tam olarak bunu ortaya çıkarmaktır.
Kaptanın ve mürettebatın yaptıkları elbette araştırılacaktır. Ancak soruşturmayı yalnızca bu boyutu ile sınırlandırırsak gerçeğin yalnızca bir bölümüne bakmış oluruz.
Çünkü bir gemiyi sefere yalnızca kaptan çıkarmaz. O geminin sahibi vardır. İşletmecisi vardır. Teknik sorumluları vardır. Bakımını yapanlar vardır. Denetleyenler vardır. Belgelendirenler vardır. Ve en sonunda sefere çıkmasına izin veren bir idari mekanizma vardır.
İki gündür, geminin yıllar önce bir kaza geçirip onarıldığı, son teknik kontrolünün Haziran 2026'da yapıldığı ve gerekli sefer izinlerinin bulunduğu yönünde bilgiler aktarılıyor. Aynı zamanda geminin ön kısmındaki kırılma, tahliye sırasında yaşandığı ileri sürülen sorunlar ve mürettebatın davranışları da soruşturma konusu olarak ortaya konuldu.
İşte bu noktada gerekli izinler vardı, yasal süreçlerde sorun yoktu gibi açıklamalar hakikati ortaya çıkarmak için yeterli değildir. Bu ülkede ne zaman ciddi bir denetim tartışması yaşansa önümüze aynı savunma geliyor.
Peki izin varsa mesele bitiyor mu? Hayır. Bir izin belgesinin bulunması, o iznin usulüne uygun biçimde verildiğini kendiliğinden kanıtlamaz.
Bir teknik raporun varlığı, raporun dayandığı incelemenin yeterli olduğunu göstermez.
Bir sertifikanın varlığı, sahadaki denetimin gereği gibi yapıldığının tartışılmasını engellemez.
Hukuk zaten tam da burada devreye girer.
Ayrıca özellikle liyakatsizliğin, denetimsizliğin ve iş bilmezliğin neredeyse bir yönetim alışkanlığına dönüştüğü bir dönemde “izinleri vardı” cümlesi bizi rahatlatmak yerine daha fazla soru sormaya sevk etmelidir.
Çünkü bazen facia tek bir büyük hatadan çıkmaz. Birbirinin üzerine eklenen küçük ihmallerden çıkar. Biri görmez. Diğeri sormaz. Bir başkası imzalar. Bir eksiklik önemsenmez. Sonunda bütün bu ihmaller, bir insanın hayatında birleşir.
***
Soruşturmanın daha ilk gününde yaşananlar oldukça önemlidir. Bir gün önce polisin toplam 16 kişi hakkında tutuklama emri almasına rağmen sabah mahkemeye ilk olarak 9 kişinin getirilmesi üzerine mahkemenin diğer kişilerin de huzuruna çıkarılmasını istemesi basit bir usul meselesi değildir.
Sonrasında aralarında Liman Müdürlüğü yetkilileri ve şirket hissedarlarının da bulunduğu kişilerin mahkemeye getirilmesi ve beş kişi hakkında derhal tahkikat başlatılması emri verilmesi önemli bir yargısal emirdir.
Amaç birilerini topluca suçlu ilan etmek değildir. Tam tersine. Hiç kimsenin peşinen suçlu sayılmadığı ama hiç kimsenin de makamı, görevi veya konumu nedeniyle peşinen soruşturmanın dışında bırakılmadığı bir süreç kurulmalıdır.
Yargısal güvence tam da budur.
***
Bütün bunlar yaşanırken beni ayrıca rahatsız eden bir başka mesele var. Bir facianın ilk saatlerinde devletin en temel görevlerinden biri güvenilir bilgi vermektir. Kaç kişi kurtarıldı? Kaç kişi hayatını kaybetti? Kaç kişi aranıyor? Aileler nereden ve kimden bilgi alacak?
Tüm bu sorular, kriz yönetiminin gereğidir.
