Simge ÇERKEZOĞLU
Derinlere daldıkça renklerin birer birer kaybolduğunu öğreniyorum. Balıklar poz vermiyor, tek bir nefesle çıkan baloncuk peşinden gittiğiniz balığı ürkütmeye yetiyor. Bazen saatlerce küçücük bir canlıyı arıyor, bazense onlarca dalış yapıp görmeyi hayal ettiğiniz türe hiç rastlamayabiliyorsunuz. Profesyonel dalgıç ve sualtı fotoğrafçısı olan Hiba Mokalled Topcuoğlu’nu tüm bu zorluklara rağmen sualtına çeken keşfetme arzusu. Onun için sualtı fotoğrafçılığı, “kimsenin göremediğini görmek” ve gördüklerini başkalarına göstermek anlamına geliyor. Hiba’nın hikâyesi denizin altında değil, yıllar önce Lübnan’da başlıyor. Savaş nedeniyle 11 yaşında ailesiyle Kıbrıs’a taşınıyor; dilini bilmediği bu ada zaman içinde ikinci vatanına dönüşüyor. Yıllar sonra yaptığı ilk deneme dalışı ise hayatında yeni bir kapı açıyor. Bugün ödüllü bir sualtı fotoğrafçısı… Kendisi ile bu topraklara uzanan yaşamını, denizin altında keşfettiği özgürlüğü ve hâlâ peşinden gittiği o özel kareye uzanan hikâyesini konuştuk.
Lübnan’da doğan Hiba M. Topcuoğlu ile sohbetimize, onu çocuk yaşta Kıbrıs’a taşıyan hikâyeyle başlıyoruz. Savaşların gölgesinde geçen çocukluktan, bilmediği dilin konuşulduğu, bir adaya uzanan yolculuk, zaman içinde yeni bir hayata dönüşüyor.
“Ben Lübnanlıyım. Bizim ülkemizde savaşlar hiç bitmediği için ailem 1993 yılında Kıbrıs’a yerleşme kararı aldı. Babam zaten hep yurt dışında çalışıyordu. O yıl iş için Türkiye’den adaya gelmiş ve Kıbrıs’ı çok beğenmişti. O yıllarda Mağusa ve Girne küçük, sakin yerleşim yerleriydi. Ben de küçüktüm. Burada okula başladım. İlk başta hiç Türkçe bilmiyordum ama zamanla öğrendim. Adaya geldiğimiz ilk günü hâlâ hatırlıyorum. Mağusa’ya gelmiştik. Lübnan’dan sonra şehir bana çok sakin, hatta bomboş gelmişti. İki yıl orada yaşadıktan sonra Girne’ye taşındık. Savaştan kaçışımız, buraya gelişimiz… Hepsi bizim için çok zor deneyimlerdi. Ama Kıbrıs insanı bize karşı her zaman çok sevecendi. Zaman içinde alıştık, burayı benimsedik. Ben on bir yaşındaydım. Dil bilmediğim için başlangıçta çok zorlandım. Dört kardeşiz ve en büyükleri bendim. Tabii küçük yaşta dil öğrenmek daha kolay. Bu nedenle Türkçeyi öğrenmem de çok uzun sürmedi. Arkadaşlarımın hepsi Türkçe konuşuyordu; onların arasında ben de kısa sürede öğrendim. Ortaokulu ve liseyi de burada okudum.”
Yeni bir ülkeye yerleşmek, yalnızca başka bir coğrafyada yaşamaya başlamak anlamına gelmiyor. Yeni bir dili, kültürü ve gündelik hayatı öğrenmeyi de beraberinde getiriyor. Bunu başarmaya Türkçe öğrenmekle başlıyor.
“İnsan yeni bir ülkeye yerleştiğinde ve orada farklı bir dil konuşulduğunda, kendisini o ülkeye yakın hissedebilmesinin en önemli yollarından birinin dili öğrenmek olduğunu düşünüyorum. Kendi adıma, Türkçe öğrendikçe kendimi bu ülkeye, bu topraklara daha ait hissettim. Burası benim için daha fazla anlam kazandı. Böylece kültüre de çok daha kolay adapte oldum. Kıbrıs, zaman içinde benim ikinci vatanım oldu.”
