“Yeşilçam Dedikleri Türkiye” Üzerine Düşünmek[1] (3)

Vedat Türkali hazır reçeteler, kemikleşmiş şablonlar sunmuyor. Doğrular ile ölçülerin ilişkileri de değişirdir!

 

Atilâ Türk
(1949 – 2016)

 

“Cezaevi-Türkiye”de Demokrasi Mücadelesi

YDT romanı nasıl bitmiyor? Şöyle: “… Mafyalara kalır mı bu ülke? Fahrettinin çocuğu doğacak… İLÂÇ DOSYASI’nı yapacağız Fahrettin! … Cezaevindeyiz şimdi…” Roman bitmiyor. İlâç Dosyası, çekilecektir. Düğüne çehiz [çeyiz] hazırlanacaktır. Senaryo-program işlenecektir. Yığınlarda damla damla birikecek mücadele kararlılığı ve örgütlülüğünü biriktirme’dir altı çizilen.[2] Cezaevindeyizdir!

 

Cezaevindeyizdir. Çıkmak bir zor, girmek bir zordur. “Dışarı çıksan da, doğruları irdeleyip uygulayacağın yer kendi ülken olacak… Yurtseverlik deyin, gerçekçilik deyin, bilimsellik deyin, ister küçük burjuva mıymıntılığı deyin; toprağa bağlısın sonunda. Prometus’u kayalara zincirlemişler. Acı yargımıza döneceğiz biz de.”[3] Cezaevindeyiz. Yani Türkiye’de. Yani Üniversitede.

 

Cezaevine düşmek? “İçeri düşmekten çekinmek yılgınlıktır.”[4] Güvecin götü sacayağının üstündedir, ateşidir! Gündüz’ün, taşıyamayacağı bir “yük” yoktur. Tükiye’de olmak, hapiste bile tutarlıdır. Yurt dışından gelip…[5] Yasal olanakların tümü tükenmiş değildir.

 

Vedat Türkali hazır reçeteler, kemikleşmiş şablonlar sunmuyor. Doğrular ile ölçülerin ilişkileri de değişirdir!

 

“İnsanların Yasak Bölgeleri: Acılar Anıtı” Kadın Sosyal Sınıfımız

Vedat Türkali, ülkemizde kapitalizmin zor altında, hızlandırılmış yeniden biçimlendirilmiş-yapılandırılışına tutanak tutuyor, bizi tanık ediyor. Bununla yetinmiyor. Türkiye’nin böylesi serüvenlerini sınıf mücadelesi yatağında akan inşa ilişkileri’nde[6] veriyor. Yetinmiyor, Devlet,[7] Devlet adlı güzel cins,[8] cinsellik, aile kurumu, kadın-erkek ilişkileri, sevda-dayanışmaları, erkekler hamamında söylenmiş kadın türküleri… arka-ön, ön-arka planlarda veriyor. Vedat Türkalilik olayların, Vedat Türkalilik gerçekliklerin sınıfsal olanla cinsel olanın çakıştığı yerler üzerinde durmak gerekiyor.

YDT’de cinselliğin tuttuğu yer, kadın’ın önemi nedir? Yanıtı, 100 yıl öncesinden Nâbizâde Nâzım versin: “Emil Zola, Alphonse Daudet gibi gerçekçilerin romanları hep fuhuş ile doludur, diye anılır. Oysa bu gibi romancıların amaçları, salt toplum olaylarını incelemek ve bunları bir öykü içinde… olaylara renkli gözlüklerle bakmak değil. Onlar kendi gözleriyle bakarlar. Böylece gelenek ve törelerden ayrılmazlar.[9]

 

Sınıf mücadeleleri, kadın sosyal sınıfımız’ın mücadeleleri olarak da YDT’de yer alır. Üstelik erkek bir yazarın elinden, kadınları böylesine ele verici çarpıcılıkla işlenerek.

