Sonay Demirpençe: "Değişim, seyirci kalarak gerçekleşmez"

Dünya son 20 yılda bambaşka bir yere evrildi. Biz önceki iki neslin bütün yükünü taşıyıp özelliklerinden arınarak bugündeyiz.

Sonay Demirpençe*
sonaydemirpence02@gmail.com

"Buldum"

Siyaset yolculuğum 2020 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başladı. Aslında 16 yaşımdan beri siyasete ilgi duyardım ama kendi birikimimi hiç yeterli bulmazdım. Ben lise öğrencisi iken, benden önceki nesillerde olan örgütlülük ve aktivistlik bizim nesilde yoktu. O dönem ben ve arkadaşlarım sanki daha kontrol altındaydık ve o bilince sahip değildik. İlk eyleme katıldığım günü anımsıyorum... 29 Kasım 2016 tarihinde Dağyolu’nda feci bir trafik kazası olmuştu, bir minibüs şoförü ve iki öğrenci hayatını kaybetmişti, birçoğu da yaralanmıştı. Aşırı öfkeli olduğumu hatırlıyorum ve okuldan kaçarak başbakanlık önündeki eyleme katılmıştım. İlk kez orada yüzlerce insanı bir arada görüp öfkelerine, örgütlülüklerine ve acılarına şahit olmuştum. Orası benim için bir farkındalık noktası olmuştu. Maalesef Dağyolu hala bugün aynı şekilde tehlike saçmaya devam ediyor.

2020 Haziranında, 17 yaşında liseden mezun oldum. Koronavirüs pandemisi nedeniyle üniversitedeki ilk yılım hep çevrim içi geçti. O günlerde cumhurbaşkanlığı seçimi vardı. O zaman herkes siyasi meselelerde Twitter’da (şimdiki X) örgütlenirdi. Birbirini tanımayan 10 genç orada tanıştık. Birinci turla ikinci tur arasında Güney Kıbrıs’taki aşırı sağcı bir oluşum tarafından meşale ve havai fişek kullanılarak yangına neden olan bir nefret eylemi yapılmış ve toplum körüklenmişti. Biz de buna tepki verdik ve bunun aksine bir barış yürüyüşü yapacağız dedik.

Hiçbir şey bilmeyen 10 gençtik, yaşlarımız 17 ile 23 arasındaydı. #barışçünkü hashtagını ortaya çıkardık. Herkes Twitter’de #barışçünkü deyip barışın neden olması gerektiğini yazdı ve bir hareket başladı. Kendi kendimize bir ‘politbüro’ kurduk. Ne kadar destek göreceği umurumuzda değildi, sadece bir karşı duruş göstermek istedik. Seçim ikinci tura kalmıştı: ya Akıncı kazanacaktı ya Tatar. Bize de ya var olacaksın ya yok olacaksın gibi gelmişti.

Tabii ki sol örgütleri çağırdık (sağ zaten böyle bir şeyin içinde olmayacaktı) ve bize yol göstermelerini istedik. Gönyeli'de bir kafede, maskeli şekilde oturarak bir toplantı yaptık. Gençlik örgütlerinin temsilcileriyle ilk kez orada bir araya geldim. Zaten düşüncelerimin beden bulabileceği bir yer arardım. Gelen temsilciler arasında bana kendini en iyi açıklayan, partisinin politikalarını anlattığında kendime en çok "fit" gördüğüm kişi, o zaman CTP Gençlik Örgütü başkanı oldu. O gün kapıdan çıkarken kendi kendime dedim ki: "Buldum."

Reşit olmadığım için siyasete henüz resmi olarak katılamazdım. Başta ailem biraz tepkili yaklaştı. Hem ailemde bir siyasetçi var hem de beni küçük buldular, fişlenip yıpranmamı istemediler. Yine de üniversitede bölüm seçme zamanı geldiğinde siyaset okuyacağım dedim, çünkü değişim seyirci kalarak gerçekleşmez. Bunu kendime en yakın hissettiğim yerde yapmak istediğim için Cumhuriyetçi Türk Partisi'ni seçtim. Reşit olunca üyeliğim onaylandı ve yolculuğum böyle başladı.

Kol değil, örgüt

Kendimden, kendi deneyimimden yola çıkarak diyebilirim ki beni CTP’ye çeken en büyük nedenlerden biri, başka partilerde "kol" olan gençliğin bizde bir örgüt olmasıydı. CTP’de partiye üye olan herkes 32 yaşını doldurana kadar gençlik örgütünün de üyesidir. Kendi gençlik meclisimiz, MYK'mız, ilçe ve ocak örgütlerimiz var; hepsi gençlerin kontrolündedir. Gençlik örgütü dışarıdan müdahaleye kapalıdır.

Başka partilerde gençler afiş assın, broşür dağıtsın, benzin kartı verilsin de arabayla ‘bip bip’ yapsın diye tercih edilir. Bizde farklıdır. Örneğin çalıştaylarımızı biz yaparız. Şu an hükümet programının gençlik ile ilgili olan kısmını yazdık. Etkinliklerimize hangi paydaşları çağıracağımıza, kimle nasıl ilişki kuracağımıza biz karar veririz.

Gençlik örgütünün, partinin beyni diyebileceğim Merkez Yönetim Kurulu'nda bir koltuğu var. Bu, örgüt olduktan sonra kazanılmış bir haktır. Parti meclisinde de koltuklarımız var. Koltuk yarışı fazla olan 75 seçilmiş kişinin olduğu bir yerde altı kişi senden (gençlik meclisinden) olur. Son kurultayda ben ve bir kadın arkadaşım, gençlik kontenjanından değil, kendi isimlerimizle parti üyeleri tarafından parti meclisine seçildik. En genç parti meclisi üyesiyim.

O yüzden diyebiliyorum ki  ‘evet, bize söz hakkı tanınıyor’. Bir şey yanlış gidiyorsa ret oyu verebiliyorum, kürsüye çıkıp düşüncemi söyleyebiliyorum. Veto hakkımız yok tabii ama birilerini etkileme irademiz var; kürsüde konuştuğunda herkes seni dinliyor. Bu bence çok önemli.

Yine de günün sonunda esas olan partidir. Gençlik örgütü partinin bir uzvudur. MYK'da koltuğun olduğu için tamamen ayrı hareket edebilecek bağımsızlığın da yoktur. Bu hep bizim aramızda bir dilemmadır, hep tartışırız. Ama ne oradaki koltuktan vazgeçmek isteriz ne de özerkliğimizden. O çizgiyi hep korumak zorundayız. Benim partim için bu böyle; diğerleri için aynı şeyi söyleyemem.

Evin içi ve sokak

Bir siyasi partinin, hele onun karar alan organlarının içindeysen ortak akla inanman gerekir. Sen bir kitle partisisin; fraksiyonlara bölünürsen kitle partisi olamazsın. Bizde kimse seni dışlamaz; aksine ikna etmeye çalışır, "birlikte bakalım mı?" der. Yine de bazen "Acaba yanlış anlaşılır mıyım?" diye hissederim. Ama beni partiden atacaklarını bilsem bile bildiğimi söylemekten çekinmem.

İçeride partinle istediğin kadar tartışabilirsin. Mesela parti meclisi bunun evidir, evin içidir. Ama sokağa çıktığında, ortak akla inandığın için oradasın. Çoğunluğa ayak uydurmayacaksan orada yerin yoktur. Bunu kabul etmeden oraya girmemen gerektiğini düşünürüm.

Her şey de senin düşündüğün gibi değil. Biri "Hayır be, bu tarafını düşündün mü?" dediğinde fikrimi değiştirmediğim konular da olur, "Evet, belki biraz yanlış davrandım" deyip geri adım attığım da olur. Ortak akla inanıyorsan dayanıştığın insanların aklına da güvenmek zorundasın. Onlara güvenmezsen ve mutfakta yer almazsan, bir şeyleri değiştirmedikten sonra orada olmanın anlamı yoktur.

