1. YAZARLAR

  2. Neşe Yaşın

  3. Venedik en çok da renkler, tatlar, şiirsel bir iç yolculuk gibiydi: VENEDİK’TEN BİR SANAT BUKETİ
Neşe Yaşın

Neşe Yaşın

Venedik en çok da renkler, tatlar, şiirsel bir iç yolculuk gibiydi: VENEDİK’TEN BİR SANAT BUKETİ

A+A-

Venedik’te aşırı dozda sanat yüklenerek adaya döndüm. Genelde seyahatlerimde diz üstü bilgisayarım yanımda olur ve otel ya da kaldığım yerden yazarım haftalık yazılarımı. Geçmişte de bir Venedik deneyimim olduğundan çok hafif bir bagajla gitmem gerektiğine karar verdim ve yazımı önceden yazdım geçen hafta. Normalde kaldığım yerde yazılmış bir Venedik yazısı olurdu bu. Duygudan fazla uzaklaşmadan bu hafta yazayım dedim. Hayat öylesine yoğun ki döneli 3-4 gün olmasına rağmen sayısız sorumluluk girdi araya. Bir haftalık ayrılık sonrası birikenler üşüştü birden. Geçen gün çok güldüğüm bir internet geyiği (memes) izledim. Üç arkadaş bir tatile gidiyor; birisi planı yapan, diğeri navigasyonu kullanan üçüncüsü ile hiçbir şeyle sorumlu olmayıp çevreye bakarak tadını çıkaran. Bizim üçlüde ben sürekli cep telefonuyla yön bulmaya çalışan rolündeydim. Venedik’te kaybolmamak imkânsız bu arada. Navigasyon kafayı yiyor çoğu zaman. Daracık sokaklar, köprüler, kimi zaman vaporetto denen küçük teknelere binme gerekliliği filan… Bilmediğin şehirlerde kaybolmak güzeldir aslında; başkalarından sorumlu değilsen tabii, bir de yetişmen gereken bir performans filan yoksa. Sokaklar cep telefonuna bakıp yer bulmaya çalışan turistlerle doluydu. Bu arada ben kendime hiçbir zaman turist demiyorum, sevmediğim bir tonu var bunun nedense; gezgin demek daha hoşuma gidiyor, zaten tipik bir turist aktivitesine de benzemiyor hiçbir zaman başka ülkelerdeki deneyimlerim.

Hem bienal hem de bienal kapsamındaki tiyatro festivali idi bu ziyaretin ana ekseni. Planlayıcı arkadaşımız Antonis kalınacak yer, biletler, haritalar ve izlenecek oyunlarla diğer erkinliklere dair her türlü bilgiyi içeren birer dosya tutuşturdu elimize. Her anı dopdolu bir programdı. Şunun farkına vardım bir kez daha, hayatta bana sanattan daha fazla mutluluk veren çok az şey var. Çağdaş sanata, enstalasyon ve videolara bayıldığımı söylemeliyim bu arada. Her gittiğim ülkede öncelikle ziyaret etmek istediğim Çağdaş Sanat Müzeleri en çok da. Bir sergiden çıkışımda yeni biri olmuş oluyorum, dünyayla ilişkim değişiyor birden.

Venedik en çok da renkler, tatlar, şiirsel bir iç yolculuk gibiydi. Bienali iki ana mekânı Arsenal ve Giardini dışında şehre yayılmış diğer sergileri de izleme şansımız oldu; Anish Kapoor örneğin. 16. Yüzyıldan bir binada 100 gerçekleştirilmiş ya da projede kalmış mimari tasarım sergiliyor. Çoğu devasa boyutta işler bunlar. Algı, illüzyon ve boşluk üzerine tasarlanmış yapılar. Her odada yeni bir sürpriz.

Sırp performans sanatçısı Marina Abramovic biraz kafamı karıştırdı. Sanatçı bir ikon olmamalı derken performatif sergide tam bunun aksini yapıyormuş gibi geldi bana. Yer gök Marina Abramovic idi; onun çocukluğu, onun aşkı, annesi ve babası ile ilişkisi filan. Sergilenen bir kırılganlıktan öte efsanevi bir hayattı bana kalırsa.

Şehrin yaşadığı veba salgınında ölenler anısına rönesans ressamlarından Tintoretto’nun dev tabloları ile bezeli Grande di San Rocco binasına silikon bronz heykeller yerleştiren Jan Fabia da etkileyiciydi. Kendi bedenine babasının yüzünü yerleştirdiği girişteki heykel ve sepet içinde bir sokak köpeği gibi kaybettiği kardeşinin yüzüyle kendi bedenini birleştirdiği heykel Tintoretto’nun temeları ile paralellik kurma çabasındaydı.

Kürotor Ziba Ardalan’ın  ağırlıkla videolardan oluşan Doğu’nun Kızları sergisi de muhteşemdi. Videolar karşısında çakılıp kaldık. Hera Büyüktaşçıyan’ın terkedilmiş Kayaköy hakkında etkileyici bir videosu da vardı sergide.

Bunun dışında ise tiyatro festivalinden üç oyun izledik. Genç bir yönetmen tanıdım. Yunanistan’da büyüyen çok genç bir Arnavut yönetmen: Mario Banushi. Kendi ailesini konu aldığı üçlemenin birinci ve üçüncüsünü izledim. En başarılısı olan ikincisini Atina’da izlemiş arkadaşlarım. Çok az hatta hiç diyaloğun olmadığı performatif, kavramsal bir tiyatro yaptığı. Oyunların her anı akla kazınacak birer tablo oluşturuyor. Ses, ışık, beden ve renk üzerinden bazen de sessizlik üzerinden oluşturulmuş görsel şölenler bunlar. Kapılar ve pencereler ışığın ve sürprizlerin girdiği açılımlar. Oyuncular kıyafetlerini çıkardıklarında, bedenler un ya da çamura bulandığında kırılganlık ve içtenlik sergileniyor. Nefes kesen bir akışta yükseliş ve düşüşler izliyoruz. Birinci oyun sonunda yönetmen ve oyuncularla sohbet edebildiğimiz oyunun gerçekleştirildiği mekânın küçük bahçesinde ufak bir kokteyl de vardı. Kıyafetlerini değiştirip geldiler. Çok içten geldi bu bana.

İzlediğimiz diğer oyun ise festivalin Altın Aslan Ömür Boyu Başarı Ödülü’nü alan Emma Dante’nin I Fantasmi di Basile oyunuydu. Napolili yazar Giambattista Basile’in hayalperest ve barok dünyasını yansıtan bir oyundu bu. Grimm kardeşlerden önce bazı ünlü masalları derleyip yazan ve onları romantize edilmiş versiyonlarından çok alaya alınacak gerçekliklerle bezeyen bir yazar Bastille. Bir çeşit İtalyan Commedia Dell’arte vardı adeta sahnede. Halkın soylularla dalga geçen dehasıydı sanki sergilenen. Yüzlerini görmediği ama duyduğu sesi bir genç kız sesi sanarak âşık olduğu üç yaşlı kadının kralı kandırma girişimi, kıçına tavuk kaçan kral ( Tavuk da göründü son sahnede), uyuyan güzeli iğfal edip hamile bırakıp ikiz çocuklar doğurmasına neden olan evli kral ve son bölümde Bastile’in ipe asılı kuklalarla anlattığı kendi ailesinin hikayesi.

Bu arada biz ön sırada otururken festival yöneticisi ünlü aktör Willem Defoe de önümüzden geçiverdi.

Sizlerle bu kadarını paylaşabiliyorum bu yazıda. Beni uçuran deneyimlerdi bunlar. Hala taze hatıraları. Buraya bir kayıt düşmüş oldum. Sanatın büyüsü iliklerine işliyor aslında insanın. Dünya başka bir anlam buluyor. Yorucu politik gündemlerden kaçmak isteyenlere en büyük tavsiyem.

img-0289aaa.jpg

img-0309aaa.jpg

img-0372.jpeg

img-0311.jpeg

Bu yazı toplam 590 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar