Tümay TUĞYAN
‘Savaşın içinde yaşayan insanlık’ yazı dizimizin yeni konukları, Hasibe Şahoğlu ve Kasım Şahoğlu çifti.
Hasibe Şahoğlu, evlilik öncesi soyadıyla Hasibe Vehbi, 1953 yılında Limasol’da doğmuş. Ancak “Nerelisiniz?” diye sorduğumda, kendini Lefkoşalı olarak tanımlıyor. Çünkü babasının mesleği nedeniyle üç yaşındayken Limasol’dan Baf’a, kısa süre sonra da Baf’tan Lefkoşa’ya taşınmışlar. Köşklüçiftlik’te büyümüş, yükseköğrenimini Ankara’da tamamlamış. Kasım Bey ile de orada, her ikisi de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisiyken tanışmış.
Kasım Şahoğlu ise Minareliköylü. Yunanca ismiyle, Neohorgo. “Yalnız bir Neohorgo da Baf’ta var. Bizimki Değirmenlik’in yanındaki Neohorgo.” diye uyarıyor. Kasım Şahoğlu (Kasım Eray Mehmet) 1949 yılında Minareliköy’de doğmuş, orada büyümüş. 1963 olayları sonrasında pek çok yerde olduğu gibi oradaki Kıbrıslı Türkler de köylerinden ayrılınca, Kasım Bey’in ailesi de Lefkoşa’ya göç etmiş.
Çift bizi, Alsancak’taki evlerinde ağırlıyor, uzun uzun geçmişi, toplumlar arası çatışmaların yaşandığı yılları ve nihayetinde 1974’ü konuşuyoruz. Laf lafı açtıkça, konudan konuya geçtikçe, karı-koca, kıyıda köşede unutulmuş anıları da hatırlıyor ve hatırlatıyorlar birbirlerine, röportaj giderek daha da zenginleşiyor.
Sohbetimize Minareliköy’le başlıyoruz. Kasım Şahoğlu’nun verdiği tahmini rakamlara göre 1964’e kadar 300’e yakın Kıbrıslı Türk, 650 civarında da Kıbrıslı Rum’un yaşadığı bu üst Mesarya köyündeki dayanışmayı, gelin yine Kasım Bey’in ağzından dinleyelim:
KASIM ŞAHOĞLU: Bizimki karma bir köydü. İlişkilerimiz çok iyiydi. Mesela bayramlarda biz çörek yapar bütün komşulara verirdik. Onların Paskalya zamanında da onlar bize verirdi mutlaka. İlişkilerin yakınlığını anlamanız açısından mesela bir olay anlatayım size; bizim komşulardan biri EOKA’cıydı. 50’lerin içinde, yılını hatırlamam ben çocuktum. İngiliz tutukladı bunu. Bir süre sonra serbest bırakıldı. Annem dedi bana, “Bu komşuya geçmiş olsuna gitmemiz lazım, gel beraber gidelim.” Gittik, yüzlerce kişi onun içinde. Her yer sandalye dolu, bahçe falan. Ama hiç kimse da bize, “Siz Türkler niye geldiniz?” diye sormadı. Herkes gerekli hürmeti çok güzel şekilde gösterdi.
Yaz aylarında Rum-Türk çobanlar davarlarını birleştirirdi. Bizde keçi yoktu. Ağaçlık yer olduğu için keçi beslemek yasaktı. Koyunlarımızı birleştirirdik. Babam derdi mesela; “Gelen Cumartesi, bizim süt günümüzdür.” Koyun miktarına göre sağılan sütlerden herkes payına düşeni alırdı. Şu kadar koyuna şu kadar bidon süt... Geceleri da davarları dönüşümlü olarak beklerdik. Hiçbir problem çıktığını hatırlamam. Ne bir zarar oldu, ne bir koyun kaçırıldı. Çok samimiydik. Onlar Türk kahvesine gelir otururdu, bizimkiler Rum kahvesine gider otururdu. Tavla oynarlardı, sohbet ederlerdi. Saat sekizde herkes haberleri dinlemeye kendi kahvesine giderdi.
