“Yaşamı Savunmak İçin Yazıyorum”

Şükrü Erbaş kendini “Yüreği dışarıda gezen adam…” olarak tarif ediyor. Belki de bundandır ki şiirlerinde kırgınlık, yalnızlık ve incinmişlik kadar, hayata ve insana duyduğu inanç da güçlü şekilde hissediliyor.

Şükrü Erbaş kendini “Yüreği dışarıda gezen adam…” olarak tarif ediyor. Belki de bundandır ki şiirlerinde kırgınlık, yalnızlık ve incinmişlik kadar, hayata ve insana duyduğu inanç da güçlü şekilde hissediliyor. Ölümü anlatırken bile yaşamı savunan, insanın acısını yine insanla sarmaya çalışan Erbaş’ın dizelerinde, her daim vicdan ve merhamet duyguları da öne çıkıyor. Şiirin yanı sıra düzyazılarıyla da geniş bir okur kitlesine ulaşan usta şairle edebiyatı, yalnızlığı, yaş almayı, ölümü, kırılganlığı ve tüm bunlara rağmen umudu koruyabilmeyi konuştuk. Sohbetimizde Kıbrıs’a dair gözlemlerini, adanın duygusunu ve bugün dünyanın giderek sertleşen haline karşı şiirin hâlâ nasıl bir sığınak olabildiğini de anlattı. Akdeniz Karpaz Üniversitesi’nin davetiyle adaya gelen Erbaş, yeni şiir kitabına dair ilk detayları da bizimle paylaştı.

Şükrü Erbaş bir röportajında “İnsan gerçeğe katlanabilmek için, insanı içinde bulunduğu çirkef çukurundan çekip çıkarabilmek için yazar” derken, bir başka söyleşisinde ise “Yaşamı savunmak için yazıyorum” ifadelerini kullanıyor. İlk bakışta çelişkili gibi görünen bu iki yaklaşımın aslında aynı yaradan beslendiğini Erbaş şu sözlerle anlatıyor.

“Dünyayı beğenmeyiz, onunla çatışırız, itiraz ederiz; başka bir dünya tasarlarız ama ondan da vazgeçemeyiz. Aslında bu bir paradoks değil, daha iyi bir dünya hayalidir. İnsan onuruna yaraşan, barış içinde, özgürlük odaklı bir dünya isteriz. Bize toplumsal düzenin vermediği, eksik bıraktığı ya da yetişme biçimimiz ve okumalarımız nedeniyle çatıştığımız gerçekliğe dayanabilmek için yazarız. Gerçekliğin vermediği ne varsa onları almak için yazarız. Yazının böyle çok yönlü bir işlevi var. Şiir, roman, öykü gibi sanatsal ve edebi yaratıcılık alanlarından söz ediyorum. O nedenle gerçekle barışmak da tüm bunları içerir ama gerçeğe teslim olmak için değil. Bütün yaratıcı anlamlar çatışma ve itirazdan doğar. Eğer bize sunulan gerçeklikle yetinseydik ağzımızı açamazdık. Benim söylemeye çalıştığım da bu. İçi boş bir karşı çıkış değil; daha çok bir varoluş sorgulaması.”

“İnsanın mutluluğunun aptallık olduğuna inanırım”

Erbaş’ın şiirlerinde insanın ruhunun karanlıkta kalan yanlarını arayan bir ses hep var. Kırgınlıklar, yalnızlıklar, aşk, vicdan, ölüm ve zaman; onun dizelerinde çoğu zaman birbirinin içinden geçerek var oluyor. Erbaş’a göre insanın tek bir duygudan ya da tek bir gerçekten ibaret olması mümkün değil. 

“Hiçbirimiz yalınkat varlıklar değiliz. Öyle kabul ettirilmiş, öyle terbiye edilmiş bir varlık olabilir ancak. Bunu kabul etmem. Bu zaten tanrıya ve doğaya hakaret olur. Düzenle, toplumla, zamanla, ölümle, aşkla ve yalnızlıkla sorunu olmayan insanların bile katmanlarını açmaya başladığınızda altından başka derinlikler, acılar çıkar. Hatta ruhsal derinliklerine girebilirseniz daha büyük acılar görürsünüz. Bizim hiçbir duygumuz yalnızca bize ait değildir. Aşk, ayrılık, zaman, ölüm dediğimiz şeylerin hepsi insanın binbir halinin birbirinin içinden geçerek var olduğu durumlardır. Bu yüzden hepsini aralamak zorundayız. Bunun için de donanımlı olmamız gerekir. Bize huzursuz bir bilinç, bir dünya algısı gerek. İnsan derinliğini göz ardı edersek geriye yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan bir varlık kalır; yemek, içmek ve üremekten başka bir şey düşünmeyen bir canlı… Oysa biz düşünebilen bir varlıktan söz ediyoruz. Ben de bütün bu duygulardan yola çıkarak yazıyorum. Yaşadığım hayatın yanına başka bir gerçeklik koyuyorum. Yanılsamalı bir gerçeklik bu. Yoksa annem, babam, dedem gibi yaşar giderdim. Ben zaten insanın mutluluğunun biraz da aptallık olduğuna inanırım.”