Oysa kayıp sayısının dahi değiştiği, yakınlarından haber bekleyen insanların belirsizlik içinde bırakıldığı bir ortamda sorumlu Bakan Erhan Arıklı'nın gemiye ilişkin klas, uygunluk ve kaptanlık belgelerini kamuoyuyla paylaşmasını doğru bulmuyorum.
Çünkü o belgeler zaten soruşturmanın konusudur. Bakan “belge var” diyebilir. Ama o belgenin hukuki ve teknik değerini Bakan belirleyemez. Ben de belirleyemem. Sosyal medya hiç belirleyemez.
Buna delillerin tamamını inceleyecek bağımsız soruşturma ve yargısal süreç karar verir.
Ayrıca bir raporu paylaşmak, o raporu hazırlayanların veya ona dayanarak işlem yapanların görevlerini eksiksiz yerine getirdiğini kanıtlamaz.
Siyasi makamların bu aşamada yapması gereken kendi alanlarını temize çıkarmaya çalışmak değil, soruşturmanın önünü bütünüyle açmaktır. Yani Devletin işi kendisini savunmak değil, krizi yönetmektir.
Kaptandan mürettebata, şirket yöneticilerinden hissedarlara, bakım ve teknik sorumlulardan denetim ve izin süreçlerinde görev alan kamu görevlilerine kadar olayla bağlantısı bulunan herkesin eylemi veya ihmali incelenmelidir.
Ucu nereye, kime, hangi makama dayanırsa dayansın.
***
Bir başka ayrımı da unutmamak gerekir. Ceza sorumluluğu ile siyasi sorumluluk aynı şey değildir.
Bir bakanın ceza hukuku anlamında suç işlemediğinin ortaya çıkması, siyasi sorumluluğunun da bulunmadığı anlamına gelmez.
Eğer devletin denetim sistemi işlememişse, kurumlar arasında koordinasyon yoksa, gerekli kontroller yapılmamışsa, kriz sırasında ailelere doğru bilgi dahi verilemiyorsa, bütün bunların siyasi karşılığı ayrıca vardır.
Bakan Erhan Arıklı, “gerekirse istifa ederim” diyor. Buradaki mesele “gerekirse” kelimesinin arkasına saklanmak değildir. Siyasi sorumluluk, yalnızca mahkemenin bir gün vereceği ceza hükmünün sonucuna bağlanamaz.
***
Bu facianın ardından yapılabilecek en büyük yanlış, kamuoyunun öfkesini birkaç kişinin üzerinde toplayıp dosyayı orada kapatmaktır. Adalet birkaç günah keçisi belirlenerek sağlanmaz.
Amaç mümkün olduğunca çok kişiyi sanık sandalyesine oturtmak da değildir. Amaç gerçeğin tamamına ulaşmaktır.
Bugün yürütülecek eksiksiz bir soruşturma ve neticesinde yapılacak yargılama, yalnızca geçmişin hesabını görmek için değildir. Yarın başka insanların aynı biçimde ölmemesi için de gereklidir.
Hayatını kaybedenlere karşı borcumuz budur. Yaralılara karşı borcumuz budur. Bir telefonun çalmasını bekleyen, limanda gözünü denizden ayıramayan ailelere karşı borcumuz budur.
Ve bu topluma karşı borcumuz budur.
Siyasi sorumluluk üstlenmeye niyetleri yoksa, hiç değilse adli sürecin önünden çekilsinler.
Kendilerini aklamaya çalışmak yerine ailelerin yanında dursunlar.
Kayıplara ulaşılması için bütün imkânları seferber etsinler.
Doğru bilgi versinler.
Polisi, savcılığı ve mahkemeyi hiçbir siyasi gölge altında bırakmadan işlerini yapmaya bıraksınlar. Bunu dahi yapamıyorlarsa, bir zahmet istifa etsinler.
Çünkü insanların hayatını kaybettiği, yaralıların olduğu ve ailelerin hâlâ gözlerini denizden ayırmadan yakınlarını beklediği bir yerde artık savunma değil, gerçek, sorumluluk ve hesap verme zamanıdır.







