Ruhumda eskinin kokusu var…
Ve sanki her geçen gün, içimde benden ayrı oturan, sessizce demlenen bir bilge büyüyor.
Çok ilginç değil mi?
Bazı insanlar geleceğe ait hisseder kendini. Ben ise ne kadar ileriye baksam da geçmişin zarif gölgesini omzumda taşırım. Çocukluğumdan beri eski olan her şey beni kendine çekmiştir.
Eski şarkılar, plaklardan yükselen hafif cızırtılar, yıllanmış kitapların sayfalarına sinmiş koku, sandıklardan çıkan danteller, ahşap kapılar, taş duvarlar, eski sokaklar…
Sanki geçmiş zamanların ruhu bir yerlerde bana seslenir.
Bu satırları yazarken karşımda ihtişamıyla duran bir dolunay var. Yazın ilk nefesi değmiş geceye. Balkonumdaki rengârenk çiçekler hafif rüzgârla salınıyor. Gökyüzü sessiz, şehir biraz yorgun, gece ise dingin…
Fondaysa eski bir şarkı çalıyor.
Kamuran Akkor’un sesi usulca dokunuyor geceye: “Bir ateşe attın beni…”
Ardından Gülden Karaböcek…
“Kırılsın Ellerim…”
Ne gariptir ki bu şarkılar ben de yalnızca bir duygu uyandırmıyor. Bir aşkı, bir ayrılığı ya da bir özlemi anlatmaktan daha fazlası bence. Mesela beni başka zamanlara götürüyorlar.
Siyah beyaz ekranların ışığında geçen akşamlara…
Bir fincan çayın saatlerce süren sohbetlere eşlik ettiği evlere…
Sözün tartılarak söylendiği zamanlara…
İnsanların birbirine seslenirken bile özen gösterdiği yıllara…
Belki de özlediğim şey tam olarak geçmiş değil.
Belki özlediğim şey o dönemin ruhu…
Çünkü o yıllarda insanlar daha mı mutluydu bilmiyorum ama sanki hayatın ritmi daha yavaştı. İnsanlar birbirini dinlemek için vakit ayırıyordu. Bir mektubun yolunu gözlemek, bir telefonun çalmasını beklemek, bir bayram sabahını heyecanla karşılamak vardı.
Bugün saniyeler içinde ulaşabildiğimiz şeylere o zamanlar günlerce, bazen aylarca beklenirdi.
Ama galiba tam da bu yüzden kıymet bilinirdi.
Şimdi her şey çok hızlı…
Çok kolay!
Ve biraz da fazla gürültülü…
İnsanlar birbirine hiç olmadığı kadar yakın görünürken belki de hiç olmadığı kadar uzak.
Dostluklar bir ekranın içine sığmış durumda.
İlişkiler birkaç satırlık mesajların arasında yoruluyor.
Vazgeçmek kolaylaştı.
Beklemek zorlaştı.
Sabır neredeyse unutulmuş bir erdem gibi.
Oysa eski zamanların insanları beklemeyi bilirdi.
Sevmeyi de…
Susmayı da…
Vefayı da…
Ben o eski filmlerdeki mahcup bakışları seviyorum.
Birbirine saygıyla yaklaşan insanları…
Sade sofralarda edilen uzun sohbetleri…
Gösterişsiz ama samimi hayatları…
Çocukların sokaklarda koşup oynadığı, akşam olunca annelerinin sesini duyduğu günleri…
Notların hayatın merkezine oturmadığı zamanları…
Yarışmanın değil paylaşmanın öğretildiği yılları…
Belki imkânlar bugünkü kadar geniş değildi.
Belki teknoloji yoktu.
Belki insanlar daha çok yoruluyordu.
Ama küçük şeylerden mutlu olabilmenin sırrını biliyorlardı.
Bir radyodan yükselen sevilen bir şarkı…
Pencereden görünen yağmur…
Yeni alınmış bir kitap…
Bayram sabahı giyilen ayakkabı…
Bir dost ziyareti…
Bazen yalnızca bunlar yetiyordu insanın yüzünü güldürmeye.