“Düzyazıda dilimi şiirin dilinden uzak kuramadım”

İnsanın Acısını İnsan Alır adlı düzyazı kitabında Şükrü Erbaş, şiirle düzyazı arasında dolaşan metinlerle okuru buluşturuyor. Kitaptaki bazı cümleler neredeyse bir şiir gibi akıyor. Bu da ister istemez “Bir metni şiir yapan nedir?” sorusunu akla getiriyor. Erbaş ise yazarken türler arasındaki sınırların kendisi için hiçbir zaman kesin olmadığını anlatıyor.

“Bu kitap da baştan sona şiir aslında. Şiire başladığım ilk yıllarda şiirden başka bir şey yazmayacağım dedim. Ama birkaç kitaptan sonra kitap tanıtımı, gazete yazısı, başka metinler yazmak durumunda kalıyorsunuz ve düzyazıya da geçiyorsunuz. Hayat bana aslında hep şiir yazacağım sözümü yedirdi. Ancak dilimi şiirin dilinden hiçbir zaman uzak kuramadım. Zaten istemedim de. Şiirin diliyle bir mesele aradım, bir şey söylemek istedim. Şiirde hayat ve insanla ilgili nasıl bir sorunsal varsa, düzyazılarımda da o vardı. Denemenin alçakgönüllü bir bilgeliği vardır. Denemedeki bilgiyi kanıtlamak zorunda değilsiniz; tamamen kişisel bir şeydir. Ben de bunu kullandım. Bir de birkaç cümlelik durum öyküleri yazdım. Bir duruma yedirerek, o dil ve bilgiyi birkaç sayfaya taşıdım. Zamanla üç türün birbirinin içinde eridiği bir şeye dönüştü bu. Hem okur sevdi hem ben sevdim. Şiirden uzaklaştığım zamanlarda yazıyla kendimi avuttum. Bu kitap çok ilgi gördü, insanlar tutkuyla okuyor. Biçim benim için çok önemli değildir. Roman ise uçta bir örnektir. Hiç roman yazmayı düşünmedim. Ben deli miyim?”

“Her yakınlığın ayrılıkla ödenen bir cezası vardır”

İnsanın Acısını İnsan Alır kitabında “insan yaşama gücünü her zaman elde ettiklerinde bulmaz. Bir düşü büyüten onun uzaklığı değil midir?” diye soruyor Şükrü Erbaş… Ona göre insanı ayakta tutan şey bazen sahip olduklarından çok, ulaşamadıkları ve uzakta kalanlardır.

“Freud der ki şiirsel yaratıcılığın kaynağı tatmin edilmemişliktir. Elde ettiğiniz şey her zaman bitmiştir. Hayal gücümüzü de hep uzaklar besler; içinde bulunduğumuz gerçeklikler değil. Onlar ancak köreltir. O nedenle her şeye belli bir mesafeden bakmak, her şeyi belli bir mesafeden sevmek iyidir. Yakına getirdiğiniz zaman, her yakınlığın ayrılıkla ödenen bir cezası vardır diye düşünürüm. Bazı şeylerin belli bir uzaklıkta kalması lazım.”

Son yıllarda Kırmızı Kedi Yayınevi ile çalışmaya başlayan Şükrü Erbaş ile bu kez yayınevlerini konuşuyoruz. Günümüzde bazı yayınevlerinin yalnızca kitap yayımlayan kurumlar olmanın ötesine geçerek belli bir edebi ve düşünsel dünyayı da temsil ettiğini söyleyen Erbaş, Kırmızı Kedi ile kurduğu bağı şöyle anlatıyor;

“Ankara yıllarımda Ümit Yayıncılık vardı. Her gün uğrayabildiğim bir mesafedeydi. Ancak orası kapandıktan sonra yayınevi aramak zorunda kaldım. Everest’ten ‘Bize gel’ dediler ama üç yıl sonra ayrıldım. Kırmızı Kedi’yi de bana Haydar Ergülen söylemişti. O zaman genel yayın yönetmeni İlknur Özdemir’di. Edebiyatımızın en özel isimlerinden biridir. Onunla başladık. Şimdi Enis Batur var. Kendisi de çok önemli bir isim. Orada olmaktan çok memnunum. Başta Haluk Hepkon olmak üzere herkesi çok severim. Kırmızı Kedi’nin şiir serisi de bence Türkiye’nin en özel şiir serilerinden biridir. Fazla şair almazlar ama benim kuşaktaşım, yoldaşım Metin Altıok’tan Ahmet Erhan’a, Behçet Aysan’dan Haydar Ergülen’e kadar çok değerli isimler var. Biz benzer şeyler yazmıyoruz. Elbette bir cephe gibi de davranmıyoruz. Hiçbirimizin şiiri ötekine benzemez ama şiirimizin iyi şiirler olduğunu söylüyorlar. Başka yayınevleri ya da şairlerle de hiçbir sıkıntım yok ama oralarda çok az şair kaldı. Ben de Kırmızı Kedi’ye kapanana kadar duracağıma söz verdim.”