 

Gündemdeki demokratik yeniden yapılanma, hayatın her alanında, ,insan ilişkilerinin her yanına, bütünlüğüne taşınmıyacak, taşmıyacak mıdır? Sevda demokratikleşmiyecek midir? Doğrular çok yanlıdır. Hele insan söz konusu olduğunda. “Cinsellikten çok önemli olan işleri başarabilmek”[10] gerekli. Ne ki, cinsellik yasaklar içinde! Sevda işgal altında. Cinsel yasak, tüm yasakların ilk ve doğurgan anası! “Yassakh hemşerim” ile “devlet siyaseti” (Osmanlı’da siyaset: iydam etmek) paralel gidiyor. Bu paralellikler, geliyor, sonunda, Doğu’da kadın düşmanlığı ile Doğu’da Sosyal Devrim Kıtlığı paralelliğine dayanıyor.

 

Becerilebilse, cinsellikten çok önemli işler var gündemde[11] ama, düzene, yasaklara, baskılara düzenli-örgütlü başkaldıramayanlar, kurulu cinsel ilişkiler düzenine başkaldırma kolaylığında bulunuverenler çoğalıyor. 1970’li, 1980’li yıllarda boşanmaların artışı da, yayın ve …izm’ler katındaki artışlar da rastlantı değil. Bu gerçekliğin “kaytarma” yanına takılıp kalmamalı. Bu çerçevede diyalog, hoşgörü gerekiyor. “Yaşam bölük pörçük, insanlar da… Bütünlük nerdeee?”[12] “Her bağlılık bir yerini kanatıyor insanın.”[13]

 

Gündüz’ün “içeriye tek başına girip tek başına çıkma” kararı, evlilikle ilgili ikircikli(?) tasarısı bağlamında da söylenmiştir. Romanda, insan ilişkileri, burjuvazi’den halka uzandığında, en genelinde, kadın-erkek ilişkileri-çelişkileri, sevda, cinsellik, kurum (aile) simgeselin[de]-örülüyor, yürüyor. Neden? Kadın, Türkiye’de bir sosyal sınıf sayılabileceği için. Romanda yürüyüş yapan, kadınlardır. “Halktan kadınların, aydınları aşan örgütsel yatkınlıkları,”[14] sosyal-sınıfsal rezonans yaratma yeteneklerinin[15] altı çizilir. Grev çadırına, evlerinde pişirdikleri yemekleriyle dayanışmaya koşanlar da kadınlardır.[16] İç içe, özet senaryoların, en çarpıcı, acılı-kanamalılarının kadın gerçekliğini ele alışı da rastlantı değildir.[17]

 

Silâh ve lüks: yeniden-üretilemez-mal! Asya Tipi Eğlence Tarzı’nda (ATET) birleşiyorlar. Silâh ve mükeyyifat. Silâh ve baskılar, yasaklar, cinsellik, işkence, despotizm… ilişkileri öyle çarpıcı öğretici yerlerde birleşiyor ki. İlk epik romanlarımızdan, ilk sözlü-yazılı destan-hikâyelerimizden halk şiirine, divan şiirine, çağdaş şiirimize değin kadın: vücudu ile, cinselliği ile savaş araçlarına, silahlara benzetilmiş. Kaşlar, zülüfler, bakışlar… oktur, kurşundur, atomdur… Yakar, deler, ondurmaz. Sevda nakışlarına kan girmiştir. Kanedimler, sevedinlere karışmıştır. Yeşilçam’da kütür kütür kadın düşlüyor erkek. Kütür kütür. Üzüm mü? Karpuz mu? Yarılacak, deşilecek zıkkımlanacak bir şey mi? Hayır-evet! Kütür kütür! Oysa “sevmek dayanışmadır.”[18] Bizde kütür kütür dayanışılacaktır. Dayanışmanın-sevme’nin, kültür’ün, erkekçesi, böyle oluyor, demek. “Kütür-mermi.” [19] Dayanışmanın kadıncası, grev çadırlarına ulaştırılan dumanı üstünde yemek-emekleridir.

 

“Yatırmış kızı zorla öpüyordu kötü adam. Kötü öpüyordu, yanlış öpüyordu.”[20] Hay anacığına yandığımın, pek, “doğrusu nedir bu pisliğin?” Küfür de gelip, anamıza, bacımıza dayanıyor: Yasa koymak ile .mına koymak’tan geçilmiyor. Küfür bedava ilâçtır nasıl olsa.

