“Yalnızlaşan” Filistin ve Küresel Hegemonya

Filistin haklının mücadelesinde eskiden zımnen de olsa yanında olan bölge ülkelerinin bugün İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesinden dolayı bir çıkmaza girmiştir.

Nur Köprülü
koprulunur@gmail.com

Geçtiğimiz mayıs ayında Kudüs’te yaşanan olaylar, Orta Doğu’nun ‘makûs’ talihinin tezahür ettiği yeni bir hadiseyle Arap-İsrail Meselesinin (sadece Filistin-İsrail Uyuşmazlığı değil) aslında bölgenin en kilit sorunu olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.

Musevi, Hıristiyan ve İslam dinleri için kutsal atfedilen eski şehir Kudüs’te –Arapça söyleyecek olursak al-Kuds, İbranice Söyleyecek olursak Yerüşelayim – Yahudiler için kutsal sayılan Tapınak Tepesi’nde (Temple Mount) Hz. Süleyman Mabedi ve Ağlama Duvarı bulunurken; Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa ve Kubbet’üs-Sahra da yer almaktır. Peki, bu sefer olaylar neden ve nasıl tırmandı? Bu sorunun cevabı her ne kadar karmaşık gibi görünse de, büyük resimde bu uyuşmazlığın yıllardır kendini yeniden üreterek süregelmesi gerçeği kuşkusuz en temel nedendir. Kudüs’te başlayan olayların 10 Mayıs tarihi etrafında yaşanması tesadüf değildir. Zira, 1967 yılında yaşanan Üçüncü Arap-İsrail Savaşı (ki 6 gün sürdüğü için “Altı Gün Savaşı” olarak da bilinir) sonrasında Ürdün’ün daha evvel ilhak ettiği Doğu Kudüs ve Batı Şeria İsrail işgaline girer. Yahudilerin Doğu Kudüs’ü kazandıkları gün olarak bilinen bu Savaşın yıldönümü bu yıl İbrani takvimine göre 10 Mayıs gününe tekabül etmiştir. Bu tarih, bu sene Müslümanlar için en kutsal ay olan Ramazan ayının son günlerine de denk gelmiştir. Kudüs’te yaşanan gerilimi artıran esas meselelerden bir diğeri ise; Doğu Kudüs’teki sokaklardan biri olan Şeyh Cerrah Mahallesinde ikamet eden Filistinlilerin evlerini terk etmeleri beklenerek Yahudi yerleşimcilerin bu evlere yerleşebileceği söz konusu olmuştur. Bu durumu ortaya çıkaran yasal dayanak ise İsrail’in, Birinci Arap-İsrail Savaşından (1948-49) öncesine ait kayıt ibraz etmeleri durumunda Yahudilerin mülklerine geri dönmelerine hak tanıyor olmasıdır. Tam da bu noktada, bu günlerde dört Filistinli ailenin evlerini terk edip etmeyeceklerine yönelik olarak İsrail Mahkemesinin bir karar vermesi bekleniyordu. Nasıl bir tesadüftür ki, İsrail Yüksek Mahkemesinin karar günü yine 10 Mayıs’a tekabül etmişti. Her ne kadar karar günü ertelenmiş olsa da bir yandan Filistinlilerin, Yahudilerin yapacağı Kudüs Günü yürüyüşünü engellemek için teyakkuza geçmesi diğer yandan ise İsrail polisinin Şam Kapısı’nda Filistinlilerin Ramazan akşamı toplanmasına engel olmak için bariyerler yerleştirmesi sonucundaki olaylar Filistinlilerle İsrail polisini yine karşı karşıya getirmiştir.

Peki, Bu Uyuşmazlık Neden Çözül(e)memiştir?

Filistin Meselesinin ortaya çıkışında, 1917 yılında dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Arthur James Balfour’un kendi adıyla bilinen Balfour Deklarasyonu ile Yahudilere Filistin’de bir ulusal yurt sözü verdiği açıklaması bir milat olmuştur. Birinci Dünya Savaşından Sonra Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasının ardından 1920 yılında San Remo’da Filistin Britanya’nın manda yönetimi altına girer. Kısaca ifade etmek gerekirse, yıllar geçtikçe Filistin’e Yahudi göçünün (aliya) artması burada bir iç karışıklığa sebebiyet verir ve 1939 yılında Britanya Filistin’e bağımsızlık hakkı tanıyacağını açıklar.  1945 yılında İkinci Dünya Savaşı biter ve mesele Britanya tarafından o dönem yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Örgütünün gündemine taşınır. Britanya Filistin’den çekilecek ve Filistin bağımsız bir devlet olacaktır, ancak esas mesele Filistin’i kimin yöneteceği sorusudur ve bu soruya yanıt aranmaktadır. BM, iki çözüm önerisi ortaya koyar. Çoğunluk Planı olarak tarihte yerini alan plan Yahudilerin desteklediği “Taksim” Planıdır. Azınlık Planı olarak bilinen Plan ise Federasyon temelinde bir çözüm öngörmekte ve Filistin halkının destek verdiği bir öneri olacaktır. İşte tam da bu noktada, 14 Mayıs 1948 günü David Ben Gurion’un İsrail Devletini ilan ettiği günün ertesinde Arap ülkelerinin (Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak) bir araya gelmesiyle Filistinler için “Nakba” (Büyük Felaket) olan dönem başlamış olacaktır. Zira 1948-49 yılları arasından yaşanan Birinci Arap-İsrail Savaşı, Filistinlilerin sadece toprak kaybetmesine neden olmayacak, 700,000’den fazla Filistinlinin yerinden olmasına ve komşu ülkelerde mülteci konumunda yaşamak zorunda kalmalarına yol açacaktır.