“Yaşam, ölümün sonsuzluğundan ödünç alınmış süreler”

Şükrü Erbaş’ın son dönem şiirlerinde ölüm duygusu daha görünür hale geliyor. Özellikle Yaşıyoruz Sessizce ile birlikte ölüm, yalnızca bir son değil; yaşamın içindeki kırılganlığı ve insanın faniliğini hatırlatan yerleşik bir duygu olarak çıkıyor karşımıza. Erbaş ise ölümle kurduğu ilişkinin zamanla değiştiğini söylüyor.

“Ölüm ve yaşamın diyalektiği üzerine düşünmekte fayda var tabii. Bir dünya dostum, yoldaşım, ailemden kayıplar oldu. Hepimizin oluyor. Birinci halkadaki kayıplardan biri de eşimdi. İki buçuk yıl kanserle boğuştuk. Süreci yakınlarından biriyle yaşayanlar bilir… Sonra ölüm üzerine daha derin düşünmeye başlıyorsunuz. Şimdi elimde bir dosya var. 2027’ye bitireceğimi umuyorum. Birkaç şiirlik boşluğum kaldı. Onları da yazarsam tamamlanacak. Baştan sona ölüm temalı şiirlerden oluşuyor. İsmini de Ölüm Bir Günbatımı Sevgili diye düşündüm. Bizim hayatlarımızın, yaşam dediğimiz şeyin, ölümün sonsuzluğundan ödünç alınmış süreler olduğunu düşünüyorum. Yaşıyoruz Sessizce ve Kuş Uçar Kanat Ağlar kitaplarını yazarken eşimin ağzından bana şöyle bir şey söylettim,  ‘Ölüler yaşayanlarda yaşar.’ Bunu hiç unutmayın. Başka bir şansı yok. Ölüm ile kurduğum ilişki dramatik bir şey olmaktan çıkarak yaşamı savunmaya dönüştü. Ölüm güzellemesi yapmıyorum. Bütün ölüm ve yalnızlık şiirlerim hayatı savunmak içindir. O nedenle tabii ki ölüm şiiri yazacağım. Bir gün bizi de biri alıp götürecek.”

“Kıbrıs sorunu çözülmeli, mutlaka birlikte yaşanmalı”

Sohbetimizin sonunda konu dönüp dolaşıp Kıbrıs’a geliyor. Yıllardır aynı acıları farklı dillerde yaşayan, yazan ve anlatan bir ada burası. Şükrü Erbaş’a göre edebiyat, bütün siyasal ayrımlara rağmen insanları birbirine yaklaştırma gücünü hâlâ koruyor. Ancak kalıcı bir barış için siyasetin de bu dili duyması gerektiğini düşünüyor.

“Bu Kıbrıs’a üçüncü gelişim. On beş yirmi yıl olmuştu. Kısa süre önce de bir üniversite etkinliğine geldim. Buraya çok hâkim değilim ama bölünmüş bir ada algım var. İki toplum biraz önyargılı davranıyor. Biri işgalci görüyor, öteki öyle olmadığını söylüyor. Ne kuzey ne güney, ne Türkler ne Rumlar çözüm bulabiliyor gibi. Ama edebiyat elbette iki toplumu yakınlaştırır. Politika biraz bunun engeli. Kıbrıs sorunu çözülmeli. Mutlaka birlikte yaşanmalı.”

“Sınırlar yapay, halklar aynı”

“Beni ara bölgeye götürdüler. Aklıma Mardin’in Nusaybin ilçesi ile hemen karşısındaki Kamışlı, Suriye geldi. Çok gittim oralara. Orada da karikatür gibi bir sınır var. Kilisenin girişi Nusaybin tarafında, çıkışı ise Kamışlı tarafında. Bunlar yapay sınırlar. Halklar aynı sonuçta. Benim bahsettiğim etnisite değil, kültür. Yüzbinlerce yıldır birlikte yaşıyorsunuz. Keşke barışı inşa etmek şiire, sanata kalmış olsaydı. O zaman sınırlar hemen yıkılırdı.”

“Dünya acayip bir yere gidiyor artık. Ben 73 yaşındayım. Politikanın içinde de çok koştum. 1968 kuşağı beni yazıya götürdü. 12 Mart’ı da, 12 Eylül’ü de yaşadık. 90’lar geçti. Geldiğimiz yere bak… Dünyanın cılkı çıktı artık. Bize sihirli değnek gerekiyor. Biz bin yıldır birlikte yaşadığımız Kürtlerle bile barışı kuramadık. Tek kutuplu dünyanın da bütün bunlarda etkisi var. Sonuçta tüm dünyada pervasız bir siyasal düzen yürüyüp gidiyor.”

Röportaj Haberleri