Babam mesela boş olduğunda Rumlar’a çift sürmeye yardım ederdi. Onlar da babama öküzlerini verirdi gitsin tarlasını sürsün diye. Hiç ayrımız gayrımız yoktu.
YENİDÜZEN: Peki ya 1955 sonrası? Değişen bir şey oldu mu ilişkilerde?
KASIM ŞAHOĞLU: Yok. Bizim köyde Makarios’çular daha fazlaydı, EOKA’cılar azınlıktaydı. Onlar da zaten o dönemlerde hiç bir taşkınlık yapmadılar.
Burada sözü Hasibe Hanım alıyor...
HASİBE ŞAHOĞLU: Ben Lefkoşa’da, Köşklüçiftlik’te büyüdüm. Tabii Limasol doğumluyum aslında ama ben üç yaşındayken Limasol’dan ayrılıp önce Baf’a gittik, sonra da Lefkoşa’ya taşındık. İlk korkularımı hatırlarım, Baf’ta yaşadım ben. O zaman EOKA’cılar, ellerinde yaftalarla protestolar yaparlardı. Yıl 1957. Bizim evimiz üst kattaydı ve onlar geçerken, annem bizi pencerelerden çekerdi, “Çıkmayın oraya” derdi. Ama onun dışında, yaşadığımız evin alt katında bir Rum dükkanı vardı. Toptancıydı. Hiç unutmuyorum, çoğu şeyimizi biz oradan satın alırdık. Yani evet EOKA’cıların protestolarından korkardık ama sıradan insanlar arasında öyle Rum korkumuz falan yoktu. Sonra Lefkoşa’ya taşındık. Hep Türk bölgesinde, Köşklüçiftlik’te büyüdüm.
YENİDÜZEN: Biraz 1963 dönemini konuşalım. Neler var o günlere dair aklınızda?
KASIM ŞAHOĞLU: 1963’te babam Lefkoşa’da birilerinin yanında çalışırdı işçi olarak. İşçiler saat yedide iş başı yapardı, o yüzden işçi otobüsleri çok erken giderdi. 63 olaylarının başladığı gecenin ertesi sabahı, babam anlatır, Lefkoşa’ya yanaşınca otobüs, silah sesleri duymaya başlamışlar. Çünkü bir gece önce çatışmaların çıktığına dair bir şey duymadılardı köyde. Silah seslerini duyunca Rum şoför durdurmuş otobüsü, demiş babama; “Mehmed’im, sen burada in. Hiç belli etme Türk olduğunu, ağır ağır Mağusa Kapısı’ndan geç sizin tarafa.”
Babam önce çok paniklemiş. Otobüs Rum doluymuş, tek Türk kendiymiş. Ve o Rum şoför durup, babamın hayatı tehlikeye girmesin diye O’nu otobüsten indirmiş.
Bir saat sonra bizim köyün otobüsü gitmiş Lefkoşa’ya. İçinde Türkler. Mağusa Kapısı’ndaki trafik ışıklarına gelince, orada polis varmış, Rum polis. Otobüsleri durdurmuş, bu otobüsün Türk otobüsü olduğunu anlayınca işaret etmiş, “Çabuk geçin gidin buradan” demiş. Bizimkiler da Çağlayan tarafından sürüp dönmüşler. Yani bir otobüs dolusu Türk da o polis sayesinde tehlikeye girmekten kurtulmuş.
O döneme dair unutamadığım en önemli olaylardan biri ise 63 olayları başladıktan hemen sonra, 1964’ün başlarıydı galiba, bir gece Değirmenlik’in Rumları’nın bizim köye, kahvenin önüne gelmesi.
“Duyduk Türkler bize saldıracakmış, biz önce davrandık” dediler. Sopalı silahlı geldiler. Bunun üzerine bizim köyün Rumlar’ı karşı durdu. Değirmenlik’ten gelenleri ikna edip geri gönderdiler. Sonra da tembih ettiler bizimkilere, çok fazla evden dışarı çıkmasınlar o günlerde. Biri gelip da bir Türk’e zarar vermesin diye. Ve o süre zarfında çocuğu olanlara devamlı süt götürdüler, ekmek götürdüler Rumlar. İhtiyaç var mı sorarlardı devamlı.
