Herkes Aynı Dünyada Yaşar, Ama Aynı Dünyayı Görmez

Tuğba Özer yazdı: Herkes Aynı Dünyada Yaşar, Ama Aynı Dünyayı Görmez

“Dünyada aynı kitabı okumuş olan iki insan yoktur.” -  Edmund Wilson

Bazı cümleler vardır; ilk okuduğunuzda yalnızca zihninize dokunur. Sonra yıllar geçer, hayat onları kalbinize taşır.

Edmund Wilson’ın bu sözü de onlardan biri…

Eskiden bunu yalnızca kitaplar üzerine söylenmiş zarif bir tespit sanırdım.

Oysa bugün biliyorum ki mesele kitaplar değil; insanın ta kendisidir. Çünkü aynı satırlarda dolaşan iki çift göz, asla aynı hikâyeyi okumaz. Aynı yağmurun altında yürüyen iki insan, aynı ıslaklığı hissetmez. Aynı gökyüzüne bakan iki yürek, aynı maviliği görmez.

İnsan, dünyayı gözleriyle değil; biriktirdikleriyle seyreder.

Geçmişiyle…

Yaralarıyla…

Sevinçleriyle…

Kayıplarıyla…

Umutlarıyla vs…

Öyle değil mi?

Her yaşanmışlık, bakışımıza görünmez bir renk bırakır. Bu yüzden aynı manzaraya bakan insanlar, birbirinden bambaşka dünyalar anlatır.

Nietzsche’nin söylediği gibi: Olgular yoktur, yalnızca yorumlar vardır.

Belki de hakikat tek bir güneştir; fakat her pencereye başka bir ışık düşer.

Bir sahil düşünün…

Akşamın kızıllığı denize usulca inerken üç insan aynı kıyıda yürüyor.

Biri ufkun sonsuzluğunda özgürlüğü görür.

Diğeri dalgaların sesinde yıllardır aradığı huzuru bulur.

Üçüncüsü ise; ne göğü fark eder ne denizi…

Çünkü; düşten düşen düşüncelerin yolcusudur belki de o boşlukta…

Ve  içinde kopan fırtınalar, dışarıdaki güzelliğin sesini bastırmıştır.

Oysa sahil aynıdır, deniz aynıdır, gökyüzü aynıdır!

Değişen yalnızca bakan göz değildir; değişen, o gözün ardında taşıdığı ömürdür…

Belki de bu yüzden mesele, herkesi aynı düşüncede buluşturmak değildir.

Asıl maharet, birbirinden farklı düşüncelerin aynı masada oturabilmesini sağlayabilmektir.

Bugün en büyük yoksulluğumuz bilgi eksikliği değil; birbirimizi anlamaya dair sabrımızın azalmasıdır.

Hoşgörüyü de çoğu zaman yanlış anlıyoruz.

Hoşgörü, aynı fikirde olmak değildir.

Hoşgörü; farklı bir fikrin de bu dünyanın göğü altında nefes alma hakkı olduğunu kabul edebilmektir.

Voltaire’e atfedilen o meşhur cümle, asırlardır kulağımıza aynı hakikati fısıldıyor:Söylediklerinize katılmıyorum; ama onları söyleme hakkınızı sonuna kadar savunurum.

Çünkü demokrasinin temeli, seslerin tekleşmesi değil; farklı seslerin birbirini susturmadan var olabilmesidir.

Geçtiğimiz haftaki yazımda siyasetin dilinden söz etmiştim.

Ne yazık ki artık fikirler değil, seslerin yüksekliği yarışıyor.

Bağıranın haklı sayıldığı…

Sakin konuşanın duyulmadığı…

Düşüncenin değil, öfkenin alkışlandığı tuhaf bir çağdayız.

Üstelik bu yalnızca siyasette yaşanmıyor.

Evlerimizde…

Sosyal medyada…

Televizyon ekranlarında…

Sokakta…

Kısacası hayatın her köşesinde aynı gürültü büyüyor.

Oysa medeniyet, fikirlerin çatışmasından doğar; insanların çatışmasından değil.

Sokrates’in bitmeyen soruları…

Aristoteles’in aklın izini süren yürüyüşü…

Farabi’nin erdemli toplum hayali…

Mevlânâ’nın insanı anlamaya çağıran sesi…

Hepsi aynı kapıya çıkar öyle değil mi?

İnsan sordukça büyür.

Dinledikçe derinleşir.

Anladıkça insanlaşır.

Tartışmak gelişmektir.

Dayatmak ise; düşüncenin önüne çekilmiş görünmez bir duvardır.

Hakikati birlikte aramak başka…

Kendi doğrusunu tek doğru ilan etmek bambaşka…

Kendime sık sık şu soruları soruyorum: Neden farklı düşüneni hemen düşman ilan ediyoruz?

Neden dinlemeden hüküm veriyoruz?

Neden ilkokuldaki bir çocuğun ya da seksen yaşındaki bir bilgenin bize öğretebileceği bir şey olabileceğini unutuyoruz?

Konfüçyüs, “Üç kişiyle yürürsem mutlaka biri bana öğretmen olur.” der.

Ne kadar sade…

Ve ne kadar derin…

Ben de hayata biraz böyle bakmaya çalışıyorum.

Bir sanatçıyı sevebilirim.

Bir düşünceyi savunabilirim.

Bir siyasi görüşe yakın hissedebilirim.

Ama yanlış gördüğüm yerde durmasını da bilmeliyim.

Çünkü sadakat başka şeydir.

Taassup başka…

İnsan, yaş aldıkça yalnızca başkalarını değil; kendi doğrularını da sorgulayabilmelidir.

Descartes’ın şüphesi tam da bunun içindir.

Düşünmek, bazen kendi zihnine de itiraz edebilmektir.

Bugün sosyal medya ise, bunun tam tersini fısıldıyor kulağımıza!

Başlıklar okunuyor…

İçerikler okunmadan paylaşılıyor…

Cümleler bağlamından koparılıyor…

Sonra öfke büyüyor.

Ardından linç başlıyor.

Oysa bilgi emek ister.

Hakikat sabır ister.

Anlamak ise, sessizlik ister!

En kolayı öfkelenmektir.

En zoru dinlemektir.

Ben savaşın hiçbir zaman gerçek bir kazananı olduğuna inanmadım.

İnsan acısının pasaportu olmaz.

Gözyaşının dili olmaz.

Vicdanın milliyeti olmaz.

Masumun acısı, hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın aynı ağırlıkla düşmelidir insanın yüreğine.

Fakat biliyorum…

Yalnızca bu cümleyi çekip alsanız, yazının tamamını okumadan beni yargılayacak insanlar çıkacaktır.

İşte çağımızın en büyük kırılması tam da burada başlıyor.

Dinlemeden hüküm vermek…

Okumadan yorum yapmak…

Araştırmadan taraf olmak…

Belki de düşüncenin en büyük yoksulluğu budur.

Bilgiden önce, bilgiyi arama iradesini kaybediyoruz.

Kolayı seçiyoruz.

Bize benzeyeni alkışlıyor…

Benzemeyeni susturuyoruz.

Oysa düşünce, yankı odalarında büyümez.

Farklı seslerin birbirine değdiği yerde filizlenir.

Ve belki de yeniden hatırlamamız gereken en büyük hakikat şudur: Hepimiz aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz.

Aynı rüzgâr saçlarımızı savuruyor.

Aynı yağmur omuzlarımıza düşüyor.

Ama hiçbirimiz aynı dünyayı görmüyoruz.

İnsan olmanın en güzel tarafı da belki budur.

Çünkü farklı pencerelerden bakabildiğimiz gün, yalnızca daha iyi tartışmayı değil; daha güzel yaşamayı da öğrenmiş olacağız.

Gökyüzünün her gün başka bir renge büründüğü bu kadim dünyada; satırların yarenliğinde yeniden buluşuncaya değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

Haberler Haberleri