Savaşlar devam etti ve yukarıda bahsi geçen 1967 Arap-İsrail Savaşı, bir yandan İsrail’in Ürdün’den Doğu Kudüs ve Batı Şeria (Yakası) topraklarını; Suriye’den Golan Tepelerini, Mısır’dan Sina Yarımadasını ve kontrol ettiği Gazze’yi kontrol altına almasına neden olurken diğer yandan da o dönemlerde bölgeyi kasıp kavuran Arap milliyetçiliği ve birliği düşüncesini derinden sekteye uğratmış oldu. Bu Savaşın ardından BM Güvenlik Konseyinin aldığı birçok karar, örneğin BMGK 242 Sayılı Karar savaş yoluyla toprak kazanımının meşru olmadığını ve İsrail ile savaşan Arap devletlerinin barış içerisinde yaşamaları gerektiğine işaret ederken, bu kararların halen daha hayata geçmediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Küresel Hegemonya ve Yalnızlaşan Filistin

Uluslararası siyasette Filistin Sorunu gibi birçok sorun, Soğuk Savaş Sonrası dönemde yeniden gündeme taşınmış ve öyle olmamalarına rağmen Soğuk Savaş ürünü/ sonucu olarak değerlendirilerek masaya getirilmiştir. Soğuk savaş ve Körfez Savaşının bitimi ile birlikte yeni bir Orta Doğu düzeni kurma çabalarını beraberinde getirmiş ve dönemin Amerika Birleşik Devletler Başkanı (ABD) George Bush, yeni bir dış politika anlayışıyla bölgeye yaklaşmıştır (Altunışık, 2009). ABD ilk olarak, bölgenin ana sorunu olan Arap-İsrail Uyuşmazlığının çözümü için kolları sıvamış ve 1991 yılında Madrid Barış Konferansının düzenlenmesine liderlik etmiştir. İki kutuplu dünya düzeninin sona ermesiyle ABD, sadece 1990-91 Körfez Krizi ile kuvvete dayalı değil rızaya dayalı “yeni” bir uluslararası sistem tahayyül ettiğini ortaya koymaya çalışmıştır. 1993 yılında Orta Doğu’ya barış getirecek ve tarihi ifadesinin hakkını tam anlamıyla veren Oslo Barış Anlaşması (İlkeler Bildirgesi) Filistin Kurtuluş (FKÖ) lideri Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin arasında imzalanmıştır. Bu anlaşmanın önünü açan en önemli söylem ve yaklaşımlardan birisi de İşçi Partisi lideri Rabin’in “barış için toprak” (land for peace) ilkesiydi. Ancak, Oslo’dan iki yıl sonra Rabin maalesef bir suikast sonucu öldürülecekti. Hatırlanacağı gibi, 1979 yılında Camp David Anlaşmasıyla İsrail’i ilk tanıyan Arap ülkesi lideri olan Mısır’ın Devlet Başkanı Enver Sedat’ı da benzer bir son beklemekteydi. Belirtmek gerekmektedir ki, Rabin’in ölümü ve ardından 1996’dan sonra sağ siyasi figürlerin (başta Binyamin Netanyahu olmak üzere) iktidara gelmesi, Batı Şeria’da Yahudi yerleşimlerinin artmasına ve Uyuşmazlığın çözümü için yakalanan ivmenin ters yöne dönmesine sebep olmuştur. Bugün halen daha, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkını tanıyan, Yahudi yerleşim yerlerinin geleceği konusunda bir çözüm üreten ve toprak bütünlüğünün sağlanabileceği yaşayabilir bir Filistin devletinin, yani “iki devletli” bir çözüm yönünde ilerleme kaydedilememiştir.