YENİDÜZEN: 1974’e kadar köyde miydiniz?
KASIM ŞAHOĞLU: Hayır, biz 1974’ten önce ayrıldık köyden. 63 olayları çıktıktan sonra, tehlikede olabiliriz ihtimali nedeniyle boşaltıldı köylerin çoğu. Hatta kadının biri anlattıydı, “İki lenger buğday attım bahçedeki tavuklara, herhalde biz dönene kadar idare eder” dediydi. Rum komşulara da tembih etmiş, gecikirse tavuklarına baksınlar. Yani ‘geçici olarak gidiyoruz’ düşüncesi vardı herkeste. 3-4 günde dönülecek zannedilirdi. Tabii o 3-4 gün, senelere döndü. Hatta ben gördüğümde köyden arkadaşları, şakalaşırdık, “N’oldu tavukların yemleri daha bitmedi mi acaba?” diye.
Biz 1964’ün hemen başında ayrıldık köyden. Kimi civar köylere; Beyköy, Cihangir, Serdarlı’ya gitti, akrabaları nerede varsa oraya, kimi da Lefkoşa’ya gitti. 1967’den sonra gittik ama köyümüze. Hatta bir Rum komşumuz bizi görünce kaçtıydı. 2003’te kapılar açıldıktan sonra görüştüğümüzde, o gün yaptığı şey için özür diledi: “O gün çok ayıp ettim ben size ama EOKA’cılar o zaman kocamı, Türkler’le konuşursanız çocuklarını öldürürüz diye tehdit ettilerdi.” Sonra biz o kadınla kaç defa görüştük. Onlar geldiler, biz gittik. Böğürtlen topladıydık gittiğimizde bahçelerinden.
Bakın mesela bir olay daha geldi şimdi konuşurken aklıma. Lise öğrencisi olduğumuz dönemlerde, aynı zamanda mücahitlik yapardık. Geçitkale olayları günlerinde (1967), Türkiye’den uçaklar gelecekti. Bize dediler ki, sınırdaki bütün binaların damlarına kırmızı, pembe, turuncu ne bulursanız bez yayın ki sınır belli olsun uçaklar görebilsin. Ve sınırda Rumlarla hafif çatışmalar olurdu. Yani onlar o zaman, eski Kıbrıs Türk Hava Yolları binasının arkasında, biz da bu tarafta. Ateş ederdik birbirimize, sonra duraklardık, sonra gene... Durakladığımız anlarda da birbirimize küfrederdik. Bir tanesiyle önce karşılıklı küfürleştik. Sonra döndü bana sordu; “Nerelisin?” dedi. Dedim “Minareliköy’denim.” E dedi “Ben da Minareliköy’denim.” Komşunun oğlu çıktı. Ondan sonra birbirimize ne ateş ettik ne bir şey yaptık. Ama işte bu şekilde, ben ya da o birbirimizi öldürebilirdik, çocukluk arkadaşımı öldürebilirdim.
YENİDÜZEN: Peki siz Hasibe Hanım, sizin hatıralarınızda neler var 1963’le ilgili?
HASİBE ŞAHOĞLU: Biz 1963’ün yazında, daha olaylar başlamadan önce Ledra Palace’ın olduğu sokağa taşındık. Şimdi Halkın Partisi’nin binası olan eve. 21 sene orada yaşadık zaten. Çocuğum bile biz o evdeyken doğdu. Yani 63’ü ve 74’ü orada geçirdik biz.
1963’te çok korkular yaşadık, bilirsiniz Çetinkaya ile Ledra Palace arasında çok çatışmalar olurdu. Sürekli kurşunlar gelirdi bizim oraya. Abim mücahitti, babam polis komutanıydı. Babamın o evden çıkışlarını hatırlarım, gelip ararlardı hani babamı evden, o arabayı cayırdatarak, acele gidişlerini hâlâ hatırlarım, kurşunlar kendilerine isabet etmesin diye. Hep o korkularla yaşadık.
