Yeni Yıl

Yeni Yıl


Stella Aciman

Giderek daha sönük ve ruhsuz geçen yeni yıl kutlamaları bana yine geçmiş yılları ve yaşanmışlıkları hatırlattı.
Benim yılbaşım, Yahudi takvimine göre Tişri-Eylül-ayının ilk iki günüdür. Biz Roş-Aşana deriz bu günlere. Belleğimin kıvrımlarında, çocukluk günlerime döndüğümde, beyaz elbiseli ve ayakkabılı küçük bir kız hatırlıyorum öncelikle. Evet, her yılbaşında annem bana yeni bir beyaz elbise giydirirdi. Anneme, ‘Neden hep beyaz giyiyorum?’ diye sorduğumda, ‘beyaz renk Tanrı’ya yakınlığı ve insanın günahtan arınma isteğini simgeler’ diye cevap verirdi. Bu cevabı anlamayacak kadar küçüktüm ama büyük masanın örtüsünden tabaklarına, peçetelerinden tuzluklarına kadar beyazlara bürünmesinden de ayrı bir mutluluk duyardım. Yedi yaşıma kadar Büyükbabamın evinde kutlanan Roş-Aşana bayramlarımızın farklı bir tadı olduğunu hatırlıyorum. Belki de evimizin her yanının anne ve babamın arkadaşları tarafından gönderilen rengârenk çiçeklerlerle donanmasıydı bana o mutluluk duygusunu yaşatan.

YAHUDİ YENİ YIL KUTLAMASI

Masanın başında oturan büyükbabamın iki yanına babam ve amcalarım otururdu. Sonra diğerleri ve kuzenlerimle ben… Büyükbabam duasını eder ve bala batırılmış bir parça ekmeği yerdi. Masadaki ilk yemek muhakkak balık olurdu ki bu aile reisinin yaşamının uzaması ve ailenin baş olmasını dilemek içindir. Masanın olmazsa olmazlarından diğerleri ise, elma reçeli ve nar meyvesiydi. Elma reçeli yeni yılın tatlı geçmesini; nar ise bereketi ve toplumsal birliği simgelerdi. Ne yazık ki bu yılbaşı kutlamaları benim hayatımda çok uzun süreli olamadı çünkü büyükbabamı kaybettiğimizde henüz yedi yaşındaydım. O’nun kaybı ile geleneksel Şabat yemeklerimiz dâhil tüm bayramlarımızı artık herkes kendi evinde kutlamaya başladı.

İşte o yıllarda tanıştım Noel ağacıyla ve Noel Baba’yla! Annemin yakın arkadaşı Madam Maro’nun evinde gördüm ilk çam ağacını; yaşıtlarım Niko ve Mina ellerindeki, o yıllarda henüz Türkiye’de olmayan parlak topları, yıldızları ağacın üzerine asıyorlardı. Madam Maro benim de elime o parlak simli, renkli topları vermiş, “hadi sen de süsle bakalım” demişti gülerek. Çok sevinmiş ve mutlu olmuştum. Hele ağacın ışıkları yandığında gördüğüm manzara karşısında aptala dönmüştüm. O gün o evden hiç ayrılmak istemediğimi ve bu yüzden annemle kavga ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. O akşam babama Madam Maro’nun evindeki çam ağacını uzun uzun anlatmış ve sonunda, “hadi biz de yapalım” demiştim. Babam heyecanlı halime gülmüş ve bana, “ama kızım Noel onların bayramı, bizim değil. O yüzden biz yapamayız” demişti. Bu söz adeta bir bıçak gibi saplanmıştı yüreğimin bir yerlerine. Annem çok üzüldüğümü anlamış ve babamla hafif yollu atışmıştı ama sonuç değişmemişti. Hele Noel’in ertesi sabahı gittiğim Madam Maro’nun evinde, çam ağacının altına sıralanmış irili, ufaklı renkli hediye paketlerini kahkahalar eşliğinde açan Niko ve Mina’nin ellerindeki oyuncakları görünce içime tuhaf bir yalnızlık duygusu çökmüştü. Madam Maro’nun, “hadi sen de ağacın altındaki hediyeni bul” diyen sesini duyduğumda, beni kıskaca almış yalnızlık duygusundan aniden kurtulmuş ve koşarak ağacın altında hediyemi aramaya başlamıştım. Kutunun içinden çıkan bir bebek beni o an ne kadar çok mutlu etmişti, anlatmaya kelimeler yetmez. İşte o yıllarda öğrendim ben; Noel’de, Paskalya’da İstanbul’un çeşitli semtlerindeki kiliselerde çalan çan seslerine karışan ezan seslerinin, azınlıkların dağarcığıma yerleştirdiği kültürlerinin ne kadar önemli olduğunu, o kültürle yoğrularak büyümenin bana kazandırdığı çok renkliliği… 