 

Sevda’da, sevmek’te dayanışma boyutunu öne çıkarmakla Vedat Türkali ne kadar haklıdır: “Güzel cinsin ana maya rolü oynamadığı devrimler başarı kazanamaz” diyor, Marx. Demokrasi gündemi bakımından da, kadın sorunsalının sorguya çekilmesi, tabuların kırılması, “insanların yasak bölgeleri”[21]nin aşılması “acılar anıtı kadın”[22] sorununun yasak-yalan… lardan kurtarılması gerekiyor. Türkiye’nin tartışmasız kabul edilmiş, boyun eğilmiş “doğru”larla yaşayıp gitmesine katlanmak mı gerekiyor? Ne ki, doğruyu söylemek yetmiyor. Doğrunun sana doğru gelmesi de gerekiyor. Değişen, tanıma uymayan sevgi’yi tanımak gerekiyor.[23] Her geçen gün, yeniden tanımamız gerekiyor demek kendimizi.[24] Herkes kendi deneyini yaşıyor. Yol bir tek değil.[25] Erkekler hamamında türkü söylemekten kurtulan ilerici ortamımızın bu konuda sırf düşünerek varabileceği bir çözüm yok. Yaşam çözecek.[26]

 

“Kişiyi sorunuyla yalnız bırakmak, batılının ortak tutumu. Bizim çullanma huyumuz. Kurtaracağım diye, boğulan kişiyi gırtlağından yakalarız.” [27] Gerçekten, Batı’da burjuvazi kendi bileğinin gücüyle iktidara aday olmayı düşlemişti. İşçi-köylü’yü arkasına takmayı becererek egemenliğini perçinleyip geliştirdi. Kapitalizmin anavatanları dışındaysa, çoğu yerde, hâlâ paşaların gölgesinde egemenlik taslayabiliyorlar. Ya da yabancı efendilerini işgale çağrı çıkarıyorlar. Öte yandan, İsa’cık, çocuk denecek yaşında çarmıha gerilince, Hristiyanlık’ta hak ve tolerans arayıcılığı gelenekleşmiş. Bizim Muhammed, iktidarda iken Anayasası’nı, Şeriâtı’nı geliştirip uygulamış. Kur’ân’ı Ker’im-Sünnet’leriyle hayatın tüm alanlarında düzenlemeler, sınırlar, sinirler, yasaklar getirmiş: hayata kaynanalık etmiş. Engels, “efendiye göre köle” diyor.  Tükçesi:  kediye göre budu! Sevda yasallıklarını, fizik yasaları ile karıştırıvermişiz. Burukluklarımızı teori, ya da yeni yasa kertesinde tapşırıveririz. Olmadı, susuveririz. “Sor bakalım KDD sevişme konusunda ne diyor?”[28]

 

Babadan işçi genç işçiler kuşağı, tartışıp geliştirecek bu acımızı da. Onulduracak. Vedat Türkali’nin emekleri, bu alanda da doğurgan veriler sunuyor.

 

“Yeşilçam Dedikleri Türkiye” Üzerinde Yeniden Düşünmek

Refik, çaylak yarı-aydın: “Sabri Gürün’ü ancak ben küçümsiyebilirim”[29] şişinmesinde. Biliyorsunuz, bir fikir (eylem, kişi, yapıt) üzerinde tavır alışlardan birincisi: “hadi canım sen de!” İkincisi: “Eh, tartışılabilir”. Üçüncüsü: “Doğrudur (güzeldir, gerçektir), ama bunu ancak ben söyleyebilirim!” Tekeller dünyasında böylesi ilkellikler geride kalmalı. Tartışmayı öğrenmek! Bu, çok önemli bir sorunumuzdur. Kardeş dergiler, politikalar, yazarlar, okurlar… olarak bu görevi tüm boyutlarıyla önümüze koymalıyız. Gerçek kimsenin tekelinde değil. Gerçeğin kendisi devrimci. Gerçek çok boyutlu.

 

Yazar, yarattığı kişilere sempatisini gizlemek zorunda mı? Hele okuyucu, hiç de yazara sempatisini gizlemek zorunda değil. Tam tersine, artık, sempatilerimizi, umutlarımızı, öncülerimizi büyük sesle, büyük harflerle belli etmenin zamanıdır. Cezaevindeyizdir.