Sonradan hep Rum arkadaşlarıma anlatırdım. 1992-1997 arasında Ledra Palace Otel’de toplantılara giderdik. Çok ahbaptık Rumlarla o zaman da, hatta birbirimizin evlerini de ziyaret ettik o dönem. Ama derdim onlara hep; “Ben bu Ledra Palace’tan çıkıp da yürümeye başlayınca, ikide bir arkamı dönüp bakarım. Buradan kurşunların geldiği dönemi yaşadığım için, arkama bakarak yürürüm hep kuzeye” derdim. Yaşanan travma bir şekilde insanın içine yerleşiyor.
Mesela benim 1969’a kadar hiçbir Kıbrıslı Rum’la doğrudan karşılıklı temasım olmadı. Yanii tabii babam Rumca bilirdi, babamın Rum ahbapları vardı, arada onlarla karşılaşırdım veya işte o Ledra Palace’ın caddesinde alışverişe giderdik ama o kadar. Bir diyaloğum, samimiyetim falan yoktu. İlk defa, 1969’da oldu. American Field Service o yıl üçü Kıbrıslı Türk, beşi Kıbrıslı Rum toplam sekiz kişiye Amerika’da bir yıllık bir eğitim bursu verdi. Her yıl verirdi. Ben de o bursu alan Kıbrıslı Türkler’den biriydim; biri kız ikisi erkek üç Kıbrıslı Türk, beş de Kıbrıslı Rum erkek. Tek kız bendim aralarında. Bizi önce Beyrut’a, oradan da İstanbul’a götürdüler. İstanbul’da bir gece Robert Kolej’de kaldık. Sonra da Amerika’ya uçtuk. Burs programı boyunca bir yıl New York’ta, Stanford Üniversitesi Kampüsü içerisinde kaldık.
Bir gün, akşama doğru artık güneş battı, alacakaranlık oldu. Kaldığım binadan çıktım yalnız başıma kampüsün içinde yürüyorum. Izbandut gibi bir Amerikalı çıktı ansızın karşıma. “Give me a dime (Bana bozuk para ver)” dedi. Ne dediğini tabii o zaman anlayamadım. Daha yeni gittik, doğru düzgün İngilizce bildiğim yok. Çok korktum. Aklım çıktı o vakit. Israrla da tekrar eder aynı şeyi. Büyük ihtimalle sarhoştu. O korku anında baktım omzuma bir el dolandı arkadan. Birisi sarıldı bana. Gayrı ihtiyari ittim ve döndüm. Bir baktım o bizim burs grubundaki Kıbrıslı Rum arkadaşlardan biri. “Hasibe hade yürü gidiyoruz” dedi. Zaten arkadaş gelince o Amerikalı anında kayboldu. Ben bunu hayatım boyunca unutamam. Bir Rum’un o korku anımda bana yardım etmesi, beni o durumdan kurtarması... Çünkü dediğim gibi o güne kadar Rumlarla doğrudan temasım olmamıştı, Rumlar kafamda ‘düşman’ olarak kodlanmıştı. O gün çok şaşırdım ve tabii sonrasında çok iyi arkadaşlıklar kurduk.
YENİDÜZEN: 1974’te ikiniz de Lefkoşa’da mıydınız?
KASIM ŞAHOĞLU: 1974’te ben savaştaydım. Sonra üniversite açılınca döndük Ankara’ya. Geri geldiğimizde ailemizi Minareliköy’de bulduk. 64’te Lefkoşa’ya göçtülerdi, savaştan hemen sonra köye döndüler.
HASİBE ŞAHOĞLU: 1974’te biz üniversite öğrencisiydik. Ama savaşı burada yaşadık. Son senemizdi üniversitede ama gidemediydik. Sonra Ekim’de feribotla götürdüler bizi Türkiye’ye, öğrencileri. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciydik biz ikimiz de. Sonra artık bir yıl sonra tatile geldiğimizde, artık herkes köyüne geri dönüp tekrar yerleştiydi.
KASIM ŞAHOĞLU: Savaştan sonra bir gün birisi bana bir şey anlattı. 1974’te köyde saklı bir Rum kalmış. Geceleri çıkar ekmek mekmek aramış karnını doyursun. Babam O’nu almış, Haspolat’a kadar götürmüş ve o Rum oradan geçmiş güneye. Babama sordum, “Sen böyle bir şey yaptın mı?” diye. “İnanma sen onlara” dedi. Ama buna göz şahidi olanlar var babamın alıp o Rum’u götürdüğüne. Ama babam çekindi bunu anlatsın. Çünkü o zamanlar çoğunda “Ezdik eledik biz Rumlar’ı” şeklinde kahramanlık hikayeleri vardı. Aynı şekilde Rumlar’da da “Ezdik eledik Türkler’i!”
Babam inkar etse da, ben babamdan beklerdim böyle bir şeyi. Babam tavuğu kesemez bana kestirirdi, öyle bir adamdı.
YENİDÜZEN: Neydi babanızın adı?
KASIM ŞAHOĞLU: O zaman Mehmet İbrahim’di. Sonra Mehmet Şahoğlu oldu.
Mesela 1974’te Baf’tan, Limasol’dan komşularını alıp dağdan sınıra kadar bırakan Rumlar vardı. Geçtiler buraya ve onlar minnettar kaldı tabii. Rumlar’ın Türkler’e, Türkler’in Rumlar’a yaptığı böyle yardımlar çok oldu.
HASİBE ŞAHOĞLU: Benim Ayla ablam, yurt dışında yaşardı. 1974 yazında Kıbrıs’ta, üç çocuğuyla tatildeydi. Pasaportlarının yenilenmesi gerekirdi ve Rum tarafında Muhaceret Dairesi’ne verdiydiler yenilenmek üzere. 1967-1974 arası yollar açıktı. 15 Temmuz’da darbe başlayınca babam fırladı, “Benim gidip pasaportları almam lazım” dedi. Çünkü kalırsa pasaport orada, ablam nasıl dönecek ülkesine. Bindi arabaya ve gitti. Çok geçmedi, bir saat falan sonra geri geldi. “O taraf çok kötü” dedi. Muhaceret Dairesi’nde arkadaşlarına rastlamış. Babamın tanıdıkları çok vardı, polis komutanıydı daha önce.
“Vehbi Bey senin nedir yaptığın burada?” demişler.
Babam pasaport için geldiğini söyleyince, “Bırak pasaportu, çabuk bin arabana git evine, sakın buralarda durma” demişler.
Yani o zaman bu olay çok etki ettiydi bize. Bilirsiniz o zaman ne kadar insan öldü, kayboldu. Babam da onlardan biri olabilirdi.
KASIM ŞAHOĞLU: Hatırlarmın Hasibe, senin arkadaşlarından biri bize bir gün; “Sizden çok özür dilerim, size karşı çok mahcubum’ dediydi:
“Geçen gece evde mutfakta uğraşırken, haberler vardı televizyonda. Küçük kızım koşarak geldi yanıma, ‘Mama, mama bak Türk, onlar da aynı bizim gibi’ dedi. O an anladım ki biz Türk derken çocuklarımızın kafasında başka bir imaj yaratmışız meğer.”
Gene Hasibe’nin Larnakalı bir arkadaşı vardı, o anlattıydı bunu bize. Hangi seneydi bilmem, Larnaka’da Amerikan Akademi’de bir olay olmuş. Oradaki Türk öğrencilerin etrafını sarmışlar, saldıracaklarmış. Rum öğrenciler hemen el ele tutuşup Türk öğrencilerin etrafını sarıp, aralarına alıp, dışarı çıkarmışlar. Ve o zamandan beri haberleşirlermiş, kardeş gibi olmuşlar.