Yüzümüzdeki Maske..

Yüzümüzdeki Maske..

 

 Hakkı Yücel
 yucelh@kibrisonline.com


Dorrit Cohn “Şeffaf Zihinler: Kurmaca Eserlerde Bilincin Sunumu” (Metis Yayınları) kitabında, 19. ve 20. yüzyılın kimi önemli romancılarının eserlerinden örneklemeler yaparak, hem roman karakterlerinin kurulmasında sergilenen dil ve üslup ve hem de o karakterlerin zihinsel yapısının ortaya konmasında yazarın uyguladığı teknikler üzerine inceleme ve değerlendirmelerde bulunur.  Gerçek yaşamda,  birey olarak insanda gözlemlenen karakter/kişilik karmaşası bir yana (acaba hangisi ya da ne kadarı gerçek karakter/kişilik, hangisi ya da ne kadarı sahte karakter/kişilik..); edebiyatta da, bir bakıma bunun öyle ya da böyle yansıması olan roman karakter(ler)i yaratmanın önemine ve zorluğuna işaret etmek adına olsa gerek, söz konusu çalışmasına Cohn, -Tristram Shandy romanını kaynak göstermek suretiyle-  mitolojik bir hikâye anlatarak giriş yapar. Edebiyatın, insanın ve hayatın karmaşasının/sırrının çözümlenmesindeki gücüne ve vazgeçilmezliğine duyduğum inançla, ilginç olduğunu düşündüğümden bu bölümü, aynen aktarıyorum:

“Derler ki, diğer tanrıları ve yaratılmış gerçekliği eleştiren Yunan tanrısı Momus, balçıktan yaptığı insan kalbine, tüm duygu ve düşünceler kolayca gün ışığına çıkabilsin diye bir pencere koymadığı için Vulkan’ı suçlamış. Tristram Shandy amcası Toby’nin karakterini tasvir ederken işte bu mite göndermede bulunur. Eğer bir Momus penceresi açılmış olsaydı, ‘bir adamın karakterini öğrenmek için bir iskemle alıp yavaşça, dışarıdan bakınca içi görünen bir arı kovanına yaklaşır gibi yaklaşmak ve bakmak yeterli olacaktı –çıplak ruhunu izlemek için; ....sonra kalemle hokkayı ele alıp sadece ve sadece gördüklerinizi yazacağınıza yemin etmek yeterli olacaktı’. ‘Ama’ diye ekler Tristram gerçekçi bir teslimiyet ruhuyla, ‘bu gezegende yaşayan hiçbir biyografi yazarına bu imkân tanınmamıştır; ....bizim zihinlerimiz bedenlerimizden dışarı yansımaz, şeffaf olmayan bir derinin -ve kanın- karanlık kılıfını giyinmiş olduklarından onların özelliklerini başka yerlerde aramamız gerekir.”

Günahı Vulkan’ın boynuna, ne yazık ki açılıp bakıldığında içini -karakterini- ayan beyan gösterecek bir ‘pencere’ye sahip değildir, ya da şöyle söyleyelim, içini dışını pirüpak gösterecek kadar şeffaf değildir insanoğlu. Psikiyatrist/psikanalist Jung’a kulak verecek olursak tam aksine, birey olarak her insanın yüzünde, içini -karakterini- açığa çıkarmak bir yana, gizleyecek, belki daha doğru bir ifadeyle ‘gibi’ gösterecek,  bir ‘maske’ (persona) vardır. Üstelik sadece bir tane de değil; yerine, duruma, zamana, mekâna, koşullara göre uygun/uydurulmuş birden çok maske vardır. Becerilebildiği oranda, her role uygun, o rolü yansıtan bir maskedir bu. Aynı anda hem ‘kişi/kişilik/karakter’ (person/personality) hem de ‘maske’ (persona) demek olan kavram özdeşliğinin ima ettiği de budur. Hülasa, karakterimiz/kişiliğimiz son kertede büründüğümüz maskeler aracılığıyla sergilediğimiz rollerden ibarettir. Tıpkı herbir tiyatro eserinde birinden ötekine rol gereği farklı kimlikler/kişilikler sergileyen aktörler gibi, bizler de farklı maskeler geçirerek yüzümüze, rol yapıp, ‘gibi’ görünüp duruyoruz aslında. Burada bütün mesele yaptığımız rolün (rollerin) ne kadar sahici/gerçek, ne kadar sahte olmasıyla ilgili olsa gerektir. Bunu anlamak için de Tristram’ın da dile getirdiği gibi, “başka yerlere” ihtiyaç var. Bunun sınanacağı o yer, ya da yüzümüze takdığımız maskenin arkasında gerçek anlamda ne olduğunun açığa çıka(rıla)cağı yer de, bizatihi yaşamın kendisidir. Orada, yaşamın bütün alanlarına dâhil olurken kurduğumuz ilişkiler mahiyetinin toplamıdır, söylediklerimiz, yaptıklarımız, ettiklerimizdir.. İtiraf etmek gerekir ki sonuçta karşımıza çıkan tablo çoğunlukla sarsıcıdır; açıkcası şu: maskenin gösterdiği ile, gizlediği arasındaki fark çoğunlukla dehşet vericidir.

Neden mi yazıyorum bunları?

T24 internet sitesi yazarlarından Hakan Aksay’ın 16 Ekim 2016 tarihli “Asılsız Fetö İhbarları, Devlete Kurban Edilen Eşler ve Mihail Kalinin’ yazısını okurken aklıma düşenler yüzünden. Söz konusu yazısında, Türkiye’de şimdilerde bizzat Cumhurbaşkanın teşvik ettiği ihbar furyası, ihbarın, onu yapanların en yakınlarına kadar uzanan pervasız zalimliği ve artan muhbir vatandaş bolluğuna dikkat çeken Aksay, analoji kurduğu Sovyetler Birliği Stalin döneminde yaşananları anımsadıktan sonra çubuğu Mihail Kalinin’e çeviriyor ki, bana bu yazıyı yazdıran, tosladığım yer de işte tam burası.. İyi de neden ve Mihail Kalinin kim?

Aksay’ı Kalinin’le buluşturan ve peşine düşüren, bir ölçüde Türkiye’nin şu an itibarıyla içinde bulunduğu konum ve yaşananlar. İhbar furyasındaki rezilliğin gösterdiği üzere,  insan onur ve hasiyetinin yerlerde sürüklendiği, ‘ahlâksızlığın’ zirve yaptığı bu dönemde, bir zamanların komünisti Aksay (şimdilerle –izmlerle birlikte komünizmden de uzaklaştığını söylüyor), Kalinin’in, bizim kuşağın bütün solcuları için temel başvuru kaynağı mertebesinde olan “Devrimci Eğitim, Devrimci Ahlâk” kitabını hatırlıyor. 70’li yıllarda adaletten, eşitlikten, özgürlükten yana dünyayı değiştirmeye soyunan genç insanlar için gerçekten de bir kılavuz niteliğindeydi bu kitap. Okuyanlar bilir, burada, yeni bir düzen ve insan tahayyülünü içkin, bunun gerçekleşmesine soyunan bir devrimcinin kendisini nasıl eğiteceğinden nasıl davranacağına kadar yapması gerekenler sıralanmakta, ideal olan önerilirken bunu içselleştirmenin, sahiplenmenin gereğine vurgu yapılmaktadır. Böyle olduğu içindir ki adı geçen kitap ve kitabın yazarı olarak Kalinin çok değerlidir ve o dönemin devrimcileri için vazgeçilmez olmuştur.

Olmuştur olmasına da, aradan geçen 40 yıldan sonra, belki günümüzde yaşananlara ve sergilenen tavırlara duyduğu tepkiden, belki o dönemin yüksek ideallerine sahip olanların kahir ekseriyetinin bugünki hâl ve tavırlarının yarattığı hayal kırıklıklarından, ya da bilvesile “vaktiyle beni etkileyen o önemli kitabın, o güzel cümlelerin yazarı, nasıl bir adamdı” sorusunun kendini dayatmasından, Aksay’ın, Kalinin’in hikâyesinin peşine düşeceği tutmuş ve oturup araştırmış. Ve görmüş ki, o güzel cümlelerin yazarı, “devrimci eğitim” ve “devrimci ahlâk”ın ne ve nasıl olacağına/olması gerektiğine dair ideal önermelerde bulunan Kalinin, Stalin döneminde sayıları milyonları bulan bütün infazları tereddütsiz imzalayan sorumlu konumdaki insanmış. Babacan tavırları nedeniyle ‘Kalinin Dede’ olarak da anılan zat-ı muhterem, bu görevinde o kadar hızlıymış ki, gün gele ”halk düşmanı ve Troçkist” olmakla suçlanan kendi karısının 15 yıl sürgün cezası alıp Gulag adalarına gönderilmesi kararında dahi kılını kıpırdatmamış. Ona yaptığı tek iyilik(!), cezasının 7.yılında “pişmanlık ve af dilekçesi” imzalamaya zorlayarak serbest kalmasını sağlamaktan öteye geçmezken, karısının bu iyiliğe yanıtı ise bir daha ona dönmemek olmuş. Ancak bu Kalinin’i pek de rahatsız etmiş olmamalı ki, hayatına gönül eğlendirdiği birçok kadını sığdırabilmiş, kendine karşı çıkmaya çalışanlara zorla boyun eğdirmiş; bunlar da yetmemiş bir balerini öldürdüğü, 17 yaşında bir kızın ırzına geçtiği söylentisi uzun yıllar dillerde dolaşmış. Uzun lafın kısası, biri ‘maske’nin gösterdiği/anlattığı diğeri ise ‘maske’nin gizlediğinin gösterdiği/anlattığı birbirine taban tabana zıt iki Kalinin varmış.

Mihail Kalinin gerçek hayatta varolan sayısız örneklerden sadece biri kuşkusuz. Aşikâr olan şu ki yaşam, birey olarak herbirimizin yüzümüze geçirdiğimiz maskelerle (yaptığımız rollerle) gösterdiğimiz/anlattığımız varoluş hallerimizle; maskelerimizin arkasına gizlediğimiz ‘gerçek’ varoluş hallerimizin gösterdiklerinin/anlatıklarının diyalektiği içinde akıp gidiyor. An geliyor yaşamın gerçekleri (kişiliğimizi/karakterimizi açığa çıkaran “başka yerler”) bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor, rol yaptığımız ‘maske’mizi düşürüyor ve sahte ‘gibi’ varoluş hallerimizin ardındaki ‘gerçek’ varoluş hallerimizi açığa çıkarıyor. Ne var ki insanoğlu, yüzüne (kendine) yeni maske bulmakta çok mahir. Üstelik mahareti bu kadarla da sınırlı kalmıyor. Öyle ki, kendi yüzündeki ‘maske’yi gerçek saymak/sanmak ve illaki kendinden başkalarının -ötekilerin- yüzündeki ‘maske’yi sahte saymak/sanmak gibi bir kurnazlıktan da geri kalmıyor. Yerel veya evrensel ölçekte, gündelik hayattan ve o hayata dâhil bütün alanlardan başlayarak, dar ve geniş perspektifte insana ve dünyaya dair gördüklerimiz, bu gerçekliği yeterince ortaya koymuyor mu?

Eğer koyuyorsa o zaman soru şu: İyi de nereye kadar?

Dergiler Haberleri