2000’lere geldiğimizde ise Filistin – İsrail Uyuşmazlığında aktörlerin 1990’lı yıllarla mukayese edildiğinde değiştiği ve bölgede 2011 Arap Ayaklanmaları sonrasında ortaya çıkan yeni güç denkleminin İsrail lehine bir zemin ortaya çıkarmış olması bahsedilmesi gereken en önemli gelişmedir. Her ne kadar Mısır’da Hüsnü Mübarek, Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali’nin halk protestoları sonucunda devrilmesi başlarda İsrail için bir tehdit algısı oluşturmuş olsa da, Libya’da Muammer Kaddafi döneminin sona ermesi, Suriye’de baş gösteren savaş, bölgenin geniş anlamda bir istikrarsızlığa doğru yol alması İsrail – İran arasındaki rekabeti artırarak, bölgede iki blok oluşmasına sebebiyet vermiştir. Bir yanda İran ve Arap Baharı karşıtı olarak ifade edebileceğimiz ve Mursi yönetiminin Mısır’da bir darbeyle alaşağı edilmesinin ardından, Mısır ve Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve İsrail’in de yer aldığı bu ortaklık karşısında Katar’ın destek verdiği ve İran’ın öncülüğünde Tahran-Şam-Lübnan Hizbullah’ı üçgeni yer almaktadır. Tüm bu gelişmeler ışığında ise en çarpıcı gelişme İsrail’in Körfez ülkeleriyle olan yakın teması ve 2020 yılında BAE, Bahreyn ve ardından Fas ve Sudan ile yaptığı ‘İbrahim Anlaşmaları’ olmuştur. Böylece İsrail bölgede “normal” bir aktör olarak hareket etme zemini kazanırken Filistin ise diğer yandan yalnızlaşmaya başlamıştır.

Tüm bu gelişmelere bir de dönemin ABD Başkanı Donald Trump’ın 2019 yılında ortaya koyduğu Yüzyılın Barış Anlaşması önerisini ve ABD Büyükelçiliğinin 2018 yılında resmi olarak Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını eklediğimizde Filistin’in sadece bölgesel düzeyde değil, küresel düzeyde de yalnızlaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Avrupa Birliği gibi küresel aktörlerin bölgeye yönelik perspektifleri ve izledikleri politikalar bile, ABD’nin Kudüs kararını ve Yüzyılın Barış Anlaşması önerisini eleştirmekle yetinilmesi düzeyinde kalmıştır. ABD kaynaklı bu gelişmelerin Orta Doğu’yu karanlığa götürecek girişimler olduğu hem bir önceki AB Dış Politika Şefi Federika Mogherini hem de görevde olan Josep Borrell tarafından dile getirilmiş olsa da uyuşmazlığın çözümüne yönelik AB, yapıcı bir adım atamamış, ABD’den farklı bir dış politika pratiği geliştirememiştir.

Filistin Meselesinin Açmazları

Bugün Filistin meselesini çözümsüzlüğü hem küresel hegemonyanın dayattığı uluslararası sistem/ toplum ve bu sistemin kurumların ihtiva ettiği üyeler olan devletlerden tamamen bağımız hareket edemedikleri nedeniyle tıkanmış; hem de Filistin haklının mücadelesinde eskiden zımnen de olsa yanında olan bölge ülkelerinin bugün İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesinden dolayı bir çıkmaza girmiştir. Bu unsurlara, (FKÖ kökenli ve İsrail’i 1993’te tanımış olan) Filistin Özerk Yönetimi altında olan Batı Yakası ve Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu olan Hamas’ın kontrol ettiği Gazze’den müteşekkil iki başlı bir Filistin mücadelesinin olduğunu da eklemek gerekmektedir.

Yine bir başka açmaz ise İsrail kaynaklı ve iki devletli çözümden son derece uzaklaşmış Likud Partisi başta olmak üzere sağ ve aşırı sağ eğilimli koalisyonların 2000’li yıllardan bu yana İsrail’de iktidarda olmasıdır. İşçi Partisinin aksine bu sağ koalisyonlar Filistin Uyuşmazlığında müzakereye açık olmamakta ve tehdit algısının sürekli olarak yeniden üretildiği bir siyasal ilkim inşa etmektedirler.

Sonuç olarak yukarıda bahsedildiği gibi, İsrail Devletini yöneten sağ iktidarların milliyetçi ve yayılmacı tutumları, Filistin hareketini  yöneten Filistin Yönetimi ve Hamas’ın iki başlı mücadelesi, soğuk savaş sonrası ABD yönetimlerinin tek taraflı ve dayatmacı politikaları, Arap ülkelerinin eskisinden uzak dağınık ve ‘ulusal çıkarlarına’ dayanan politikaları ve AB ile BM’nin Güvenlik Konseyi kararlarına rağmen yaptırım ve etkinlikten uzak politikaları bu uyuşmazlığın çözümüne katkı koymamaktadır.


Referans:  Meliha Benli Altunışık, “Ortadoğu ve ABD: Yeni bir Döneme Girilirken”, Ortadoğu Etütleri, Temmuz 2009, Cilt 1, Sayı 1, ss. 69-81.

Dergiler Haberleri