Savaşın üçüncü nesli

Kıbrıs'ta doğmanın ve yaşamanın bir gencin sırtına yüklediği şeyler var; başka bir ülkedeki genç bunları taşımıyor. Biz bir savaşın üçüncü nesliyiz. Nenelerim, dedelerim hayatta kalmak, nefes alıp verebilmek, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mücadele etti. Onlar bunu başarabildiği için biz bu dünyaya doğduk. Annem, babam ve onların yaşıtları ise yeni doğmuş bir çocuk gibi yeni kurulmuş bir düzenin, beğensinler beğenmesinler, parçası oldular. Toplum henüz bu kadar çürümemişken, hâlâ üretiyorken ticarette, özel sektörde, kamuda kendilerine bir yer buldular, üniversite okumasalar da bir meslek sahibi oldular. Onlar için yeterli olan şuydu: "Tamamdır, hayattayım. Bir işim, bir maaşım var. Bir de evleneyim, bir çocuğum olsun."

Dünya son 20 yılda bambaşka bir yere evrildi. Biz önceki iki neslin bütün yükünü taşıyıp özelliklerinden arınarak bugündeyiz. Hayatımızı en çok zorlaştıran şey, dünya bir tık uzağımızdayken ondan bu kadar kopuk yaşamak. O kadar donanımlı, başarılı sporcularımız var ki hiçbiri icra edemiyor. Yapay zekâ, dijital teknoloji gibi alanlarda çok başarılı arkadaşlarım var; burada alan bulamadıkları için göç yollarındalar. Biyoloji, fizik, kimya okuyor, sivil havacılık okuyor, toplum bilimci oluyor; dönüp buraya geliyor ve muhaceret polisi, itfaiyeci, okul sekreteri oluyor. Meslek küçümsemek için söylemiyorum. Bunu sadece belli bir geliri olsun, geleceği özel sektörde iki dudak arasında olmasın diye yapıyor. Bu kısacık hayatta temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hayallerinden vazgeçmek zorunda bırakılan bir gençlik var. Hayallerini biraz yaşayabilenler, ailesi yanında durabilenler; yani şanslı olanlar.

Barınmada hiçbir güvence yok. Ailenden bir ev, bir arsa ya da bir miktar birikim kalmıyorsa, “İlk Evim Kredisi” falan hikâye. Bugün asgari ücret yaklaşık 62 bin TL. 85 bin sterlinlik mütevazı bir ev almak istesen, devletin sunduğu İlk Evim Kredisi kapsamında en fazla 3 milyon 300 bin TL kredi kullanabiliyorsun. Yani daha kapıdan girmeden yaklaşık 2 milyon 300 bin TL peşinat bulman gerekiyor. Diyelim ki buldun. Bu kez de 10 yıl boyunca her ay yaklaşık 67 bin TL kredi taksiti ödemen gerekiyor. Asgari ücretin tamamını versen bile yetmiyor. Bir yandan yemek yiyeceksin, faturalarını ödeyeceksin, işe gidip geleceksin. Ayda bir gece de olsa çıkıp sosyalleşeceksin. Peki nasıl? Gençlerden kendi ayakları üzerinde durmalarını, bir hayat kurmalarını, geleceklerini planlamalarını bekliyorlar ama uyguladıkları politikalarla gençleri en temel ihtiyaçları olan barınma hakkından bile mahrum bırakıyorlar. Gençleri öyle bir hâle getiriyorlar ki çalışmak, emek vermek, para biriktirmek artık bir ev sahibi olmaya yetmiyor. Kendi emeğiyle bir gelecek kurmak isteyen gençleri, ailesinden kalacak bir mirasa muhtaç bırakıyorlar. Sonra da dönüp gençlerin neden bu ülkede gelecek görmediğini, neden göç etmek istediğini soruyorlar.

Gençler ne ister? Sosyal hayata yeterince katılabilmeyi ve geleceği için kaygı duymamayı. Çünkü bizim memlekette her şey bir günde değişebilir; bir günde vezir, bir günde rezil olabilirsin. Burada hiç yaşamamış, hiçbir deneyimi olmayan beş altı adamın, yıllardır süregelen dış politikalar yüzünden bir kâğıda atacağı imzayla ya benim hayatım kurtulabilir ya da mahvolabilir.

