“İnsan bazen kendini kaybettiğini, herkes gibi olmaya başladığında değil; artık bunu fark etmediğinde anlar.”
Sokağa çıktığınızda etrafınıza dikkatlice bakın.
Birbirine benzeyen yüzler…
Aynı kesim saçlar…
Aynı renk kıyafetler…
Aynı ayakkabılar…
Aynı kahkahalar…
Aynı cümleler…
Ve popüler mekanlar …
Uzar gider bu liste öyle değil mi?
Sanki görünmez bir yönetmen, hayatın sahnesine tek bir senaryo yazmış ve herkes aynı rolü oynamaya razı olmuş gibi.
Oysa insan, dünyaya birbirinin kopyası olmak için gelmedi!
Her biri başka renkte açan çiçekler gibi, her insanın da kendine özgü bir kokusu, sesi, yürüyüşü ve hikâyesi olmalıydı.
Peki ne oldu?
Ne zaman kendimiz olmaktan vazgeçip birbirimize benzemeye başladık?
Bu gerçekten çağın kaçınılmaz sonucu mu?
Yoksa insanın kendi benliğini inşa edecek cesareti gösterememesinin modern bir adı mı?
Bugün sosyal medya yalnızca fotoğraflar paylaşmıyor; beğenilerimizi, estetik anlayışımızı, hatta hayallerimizi de biçimlendiriyor. Algoritmalar bize ne izleyeceğimizi söylemekle kalmıyor; nasıl görünmemiz, nasıl yaşamamız ve nasıl mutlu olmamız gerektiğini de fısıldıyor.
Byung-Chul Han; modern insanın en büyük krizlerinden birini “aynılık” olarak tanımlar. Ona göre günümüz dünyası farklılık üretmek yerine benzerlik üretir.
Çünkü benzer olan daha kolay yönetilir, daha kolay tüketir ve daha az sorgular.
Belki de bu yüzden artık insanlar birbirini tanımaya değil, birbirine benzemeye çalışıyor.
Oysa Søren Kierkegaard; “Kalabalık hakikat değildir.” der.
Hakikat çoğu zaman sessizdir.
Kalabalık ise, gürültülüdür.
Kalabalık alkış ister.
Hakikat ise, cesaret!
Carl Gustav Jung’un “bireyleşme” dediği süreç tam da burada anlam kazanır. İnsan olgunlaştıkça başkalarına benzemeyi değil, kendi özüne yaklaşmayı öğrenir.
Çünkü en zor yolculuk, dünyanın öbür ucuna gitmek değil; insanın kendi içine doğru yürüyebilmesidir.
Bugün ise, tam tersini yaşıyoruz.
Filtreler yüzleri aynılaştırıyor.
Trendler gardıropları aynılaştırıyor.
Popüler kültür düşünceleri aynılaştırıyor.
Ve en acısı…
İnsanlar birbirini taklit ettikçe, kendilerini alkışlıyorlar.
Ben hiçbir zaman bu kalabalığın içinde rahat yürüyemedim.
Beni yakından tanıyanlar bilir.
Ne giydiğim kıyafeti moda belirledi.
Ne saçımı bir akım şekillendirdi.
Ne de bulunduğum ortamın popüler olması bana ait hissettirdi.
Ben hep şu soruyu sordum kendime:
“Bu bana yakışıyor mu?” değil…
“Bu bana ait mi?”
Çünkü insanı güzel gösteren şey pahalı kıyafetler değildir.
İnsanı güzel gösteren, kendi ruhuyla kavga etmeden yaşayabilmesidir.
Dante, İlahi Komedya’ya “Hayat yolunun tam ortasında…” diye başlar.
Ben de kendimi tam o yerde hissediyorum.
Yaş otuz sekiz…
Dante’nin dediği gibi, hayatın tam ortası.
Ama ruhum, bulunduğu zamandan çok geçmişin izlerini taşıyor.
Düşüncelerim, beğenilerim, şarkılarım, filmlerim, kalemim…
Çoğu zaman ne yaşıtlarımla ne de çağın telaşıyla aynı dili konuşuyor.
Belki de bunun nedeni, daha önce de söylediğim gibi, ruhumda hâlâ geçmişin kokusunun yaşıyor olmasıdır.
Kim bilir; bazı insanlar zamanı yaşar, bazıları ise; zamanın ruhunu.
Geçmişle geleceğin arasında,tecrübeyle umut arasında, hayatın tam ortasında…
Ve geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum:
Beni ben yapan şey, kalabalığa benzemem değil; zaman zaman yalnız kalmayı göze alabilmemmiş.
Çünkü farklı olmak çoğu zaman alkış getirmez.
Yine çoğu zaman yanlış anlaşılmayı getirir.
Yalnız kalmayı getirir.
Hatta bazen “eski kafalı”, “ağır”, “aykırı” yaftalarını da…
Ama tarih boyunca dünyayı değiştiren insanlar, çağlarının en iyi taklitçileri değil; en cesur kendileri olanlardı.
Nietzsche, “Olmak istediğin kişi ol.” derken yalnızca bireysel bir tavsiyede bulunmuyordu. İnsanın, kendisine biçilen rolleri aşmasını istiyordu.
Belki de asıl mesele tam burada düğümleniyor.
Biz gerçekten seçimlerimizi kendimiz mi yapıyoruz?
Yoksa bize sunulan seçeneklerden birini seçtiğimiz için özgür olduğumuzu mu sanıyoruz?
Jean-Paul Sartre; “İnsan özgürlüğe mahkûmdur.” der.
Bu söz ilk bakışta paradoks gibi görünür.
Oysa anlamı derindir!
Çünkü özgür olmak, sadece istediğini yapmak değildir.
Seçimin sorumluluğunu da taşımaktır.
Kendi hayatını yaşamayı seçmek, başkasının hayatını kopyalamaktan çok daha ağır bir yüktür.
Belki de bu yüzden insanlar benzemeyi tercih ediyor.
Çünkü benzemek güvenlidir.
Kendin olmak ise, cesaret ister!
Ve ben inanıyorum ki…
Bir gün moda değişecek.
Trendler değişecek.
Sosyal medya başka bir yüz icat edecek.
Bugün vazgeçilmez görünen her şey zamanla eskiyecek.
Ama insanın karakteri…
Vicdanı…
Duruşu…
Ve kendisi olabilme cesareti…
İşte onlar zamana direnen en kıymetli miraslardır.
Bir çınar ağacı, yanındaki selviye benzemediği için eksik değildir.
Deniz, gökyüzünün rengini her gün değiştirdiği için tutarsız değildir.
Bülbül, kartal gibi uçamadığı için değersiz değildir.
Her varlık, kendi hakikatini yaşadığı ölçüde bütündür.
İnsan da öyle…
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu; para değil, özgünlük yoksulluğudur.
Ve belki de geleceğin en büyük cesareti; farklı görünmek değil, farklı kalabilmektir.
Çünkü günün sonunda herkes birbirine benzeyebilir.
Ama herkes kendisi olamaz.
İnsanın gerçek imzası yüzünde değil, karakterindedir.
Ve ömür dediğimiz şey…
Başkalarının alkışını toplamak için değil, kendi vicdanının sessizliğinde “İyi ki kendim olarak yaşadım.” diyebilmek için vardır.
Öyle değil mi?
Hâlâ kendi güzelliğini muhafaza eden, kendisi olmaktan vazgeçmeyen ve aynılaşan dünyada özgünlüğünü koruyan; sayıları azalsa da kıymeti hiç eksilmeyen şahsına münhasır siz değerli okurlarıma gönülden selam olsun.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin sağlıkla ve hoşça kalın…