İmkânsızlıkların içinde büyüyen mutluluklar vardı.
Bilinmezliklerin içinden doğan umut ışıkları vardı.
Hayaller bugünkü kadar kolay tüketilmiyor, daha uzun yaşatılıyordu.
Belki de bu yüzden o yılların hatıraları hâlâ bu kadar sıcak.
Diyorum ya…
Beni tanıyanlar bilir.
Ruhumda hep eskinin kokusu vardır.
Eski bir plak gibi…
Her döndüğünde başka bir hatırayı çalan.
Yıllanmış bir çay gibi, bekledikçe tadı derinleşen.
Eski bir sokak gibi…
Her köşesinde başka bir hikâye saklayan.
Ben geçmişte yaşamıyorum elbette.
Ama geçmişin zarafetini bugüne taşımaya çalışıyorum.
Çünkü bazı değerler zamana yenilmez.
Ne kadar değişirse değişsin dünya; nezaket, vefa, samimiyet, sabır ve insan olmanın inceliği hep kıymetlidir.
Ve belki de bu yüzden, her yeni güne bugünün insanı olarak başlasam da ruhumun bir köşesinde eski zamanlardan kalmış bir pencere hep açık duruyor.
O pencereden bazen bir şarkı giriyor içeri.
Bazen eski bir fotoğraf.
Bazen de çoktan unutulmuş bir sokak lambasının altında yürüyen insanların siluetleri…
İşte o zaman anlıyorum; bazı insanlar geleceği özler, bazıları geçmişi…
Ben ise; geçmişin ruhunu bugünün kalbinde yaşatmayı seviyorum.
Çünkü ruhumda eskinin kokusu var…
Ve o koku, yıllar geçse de hiç eksilmiyor.
Çevrem kalabalıktır aslında…
Hayatın farklı renklerinden, farklı hikâyelerinden insanlar vardır etrafımda. Kimi zaman çok konuşan, çok gülen, çok hareketli biriyimdir. Kimi zaman kalabalıkların ortasında sessizliğe çekilirim. Kimi zaman da yalnızca izlerim; insanları, hayatı, zamanı…
Ama insanın asıl evi kalbiymiş, bunu yıllar geçtikçe daha iyi anlıyoruz.
Dostluklarımın içinde ise; bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az insan vardır ki, onlar benimle aynı demde demlenmiştir. Aynı şarkılarda durmuş, aynı sessizliklerde dinlenmiş, aynı eski zamanların kokusunu içlerine çekmişlerdir.
Çünkü insan herkesle konuşabilir ama herkesle aynı ruh ikliminde buluşamaz.
Benim asıl dünyam biraz daha başkadır.
Dışarıdan görünenin ardında, eski zamanların dinginliğine sığınan bir yanım vardır. Hâlâ bir şarkının içinde kaybolabilir, bir kitap sayfasında saatlerce oyalanabilir, bir fincan çayın buharında geçmişin izlerini arayabilirim.
O eski naifliği…
O yavaşlığı…
O huzuru…
Sonuna kadar yaşamayı seviyorum.
Belki de hayat tam olarak burada saklıdır.
Koşarken kaçırdığımız ayrıntılarda…
Bir dostun sesinde…
Bir çiçeğin açışında…
Bir şarkının bıraktığı izde…
Gökyüzüne bakıp dalıp gittiğimiz birkaç dakikada…
Ve çoğu zaman bize sessizce gönderilen o küçük mesajlarda…
Görmesini bilene hayat hiç susmaz aslında; fısıldar, hatırlatır, öğretir…
Ve bazen bir dolunay gecesinde, eski bir şarkının eşliğinde insanın ruhuna usulca şunu söyler:Yavaşla…
Çünkü hayat, varılacak yerde değil; hissedilen anda gizlidir öyle değil mi?
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…