Profesyonel dalgıç ve sualtı fotoğrafçısı olan Hiba M Topcuoğlu ile sohbetimiz denizin maviliklerine ve bambaşka bir dünyaya taşınıyor. Hayatın hepimiz için durduğu günlerde başlayan dalış serüveni, kısa sürede bir tutkudan çok daha fazlasına dönüşmüş.
“Dalış konusundaki en büyük pişmanlığım, geç başlamış olmamdır. Pandemi döneminde dalmaya başladım. Altı yıl oldu. Ben turizm sektöründe çalıştığım için o dönemde hayat tamamen durmuştu, çalışmıyordum. Alsancak’ta yaşadığım için de sürekli denize gidiyordum. Denizde çok fazla zaman geçirdiğim o günlerde bir dalış okulu keşfettim ve deneme dalışı yapmaya karar verdim. İlk deneme dalışım, ilk dersime dönüştü. Zaten denizi ve sualtını her zaman çok seviyordum. Geriye kalan bütün dersleri de aldıktan sonra o yaz sabah akşam, kim dalıyorsa onunla birlikte dalmaya başladım. Pandemi sürecinde dalış bana çok iyi geldi. Aynı zamanda çok güzel dostluklar kurdum. İkinci yaz dalış derinliğimi artırdım. Zaman içinde dalarak pek çok yeri gördüm. Ardından gördüklerimi fotoğraflama fikri doğdu. Küçük bir aksiyon kamerasıyla fotoğraf çekmeye başladım. İlk fotoğraflarımı Çıkarma Plajı civarındaki batıkta çektim. Sudan çıktığımda, aslında oldukça iyi fotoğraflar çektiğimi fark ettim. Böylece dalış serüvenime sualtı fotoğrafçılığı da eklendi. Zamanla geniş açı çekimlerden çok makro çekimlerin ilgimi çektiğini fark ettim. Doğal olarak kullandığım fotoğraf makinesini de değiştirmeye karar verdim. Renkleri geri getirmeyi, ışığı kontrol etmeyi ve yönlendirmeyi öğrendim.
Kıbrıs, tabii ki bir Kızıldeniz değil. Burada sualtında görebileceğimiz tür çeşitliliği çok fazla değil. Ama ne görürsek görelim, benim için kıymetli. Onları fotoğraflayarak hafızamda saklamak istedim.”
“Sualtı fotoğrafçılığı kimsenin göremediğini görmek anlamına geliyor”
Sualtında zaman daha durağan, daha ağırdır… Ancak fotoğraf makinesi dalmaya dahil olunca sanıyorum dinginlik yerini dikkate bırakıyor. Işık, hareket, nefes ve belki de en önemlisi zaman kontrolü… Üstelik bunların hiçbirini diğerinden ayırmak mümkün değil; hepsini aynı anda düşünmek gerekiyor.
“Sualtı fotoğrafçılığı, suyun üzerinde fotoğraf çekmekten çok farklı. Dışarıda çektiğim bir fotoğrafta ışığı daha kolay kontrol edebiliyorum. Zaman açısından da daha rahatım. Oysa suyun altında sürekli bir hareket var. Çektiğiniz balık size poz vermiyor. On metreden sonra renkleri giderek kaybetmeye başlıyoruz. Dolayısıyla o renkleri geri kazanabilmek için doğru ışığı kullanmanız ve ışığı doğru yere yönlendirmeniz gerekiyor. Suyun içindeki küçük partiküllerin fotoğrafa yansımaması da önemli. Bu nedenle ışık ayarı çok belirleyici. Bir dalgıcın fotoğraf çekerken suyun altında sabit durabilmesi de gerekiyor. Bütün bunlar zaman içinde geliştirilebilen yetenekler. Nefes alışınız bile çok önemli. Çıkardığınız tek bir baloncuk, balığın ürküp kaçmasına neden olabiliyor. Özellikle fotoğrafını çektiğiniz özne bir balıksa ona çok yavaş yaklaşmanız, ürkütmemeniz gerekiyor. Bazı balıklar ise o kadar küçük ki onları görmek bile zor. Sualtında fotoğraf çekmek gerçekten çok güç. Zaten benim suyun dışında fotoğraf çekmeye yönelik özel bir merakım yok. Sanırım bende, suyun altında herkesin göremediği bir şeyi bulup onu dışarıya çıkarma, başkalarına gösterme duygusu var. Benim için biraz da kimsenin göremediğini görmek anlamına geliyor.”
“Sualtında gökkuşağının renkleri birer birer siliniyor”
Suyun altına indikçe ışıkla birlikte renkler de birer birer kaybolmaya başlıyor. Suyun üzerinde gördüğümüz canlı renkler, fotoğrafta yerlerini mavi ve yeşilin tonlarına bırakıyor. Sualtı fotoğrafçısının işi de gittikçe zorlaşıyor. Renkleri ışık yardımıyla geri getirmesi gerekiyor.
“On metreden sonra, yeterli ışık olmadığı takdirde çektiğiniz fotoğraflar ağırlıklı olarak mavi ya da yeşil çıkar. Bu nedenle suyun altında ışık ayarı yapıyoruz. Tabii bu, bulunduğunuz derinlikle de doğrudan ilişkili. Derine indikçe renkler aşamalı olarak kayboluyor. Önce kırmızı, ardından turuncu ve sarı tonları gidiyor; pembe ve fuşya gibi renkler de görünürlüğünü yitiriyor. Adeta gökkuşağının renkleri birer birer siliniyor ve geriye ağırlıklı olarak mavi ile yeşil kalıyor. Dolayısıyla derinde çektiğiniz bir fotoğrafta renkleri olduğu gibi göremiyorsunuz. Işık kullandığınızda ise o renkleri yeniden ortaya çıkarabiliyorsunuz. Bunun için hem fotoğraf makinesinin ışığından hem de ayrıca flaştan yararlanıyoruz. Çünkü yalnızca makinenin ışığı yeterli olmuyor. Farklı güçlerde flaşlar var. Bazı sualtı fotoğrafçıları oldukça kapsamlı ekipmanlarla dalıyor. Ben makro çekimler yapıyorum ama bunu mikro düzeyde yapanlar da var. Gerçekten çok ilginç bir deneyim. Sualtı fotoğrafçılığı, kendi ekipmanları ve teknikleriyle aslında başlı başına büyük bir sektör.”
Dalmak zaman içinde hobi olmanın ötesine geçerek, yalnızca yeni şeyler keşfettiği bir ortamdan öte, kendisiyle baş başa kalabildiği özel bir alana dönüşmüş.
“Dalmak benim ruhuma çok iyi gelen bir şeydi. Biraz da iş yoğunluğu, ev, çocuk derken orada kendime zaman ayırabildiğimi ve her şeyi unutabildiğimi fark ettim. Kimse beni rahatsız edemiyor. Tek başıma aşağıda, keşfedecek bir şeyler arıyorum diyebilirim. O nedenle işten akşam ne kadar geç çıkarsam çıkayım, ertesi gün o dalışa mutlaka gidilir. Ailem de bu konuda bana çok destek verdi. Zaman içinde fotoğraf çekmek de benim için bir tutkuya dönüştü. Suyun altında bir şeyi bulmak, görmek ve onu fotoğraflamak bambaşka bir duygu. Dalış yapan pek çok arkadaşımın da fotoğraf merakı var. Birlikte dalıyor, farklı şeyleri fotoğraflıyoruz. Sonra fotoğraflarımızı birbirimize gösteriyor, kendi aramızda değerlendiriyor, birbirimize fikir veriyoruz. Bu da ayrı bir keyif. Girne Belediyesi’nin düzenlediği sualtı fotoğrafçılığı yarışmasında birinciliğim oldu. Bir amforanın yanında aslan balığı yavrusu vardı; onu fotoğraflamıştım. Bu yıl yarışma geniş açı, makro ve serbest olmak üzere üç kategoride düzenlendi. Serbest kategoride yıl içinde çektiğiniz herhangi bir fotoğrafla yarışmaya katılabiliyorsunuz. Bu da işi biraz kolaylaştırıyor. Çünkü sualtı fotoğrafçılığı gerçekten şansa çok bağlı. Bazen yarışma için size verilen süre içinde istediğiniz tek bir fotoğrafı bile çekemeyebiliyorsunuz. Hava kötü olabiliyor. Daha önce benim de başıma geldi. Kültür Dairesi’nin fotoğraf yarışmalarından da ödüllerim var. Bu yıl başarı ödülünü kazandım. Yarışmaya ateş böceğine benzeyen bir balığın fotoğrafıyla katıldım. Ayrıca dört fotoğrafım sergilenmeye değer bulundu. Artık çoğunlukla makro fotoğraflar çekiyorum. Makro çekim, geniş açıya göre çok daha zor ama beni asıl çeken de bu.”