CAM ÖNÜNDE IŞILTILAR

Yıllar yılları kovaladı; artık 20’li yaşlardaydım. Çocukluktan gelenlerin yanı sıra, okul sıralarından arkadaşlıklar eklenmeye başlamıştı yaşamıma. Baba evimden ayrılmış kendi yuvamın sahibi olmuştum. Artık her yıl süslediğim gerçek bir çam ağacım vardı, rengârenk… Altında hediye kutularının sıralandığı… O yıllarda şimdiki gibi her köşe başında bulacağınız çam görünümlü ruhsuz plastik ağaçlar yoktu, tıpkı ağaç süslerinin olmadığı gibi… Yurtdışından getirirdik süsleri; ağaçları ise Aralık ayında Harbiye’deki küçük meydana çam ağaçlarını sıralayan Hamit Usta’dan alırdık, canlı, canlı ve yeşilin en güzel tonunda… O yıllarda evlerin cam önlerine oturtulurdu çam ağaçları. Cama vuran ışıltılardan o evde bir azınlığın oturduğunu anlardık. Zaman içinde, o ışıltılı çam ağacı görüntüleri giderek azalmaya başlamıştı. Sönen her çam ağacı ışığından sonra, “yine bir azınlık terk etti bizi” diye düşünür, hüzünlenirdim.

Artık 24 Aralık gecesi, kalabalık bir grup arkadaşımla, azınlığın Noel yemeği yediği Beyoğlu’ndaki Rejans’a gidiyorduk. Aramızda her dinden insanlar oluyordu, bizler de hediye kutuları gibi rengârenktik anlayacağınız. Kürklerini giymiş, başlarına zarif şapkalarını takmış, takım elbiseli zarif kadınları ve erkekleri izlerken Rejans’ın o dillere destan, damakta müthiş bir tat bırakan limonlu votkasını içmek bir ayrıcalıktı o yıllarda. Ardından saatler gece yarısını gösterdiğinde, Saint Antuan Kilisesi’nin o görkemli duvarlarının arasında Noel ayinini dinlemek ruhlara huzur verirdi. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin çok olduğu yıllardı henüz… Tavernaların birbiri ardına sıralandığı yıllar…  Gaskonyalı Toma, Ancelo, Henny-Vasilaki, Hayko, Yorgo Vapuridis’in çıktığı mekânlarda vur patlasın, çal oynasın, sirtakilerin, kasapikoların ve oyun havalarının birlikte oynandığı unutulmaz yılbaşı geceleri…

Yıllar yılları olanca hızıyla kovalarken bizler de giderek renklerimizi kaybettiğimizin farkına varmaya başladık. Önce Rejans’ın o şık azınlık müşterileri kayboldu, ardından Saint Antuan Kilisesi’nin Noel ayinlerindeki azınlıklar, mum yakma sevdasına düşen Müslümanların arasında kaybolmaya başladı. Artık Noel gecelerini mazinin kollarına teslim etme zamanıydı, biz de öyle yaptık. Tavernalar onlara hayat veren azınlıkların, memleketi birer ikişer terk etmeleriyle boşaldı ve ardı ardına kapanmaya başladı veya el değiştirerek arabesk kültürüne doğru hızla yol almaya başladı. Türkleşiyorduk artık…

BAHÇESİNDE ÇAM AĞACI

O yıllarda artık evlerde toplanmaya başlamıştık. Piyasaya yapay çamlar çıkmıştı. Türkiye’de bir çam ağacı süsleme çılgınlığı başlamıştı. Yanar söner renkli ışıkları, hemen hemen her evin cam kenarında görüyorduk. Mağaza vitrinleri ışıldamaya başlamıştı. Ben ise inatla ve zorla hakiki çam ağacı buluyordum. Beyoğlu’ndaki Bab Cafeteria’dan yemeklerimizi getirtiyor, İnci Pastanesi’nden profiterol alıyorduk. Yiyor, içiyor, gülüyorduk… Gece yarısından sonra ise masanın başına geçiyor ve okey oynuyorduk, yani Türkleşiyorduk.

Gün geldi ve ben artık hakiki çam ağacı bulamaz oldum ama plastik çamların varlığını da kabul etmedim. Noel’i, Paskalya’yı içimdeki hüzünle ve hep geçmişi hatırlayarak biraz buruk biraz da kırgın olarak kutluyorum. 20 yıldır çam ağacım olmadı. Bu yıl yeni taşındığım evin bahçesine bir çam ağacı diktim. Önümüzdeki yıl Aralık ayında o ağacı süsleyeceğim ve 24 Aralık gecesi elimde bir kadeh şarapla Noel’i, Paskalya’yı, Pesah’ı, Ramazan Bayramını ve Kurban Bayramını kutlayacağım… Çünkü ben tüm bu kültürlerin yarattığı bir insanım. O gün Hamitköy’e yolunuz düşerse, bahçesinde süslenmiş, ışıltılar saçan bir çam ağacı görürseniz, kapımı çalın… Sizlere de ikram edecek bir kadeh şarabım olacaktır.

Dergiler Haberleri