Bir hayalet değil, acı bir gerçek
“Kıbrıs sorunu”nu kimi zaman yaşadığımız pek çok sorunun, yokluğun ya da çıkmazın dışında, geçmişten kalmış bir hayalet gibi düşünürüz.
O öyle soyut bir kavramdır sanki…
Gençlerimiz dünyaya mı açılamaz, isyan ederiz. Sporcumuz uluslararası bir müsabakaya mı katılamaz, öfkeleniriz. Mülkiyet nedeniyle birileri tutuklanır mı, bağırırız.
Doğrudan uçamaz, doğrudan ticaret yapamaz, uluslararası alanda temsil edilemezsek dünyaya kızarız.
Evet ama şunu unuturuz.
Hepsi “Kıbrıs sorunu”dur.
Kıbrıs sorunu budur!
Tam da o nedenle çözümsüzlük çözüm değildir!
***
Elbette haksızlıklar vardır.
Kıbrıslı Türklerin uluslararası alanda görünmez kılınması haksızlıktır. Kıbrıs Rum liderliğinin siyasi eşitliği içselleştirmemesi haksızlıktır. Türkiye’nin kuzeyi bir “alt yönetim” gibi görmesi haksızlıktır.
Ama hep ötekini suçlayınca da aklanmıyorsunuz.
Dört yanlış, bir yanlışı götürmüyor!
Bir başkasının toprağına ayrı devlet kurmanın bir bedeli vardır.
“Bölünmezliğini” garanti ettiğiniz ülkeyi bölmenin, sonra da bu bölünmüşlüğü kalıcılaştırmaya çalışmanın bir bedeli vardır.
Dünyanın bütün bunlara dair bir tavrı vardır.
Bu tavrı beğenmeyebilir, çifte standartlarını gösterebilir, haksızlıklarına itiraz edebilirsiniz.
Ama dünyayı yok sayarak dünyaya açılamazsınız.
***
Türkiye bugün kendi coğrafyasında “barış” ararken toprak bütünlüğünü tartıştırmıyor bile.
Başka ülkelerin sınırları söz konusu olduğunda ayrı devlet fikrine nasıl baktığını biliyoruz.
Ama iş Kıbrıs’a gelince tavrı değişiyor.
Bir başka ülkenin toprak bütünlüğü temel ilke olurken, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğü “gerçeklik” diye sunuluyor.
Toprak bütünlüğünü bir coğrafyada kutsayıp diğerinde hükümsüz sayamazsınız.
***
Aynı aynayı güneye da tutmak gerekiyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası meşruiyetini, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini aşındırmanın aracına dönüştürmek çözüm üretmiyor.
1960 ortaklığını hatırlayıp o devletin iki toplumlu siyasal karakterini unutamazsınız.
Bir toplumun dünyayla bağını daraltarak onu çözüme yaklaştıramazsınız.
Tam tersine; içe kapanmayı, bağımlılığı ve milliyetçiliği beslersiniz.
***
Fakat bütün bunların ortasında çok daha ağır bir soru var: Bir statükonun siyasi bedelini onu kuranlar değil, neden sıradan Kıbrıslı Türkler ödüyor?
Genci ödüyor.
Sporcusu, sanatçısı, üreticisi, öğrencisi, çocuğu ödüyor.
Bir yandan dünyadan koparılıyor, diğer yandan bu kopuşun yarattığı bağımlılığa mahkûm ediliyor.
Statükonun en büyük adaletsizliği bu...
Kararları tarihsel ve siyasal gücü elinde tutanlar veriyor; bedeli gündelik yaşamın içinde var olmaya çalışan Kıbrıslı Türkler ödüyor.