Anlayabildiğim kadarıyla sualtında iyi kare yakalamak, yalnızca fotoğraf makinesine hâkim olmakla mümkün olmuyor. Bir yandan ışığı ve doğru açıyı ararken diğer yandan nefesinizi, hareketlerinizi ve su içindeki konumunuzu kontrol etmeniz de gerekiyor.
“Aslında sualtında hem dalarken hem fotoğraf çekerken iyi iyi olmak gerekiyor. Zaman içinde fotoğraf tekniğiniz gelişiyor, kamerayı öğreniyorsunuz. Suyun altında neler yapılabileceğini de zamanla gelişiyorsunuz. Ancak bana göre ilk şart, iyi bir dalgıç olmak. Sualtında rahat olmak ve nefesinizi kontrol edebilmek çok önemli. Dört yıldır her yıl ekip olarak Mısır’a, Kızıldeniz’e de gidiyoruz. Oralar cennet gibi; tam bir fotoğraf cenneti. Ancak her yer mercanlarla kaplı olduğu için hiçbir yere dokunmamanız gerekiyor. Tanımadığımız, bilmediğimiz çok sayıda balık var ve bunların bazıları tehlikeli olabiliyor. Dolayısıyla ‘Fotoğraf çekmek için kuma oturayım, sırtımı bir yere dayayayım’ gibi bir şey söz konusu bile değil. Bir dalgıcın hiçbir yere dokunmadan, yüzerliliğini bozmadan fotoğraf çekebilmesi çok kıymetli. Yabancı sularda bunu yapmak daha da zor. Bir de fotoğrafı çektiğiniz açı var; o da ortaya çıkacak görüntüyü belirleyen çok önemli bir detay.”
Sohbetimizin başında Topcuoğlu ile, suyun altında gördüklerini fotoğraflayarak hafızasında saklamak istediğini söylemişti. Belki de sualtı fotoğrafçılığının en kıymetli yanlarından biri de tam olarak bu… Karada olduğu gibi denizin altındaki yaşam da değişime karşı duramıyor. Kimi canlı türler azalırken daha önce bu sularda görmediğimiz yenileri ekleniyor. Bugün objektife takılan bir canlıyı birkaç yıl sonra aynı yerde görmek çoğu zaman mümkün olmuyor. Sonuçta her bir fotoğraf yaşadığımız dönemin sualtı için kayıt niteliği de taşıyor.
“Bizim denizlerimizde hâlâ çok yoğun bir kirlilik olmadığını söyleyebiliriz. Dönem dönem durum daha kötü olabiliyor ancak yine de iyi durumdayız. Tabii balık çeşitliliğimiz çok fazla değil. Son birkaç yıldır Kızıldeniz’den Akdeniz’e yeni türler gelmeye başladı. Papağan balıkları mesela… Çok güzel ve renkli balıklar. Son iki yıldır bizim sularda da görmeye başladık. Bazı balık türlerinde ise azalma var. Biz, balık avlamanın yasak olduğu bölgelere de daldığımız için buralarda balıkların çoğalmaya devam ettiğini görebiliyoruz.”
Zaman içinde sualtında pek çok farklı canlı ile karşılaştıktan sonra hâlâ karşılaşmayı beklediği bir canlı türü de var. Üstelik peşinden defalarca Kızıldeniz’e gitmiş, farklı mevsimlerde onlarca kez dalmış da… Sanırım sualtının büyüsü burada saklı; siz ne kadar çok dalarsanız dalın, neyi, ne zaman, nerede göreceğinize siz değil deniz karar veriyor.
“Balina köpek balığını fotoğraflama hayalim var. Ne yazık ki makroya girmiyor ama onu görmek her dalgıcın hayalidir. Çünkü çok ender görülüyor ve her yerde bulunmuyor. Her yıl Mısır’a biraz da bu türü görme ümidiyle gidiyorum. Şimdiye kadar altı farklı dalış turu yaptım ama olmadı. Üstelik her turda en az on beş dalış yapıyoruz. Yine de karşılaşamadım. Farklı sezonları da denedik. Maldivler’de görme ihtimalinin daha yüksek olduğunu biliyorum. Bu kez orayı deneyeceğim.”