Göçü tamamen reddeden bir gençtim; bu yüzden linçlendim de. 19 yaşlarındaydım, henüz bu kadar çalışma hayatının içinde değildim, hayatın ne kadar zor olabileceğinin farkında bile değildim belki. İnsanların neden göç ettiğini anlamazdım. Şimdi anlarım. Nüfus olarak diğer ülkelerle yarışamayacak kadar azız ve ben bu hayata bir çocuk getirmeye korkarım. Doğursam hangi okula yollayacağım, kim bakacak? Annem çalışır, babam çalışır. Ona iyi bir eğitim aldırabilecek miyim? Bu kadar çalışırken, bu düzende büyümüş çocukların arasında ona düzgün ebeveynlik yapabilecek miyim? İki iş yapmak, çok çalışmak kötü değildir. Ama biz bütün bunları yapıp yalnızca temel ihtiyaçlarımıza sahip olmak değil, bir tık iyisini isteriz. İstikrar (stabilite) isteriz, dünyayla buluşmak isteriz. Bence gençlik bunu ister.

Her şey politiktir

Herkes siyasi olmak zorunda değildir ama her şey politiktir. Herkes siyasetin içinde olmayı seçmek zorunda değildir. Sabah kalkıp buzdolabını açtığında içinde ne olup ne olmadığı politiktir. Çöpünün alınıp alınmadığı, arabanda ne kadar benzin olduğu, o arabayı almaya nasıl gücünün yettiği... Hepsi bir siyasetin sonucudur.

Gençler gündelik hayatta zaten fark yaratıyor, çünkü bu dünyanın insanıyız. Benim iki yaş altım, iki yaş üstüm, biz tam bir geçiş dönemiyiz: ne bu dijital dünyanın çok gerisindeyiz ne de abuk subuk olanının yanındayız. Tam ortada bir şeyin hamuruyuz. Tüplü televizyonda da izledim, şimdi Netflix'te izliyorum. Geçmişi bir parça koruyup geleceğe korkmadan adım atabiliyoruz.

Genç Kültür de böyle bir şey: kültürünü ve sanatını geçmişin dokularıyla koruyarak, üreterek ve dijitalleşerek dünyaya açılma çabası. Bugünkü dünya düzeni sadece gençleri değil herkesi, evin içinde aile bireylerini bile bireyselleştiriyor. Oysa ‘dillirga’ gibi Kıbrıs'a özgü bir müziği o zamanın insanları dayanışarak ortaya çıkardı: biri müziğini yaptı, biri sözünü yazdı, biri besteledi. Neden yeni bir versiyonu olmasın? Amaç gençlere birlikte yeniden üretmeyi öğretebilmek; sonra da bu üretimi bir turizm cazibesine dönüştürüp dünyaya açabilmek. Neden onun ovasında olur da ‘benim Mesaryam’da olmaz? Bu fikirle yola çıktık ve şu an gayet iyi gidiyor. Zaten gençlerimizin yaratıcılığının haddi hesabı yok.

Hedef, buradan başlayıp toplumun her alanına dayanışmayı, biraz daha kolektif yaşamayı, empatiyi yaymak. Bir taşı tek kişi taşırsa ona çok ağır gelir, biri yardım ederse bölüşülür; ama bunu denemeden bilemezsin. Bu minicik bir kıvılcım. Dayanışma eskiden vardı, şimdi yok, çünkü dünya seni buna itiyor: gemisini kurtaran kaptan. Şartlar zor olduğu için herkes haklı olarak kendi hayatının peşinde. O yüzden dayanışmayı yeniden tetikleyen bir şeyler olması lazım.

Kendi görmesi lazım

Müzakere masasında gençler yok; keşke olsa. Bence Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Gençlik Teknik Komitesi bu anlamda önemlidir. Bir tarafın liderinin atadığı 16 kişi, öbür tarafın liderinin atayacağı 16 kişiyle görüşüp projeler yürütüyor. Her görüşe saygımız var ama barışı ve gerçek birleşmeyi istemeyen gençlerle orada ne konuşulabilir diye düşünürüm. Fraksiyonlar farklı olabilir, sorun değil; önemli olan varmak istediği noktaları aynı olan gençlerin orada olması. Bu komite üyeleri Ersin Tatar döneminde onun ekibi olarak atandı, Tufan Erhürman ise hala kendi ekibini açıklamadı ve atamayı gerçekleştirmedi.

Siyasi partilerdeki örgütlü gençler ise sadece bu işi yapmıyor. Herkesin işi, okulu, kendi hayatı var; bu çalışmaya ancak boş vakitlerinde zaman bulabiliyorlar. Zaten neredeyse 55 yıldır uzayan bir süreç bu; tam zamanlı emek lazım. Ortak bir ilişkileri iyileştirme ofisi, buna yaratılacak bir fon ve o fondan maaş alıp sırf bu ilişkileri kurmak için çalışacak birileri iyi bir adım olabilir. Bu ekip sosyal ortamları hazırlar, diğerleri de katılıp birlikte üretir: sohbet ederek, resim yaparak, yemek yaparak. Yemek kültürümüz aynı, giyimimiz de çok benzer. Ayrıldığımız minicik nüanslar var. Bu kadar ortaklaşan şeyin yanında bu kadar ayrı olmamız en başından mantıksızken, gençleri bu ortak noktalardan çekip çekip sosyal ortamlarda buluşturmak bence en mantıklısı.

Güneyde yaşayan arkadaşlarımızın bizim ne durumda olduğumuzu kendi gözüyle görmesi gerek. Ben ona hissettiğimi anlatamam; kendi görmesi lazım, bölünmüşlüğün Türk halkına ne bedeller yarattığını. O savaşta onun bir suçu olmadığı gibi benim de suçum yok. Ben sadece o savaş döneminde yaşamış insanların torunuyum, o da öyle. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin de problemleri vardır ama orada belki daha liyakatli bir düzen var ve insan hayallerine bir tık daha yakın. En önemlisi, o dünyalı; ben değilim. Onun dolaşım özgürlüğü var, benim yok. Oysa aynı topraklarda yaşadık. Belki o kuzeyden gelen bir ailenin çocuğu, benim ailem de güneyden geldi. Ben kuzeyde yaşıyorum diye buna maruz kalmamalıyım, o da yalnızca güneyde yaşadığı için bu haklara sahip olmamalı. Hepimizin bu haklara sahip olması gerekir.

Başa dönecek olursam, bu gençlerin mekanizmaların içine konması gerekir ki empati yaparak, birbirini anlayarak ve ortak bir şeyler üreterek barış süreci de bir noktaya varabilsin. Zaten gençler olmadan yapamazlar.

"Siz de bir şey beceremediniz" demesinler

On yılda neler yapabileceğimi bugünden bilemem. Ama hayal kuracak olursam, gençlerimiz için önce liyakat ve adil paylaşım dilerim. Birileri birilerinin çocuğu olarak doğdu diye ne artıya geçsin ne eksiye düşsün: fırsat eşitliği. En büyük hedefim bu. Bu mücadeleyi verirken bu hükümetin, kendi yandaşlarına çalışan siyasilerin sunduğu birçok kötü deneyime şahit oldum. Benden sonraki kuşağın "Siz de bir şey beceremediniz" demesi muhtemelen en büyük hayal kırıklığım olur.

On yıl içinde varmak istediğim yer şu: nasıl milletvekillerinin dokunulmazlığı varsa, kim olursa olsun kimsenin dokunamayacağı bir adil paylaşım ve fırsat eşitliği. Her çocuğun, nerede doğduğu, ailesinin daha önce nerede yaşadığı, nerede büyüdüğü önemli olmadan, burayı yurt bilmişse ve burada yaşıyorsa eşit sağlığa, eşit eğitime, eşit yaşama, eşit sosyal statüye, teknolojiye eşit erişime, dünyayla eşit buluşmaya ve eşit dolaşım hakkına sahip olması. Bunu on yılın içinde bir nebze olsun becermeyi dilerim.

*Sonay Demirpençe (2002), Doğu Akdeniz Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunudur. CTP Gençlik Örgütü Merkez Yönetim Kurulu'nda Etkinlik ve Koordinasyon Sekreteri olan Demirpençe, Yenidüzen' deki "Portre" köşesinde ve Kanal SİM' de hazırlayıp sunduğu "Sonay ile Bizim Nesil" programında gençlerin hikâyelerini anlatıyor.

Dergiler Haberleri