 

“Bizim gerçekçiliğimizin ölçütü, sırf ve yalnız yansıtmanın objektifliğinde değil, ama aynı zamanda davranışların sübjektifliğindedir.”[30]

 

Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Türkiye işçi sınıfının, finans kapitale karşı üstünlüğü, pratik gerçekleştirmeye, umutla çağrı çıkarıyor.

 

Şimdi, okuyucudan ve Vedat Türkali’den beni bağışlamasını dilemem gerekiyor. Şundan: Yazımda, hoşnutsuzlukla, “Vedat Türkali, özgünlükleri-ustalıklarıyla bilineni vermiştir” dediğim için, özür diliyorum. Bu dileğim şu yüzden de geçerli: Vedat Türkali’den bilmediklerimizi yazmasını istiyorum. “Bilmediklerimizi somutlaştırmaya” hakkımız olmadığını bilerek. Ne ki, geçmişin derinliklerini ve devlet’in kendisini vereceği yeni romanlarını dört gözle bekliyoruz.

 

Ve biliyoruz, yazarın “görevi” ile okuyucunun “beklentisi,” sevdalı devrim sanatının taraflarıdır.

 

bitti…

 

Notlar

 

[1] Bu hafta sonuncu bölümü yayımlanan ve ilk olarak Yeni Açılım (Ocak 1989, s. 36-46) dergisinde yayımlanan bu yazı, Atilâ Türk vefat etmeden kısa bir süre önce bizzat yazarın kendisi tarafından tarafıma ulaştırılmıştır. Daktiloya çekilmiş metinden bilgisayara aktarılan yazı boyunca, yazarın yazım stili korunmuş olup, bazı yerlerde yayına hazırlayan tarafından yapılan müdahaleler köşeli parantezler “[]” ile eklenmiştir. Yayımlanan versiyon ile buraya aktarılan versiyon arasında, özellikle yazım açısından, bazı farklılıklar mevcuttur. (Hakan Karahasan)

[2] YDT, s. 549.

[3] YDT, s. 526.

[4] YDT, s. 524.

[5] YDT, s. 527.

[6] Romanda senaryonun iç içe geçmiş üçüncü öyküsü, işçilerin sömürüye-baskıya karşı yürüttükleri mücadeledir. YDT, s. 492.

[7] Bk[z], [11 Aralık 2016 tarihinde yayımlanan yazı, not 19].

[8] 27 Mayıs sonrası Yassıada Duruşmaları sürerken, bir köylü tanıdığım: “Menderes iyi adamdı hoş adamdı, gelgelelim Devlet’le çok uğraştı” deyivermişti. Hiç unutmam. Köylümüzün Devlet dediği, kasaba bezirgânının, tefecisinin güzel karısı Devlet değil, İsmet Paşa’dır. (Atilâ Türk, Aydınlık Fevkalâde Gençlik Nüshası, Ankara, Odak Yay., s. 96.)

[9] Nâbizâde Nâzım, Karabibik, İstanbul, 1890,Önsöz’den, bugünkü dilde Vedat Türkali, bütünlüğü içinde insan gerçekliklerinin derinlikleriyle indiği romanlardaki bu tutumunu düşünce planında da temellendiriyor: Eskiden insan belden yukarısıyla vardı romanda. Aşağısı gölgelenirdi. Yarım insandı, yalancıktan insandı. Biliyoruz, insan tepeden tırnağa insandır.” V[edat] T[ürkali], Bu Gemi Nereye? 1985, s. 163.

[10] YDT, s. 266.

[11] YDT, s. 266.

[12] YDT, s. 315.

[13] YDT, s. 505.

[14] YDT, s. 258.

[15] YDT, s. 258.

[16] YDT, s. 313.

[17] YDT, s. 275-6.

[18] YDT, s. 317.

[19] YDT, s. 187.

[20] YDT, s. 70.

[21] YDT, s. 161.

[22] YDT, s. 127.

[23] YDT, s. 357, 360, 366, 437…

[24] YDT, s. 173.

[25] YDT, s. 357.

[26] YDT, s. 562.

[27] Mavi Karanlık, s. 268.

[28] YDT, s. 102.

[29] YDT, s. 23.

[30] Robert Weimann, Literatur Geschichte und Mithologie, 1971, Berlin-Weimar, s. 119.

Dergiler Haberleri