1. YAZARLAR

  2. Sinan Dirlik

  3. GERÇEKTEN BİZE BİR ŞEY OLMAZ MI?
Sinan Dirlik

Sinan Dirlik

Yazarın Tüm Yazıları >

GERÇEKTEN BİZE BİR ŞEY OLMAZ MI?

A+A-

Bu yangın günleri, Yunanlı Dallaras’ın müziği ve Anadolulu Melike Demirağ’ın sesiyle İstanbul’daki odama dolan Kıbrıslı Neşe Yaşın’ın naif şiiri “Yurdunu Sevmeliymiş İnsan” (Diki Mou i Patrida) ile daha bir kavurucu hale geliyor.

“Yurdunu sevmeliymiş insan
Öyle diyor babam
Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından
Hangi yarısını sevmeli insan?”

Bu sözleri ne zaman duysam, gözüm Sevgül Uludağ’ın yazılarına kayar… Kıbrıs’ın gizli cehenneminde elinde feneriyle küllendirilmeye çalışılan acıları aydınlatmaya ömür adamış o cesur kadının yazdıklarına… Şairlere ve küllenen acıları kazmaya çalışanlara neden kızdıklarını bilirim… Çünkü şarkıya dönüşen her dize, küllendirilmeye çalışılan her cinayete tutulan ışık ürkütür kandan beslenenleri. Yeni acılar, yeni savaşlar için eski acılar ve eski savaşların insanları unutulsun, kahramanları hatırlansın isterler…
“Küçük” insanları unuttuk, “savaşkan” kahramanları hatırlıyoruz hep… “Bize bir şey olmazlığımız” bundan…
Her nasılsa kendinden menkul bir güvenlik, korunaklılık hissiyle “bize bir şey olmaz” ön kabulüyle yaşadığımız bu coğrafyada, “onlara bir şeyler olan” komşuları izleyerek geldik bugünlere. Başkalarına olan bitenleri çoğu zaman kayıtsız gözlerle, kimi zaman yazıklanarak, nadiren sahiplenerek izledik… Ama hep uzaktan… Gazete sayfalarından, televizyon ekranlarından taşan kan, ceset ve gözyaşı görüntülerini az sonra kanal değiştirebileceğimizin, sayfayı çevirebileceğimiz rahatlığıyla izleyip geçtik. Günün sonunda hep güvenli, korunaklı hayatlarımıza döneceğimizi bilmenin o tuhaf garanti hissiyle…
Kıbrıs’ta, Lübnan’da, Irak’ta, Bosna’da, Suriye’de ve daha pek çok memlekette olup bitenlerin bir gün başımıza gelme ihtimali, o memleketler ve o insanlar kadar “uzaktı”…
Suruç’ta 32 gencin katledilmesinin ardından, son 10 günde hızla sayılara dönüşen ölüm haberlerinin, başkalarının hikâyelerinin artık çok da uzak olmadığını, hatta başkaları için yeni bir “başkalarının hikâyesinin”, bizim hikâyemizin başladığının habercisi olduğunu anlamak o kadar da zor değil.
Siyasetin dinamikleri, yukarılarda bir yerlerde biz ölümlülerin, o da ancak bir kısmını yıllar sonra öğrenebileceğimiz, hiç bilmediğimiz ve dâhil olmadığımız başka hesaplarla kuruyor oyununu. Tahtanın tamamını göremeyen, sadece rakiplerin hamleleri üzerinden “anı yaşayan” satranç izleyicileri gibiyiz.
Her birimiz hızla ateşli, şiddetli bir karşıta ya da taraftara dönüşürken, anlamaya ama daha önemlisi izleyicisi olduğumuz bu oyunda gözü kara birer taraftara dönüşmeyi reddedenlere kızgınlıkla parmak sallıyoruz: taraf değilsen bertaraf olursun!
70’lerin sonlarında, henüz bıyıkları terlemiş birer yeniyetmeyken, “itidal” gibi sevimsiz bir kelimeyi, “uzlaşma” gibi zinhar suç olan bir kavramı, “diyalog” gibi bir abesle iştigali seslendirenlere çatık kaşlarımız ve sıkılı yumruklarımızla dişlerimizin arasından en kibar günümüzde “ortayolcu!” diye tısladığımızı hatırlıyorum. O “kanı pıhtılaşmışlar” bize “birbirinizin kanına girmeyin” dediğinde lafı ağızlarına tıkayacak ne çok argümanımız vardı…
Çünkü ortada bir savaş, o savaşta ölenler, öldürülenler vardı ve öfkeliydik. Sayılara dönüşen siyasal cinayetlerden yüzümüze sıçrayan kandan başka bir şey görmüyorduk… Yıllar sonra “olgunlaşması beklenen koşulların” figüranları olduğumuzu öğrenmek can yakıcıydı kuşkusuz ama bir biçimde yaşıyorduk ve acıyacak bir canımız vardı. O bir dönemin dehşetini anlatmak üzere sayıya dönüşmüş her bir insanın, artık sorgulayabileceği, hesaplaşabileceği bir hayatı kalmamıştı… Unuttuk… Ama çok değil, 30 yıl önce de bize çok kötü bir şeyler olmuştu… Unuttuk…
Daha ilk 10 günde kimine göre 60, kimine göre 70, değişken sayılara dönüşen cinayetler üzerine konuşurken bile sergilediğimiz yabancılaşma dehşet verici…
“duydun değil mi, 3 asker daha…”
“Hadi ya? Nerede?”
“Şırnak…”
“Haa, o akşamüzeriydi. Ben de yeni sandım”…

Askerse, polisse, korucuysa, bir biçimde “devletse” farklı; Kürtse, solcuysa, “teröristse” farklı, sağcıysa, “gerici-faşistse” farklı tepkiler verdiğimiz ve “toplamda” son 10 günün “dönem istatistiğine” dönüşen cinayetler…

Her bir cinayetin bir ananın, bir babanın, bir eşin, evlatların, yakınların yüreğine inen birer ateş topu olduğunu ve bu ateş toplarının sağcı ya da solcu, kürt ya da türk, asker ya da gerilla, memur ya da sivil herkesin yüreğinde aynı yangına yol açtığını düşünmememizi istiyorlar. Birbirimizin ölülerine üzülmememiz, birbirimizin ölümlerini kanıksamamız, birbirimizi öldürmemize ramak kalan bir cehennem kapısını aralıyor. Her “oh olsunumuzla”, her kayıtsızlığımızla, her kanal değiştirişimiz, her sayfa çevirişimizle kendi cehennemimize odun taşıyoruz…

Bin yıllar içerisinde hem zenginliğimiz hem cehennemimiz olan bu çok kimlilik, çok kültürlülük, yanlış düğmeye basıldığında patlamaya hazır ve aynı anda hepimizi yok edecek bir bombanın üzerindeymişizcesine dikkatli, özenli olmamızı gerektirirken, “bize bir şey olmaz” rahatlığındayız.

Ama bize bir şey oluyor… Öldürülüyoruz… Öldürüldükçe, öldürmeye bileniyoruz.

Devlete, siyasetçiye, kurumlara, örgütlere vekâlet vermiş gibiyiz… “Biri kanı durdursun” diye birbirimize bağırıyoruz. Ama aslında sıkılı yumruklarımız, çatık kaşlarımızla kanı durdurmasını beklediğimiz o “birilerini” suçluyoruz bağırırken.

Devlet kanı durdursun!
Hayır önce PKK silah bıraksın!
Hayır önce sen operasyonlardan vazgeç!
Hayır sen terörle arana mesafe koy!

Bu körler sağırlar diyaloğunu izlerken, umutla vekâletimizi vermiş gibi davrandığımız devletin, siyasetçilerin, kurumların, örgütlerin çığırtkanlığını da yapıyoruz. Dev bir stadyumda, tuttuğumuz takımın kazanmasını umut ederken, delice tezahürat arasında aslında tek tek birbirimizin ne dediğini duymuyoruz.

Oysa bu cehennem eşiğinde,  bu çılgın “kütlenin” içinde artık tek tek kendi sesimizi duyabilir hale gelmek, kendi sesimizi duyurabilmek zorundayız.

Barışı savunmak şimdi gerçekten cesaret işi… Tüm tarafların savaş çığlıkları attığı, herkesin birbirine kızgınlıkla parmak salladığı, içine savrulduğumuz bu terör ortamında sayılara dönüşen insanların kanları gözleri köreltmiş; kin, öfke ve intikam duyguları ortak aklın önüne geçmişken… Tek tek insanların çıkıp, barışı savunması cesaret işi… Savaşçı toplumlar savaşkan kahramanları sever ki onlar hep ölü kahramanlardır günün sonunda… Cehennemin eşiğindeki bu savaş sever toplumda yaşamı ve barışı savunan kahramanlara ihtiyacımız var oysa…

Bulunduğu her ortamda tüm cesaretini toplayıp, “hey susturun şu lanet silahlarınızı!” diyebilecek kahramanlara… Ama sadece bir tarafa dönüp parmak sallayarak değil… Savaşan tüm taraflara…

Bizim bulunduğu her ortamda devlete dönüp “Yeter! Güvenlikçi politikanı, Tekçi anlayışını bırak ve çözüm kanallarını aç. Öcalan üzerindeki tecridi kaldır ve Öcalan’ın ve siyasetin inisiyatif almasına izin ver. Seçim sonuçlarına saygı göster. ” diyecek kahramanlara ihtiyacımız var.

Bizim bulunduğu her ortamda PKK’ye dönüp “Yeter! Her kriz anında silaha sarılan refleksini terk et! Türkiye sınırları içerisinde silahını bırak. Çözüm için siyasetten başka bir yol olmadığını yüksek sesle söyle ve çözümü siyasete bırak” diyecek kahramanlara ihtiyacımız var.

Bizim bulunduğu her ortamda şehit edebiyatı yapanlara “Yeter! Çeneni kapa ve ırkçı, şiddet yanlısı ifadeler kullanmaktan vazgeç” diyecek kahramanlara ihtiyacımız var.

Bizim her birimizin o kahramanlara dönüşmeye ihtiyacımız var… Yoksa bir gün başka Neşe Yaşın’lar “hangi yarısını sevmeli yurdun” diye şiirler yazacak… Yoksa bir gün başka Sevgül Uludağlar, sonsuz bir acıyı yüreğinde taşıyarak toplu kıyımların kazısına fener tutacak bu coğrafyada…

----

Yavru vatan edebiyatı yapmak, “sizi biz besliyoruz” diye küstahlaşmak ayrı şey, gerçekler ayrı şey… Kıbrıs’ın GaziMağusa’sının cânım Oza Kahvesinin Türkiye’ye satışının önüne bürokratik duvar çekmek tam da böyle bir şey… Birbirinden kötü yabancı kahve zincirlerine kapıları ardına kadar açıp, Kıbrıslı Türklerin nefis Oza’sına kapıyı kapatmak işte böyle bir “kurtarıcılık!”… Oza’nın Türkiye’ye girişini engelleyen pabucumun fetihçi kafasını protesto ediyorum. Kendim ve İstanbul’daki dostlarım için paket paket Oza siparişi verip hediye edeceğim. Ne kaçırdıklarını anlamaları için…

Bu yazı toplam 2247 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar