Münevver Özgür Özersay
munevver.ozgur@gmail.com
Tunç Adanır ile söyleşi – 1974’ten bugüne savaş, bellek ve mimarlık
tuncadanir@gmail.com
Gaile’nin Sorusu:
“Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik olarak başlattıkları saldırı, Kıbrıs dahil, bölge ülkelerini de içine alan bir ateş çemberi oluştururken, başka hedeflere de sıra gelebileceği tehditleri, bir süredir dillendirilen “Üçüncü Dünya Savaşı” başladı söylemini daha sık ve geniş ölçekte kullanılır hale getirdi. Üçüncü Dünya Savaşı gerçekten başladı mı? Gidişat nereye? Yaşanan bu gelişmeler karşısında, barış içinde, daha adil “bir başka dünya mümkün?” çok uzak bir hayal mi?”
Giriş Niteliğinde:
Dünya yeniden savaş ihtimallerini konuşuyor. Gazze’den İran’a, Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya uzanan gerilim hattı birçok kişi tarafından “Üçüncü Dünya Savaşı” söylemiyle ifade ediliyor. Tunç Adanır bu tür büyük sözleri kolayca telaffuz edenlerden değil. Yüksek mimar, KTMMOB bir önceki dönem başkanı, iş sağlığı ve güvenliği uzmanı ve tarihi yapıların korunması ve yeniden kullanımı üzerine çalışan bir isim olarak uzun yıllardır dünyayı meslek odalarının ve mimarların alışık olduğu yerden izliyor: sessizce, dikkatle, her zaman tetikte ve zamanın içinden bakarak.
1974’te çocuk yaşta savaşla tanışan Adanır ile Gaile sorusunu odağımıza alarak sohbet ederken, kentkırımı, siyasetin dilini, yapay zekayı ve gençleri de konuştuk.
Keyifli okumalar dileriz.
Söyleşi:
16 Mart 2026 –Adanır Mimarlık Ofisi- Lefkoşa
Münevver Özgür Özersay (M): 1974’te 8 yaşındaydın. Çocuk zihninle savaşı nasıl algıladın? Sende nasıl bir iz bıraktı? Bugün, deneyimli bir mimar olarak geriye dönüp baktığında, savaş sana nasıl görünüyor? Ve bugün sıkça dile getirilen “Üçüncü Dünya Savaşı başladı” söylemi hakkında ne düşünüyorsun?
Tunç Adanır: Savaşı çocukken yaşamış biri olarak, bugün hafızamın neler taşıdığını neleri yaşayıp hissettiğimi sorduğunda şunu söyleyebilirim: Savaş, hayatımın ve düşüncelerimin en önemli noktalarından birinde yer alıyor.
Savaşın bende açtığı bir “yara” var. Bunu şöyle anlatabilirim: Belleğimde o günleri hala gün be gün yaşıyorum. Hatta bazı anılar var ki, bugün bile sanki o günmüş gibi hissediyorum.
Sekiz yaşındaydım ve...
M: Neredeydin?
Tunç Adanır: Limasol’ daydım. Annem babam İngiltere’deydi, biz ise teyzemdeydik—Çağla Teyzemde. Biz üç kardeşiz: Çelik, Demir ve ben. Demir en küçüğümüz, iki yaşındaydı, kucaktaydı.
Savaş çıkmadan önceki hafta sonu nenemle dedem Lefkoşa’dan, Limasol’a gelmişti. Beni alıp geri dönecekler, sonra da her hafta gelip sırayla birimizi yanlarına alacaklardı. Ama o gün Çelik çok ağladı. Ben de “ben büyüğüm, ben kalayım, siz Çelik’i götürün, haftaya ben gelirim” dedim. Böylece Çelik’i aldılar.
Çelik gitti, savaş çıktı. Demir ve ben Limasol’ da Çağla teyzemde kaldık. Çelik Lefkoşa’da dedemlerdeydi. Annem babam ise İngiltere’deydi. Savaş sırasında bizim hayatta olup olmadığımızı bilmeden, üç çocuklarını kaybetmiş olabileceklerini düşünerek ağlamışlar. Bunu biz sonradan öğrendik. O günlerde, yalınayak evlerin içinden geçerek savaşın içinden de geçeceğimizden habersizdik.
Şimdi, mimari açıdan yapıları düşündüğümde hep şu gelir aklıma: Teyzemin evi Türk mahallesinin dışında, Rum yerleşkelerine daha yakın bir konumdaydı. Ortam gerilmeye başlayınca Türk mahallesine, eniştemin annesinin evine geçtik. Ve bu geçişten iki üç gün sonra savaş başladı.
Dikkatimi çeken şuydu: Türk evleri bitişik nizamdı. Evlerin içinden diğer evlere ve oradan sokağa açılan geçişler oluşturulmuştu.
Halka, savaş anında hastanede toplanılması yönünde bilgi verilmişti. O sabah kapının önündeydim. Ayakkabılar topuğumu kestiği için çıkarmıştım; yalınayaktım. Saat dokuz buçuk—on gibi üzerimizden kurşunlar geçmeye başladı. Hemen eve girdik.
Ev ise şöyleydi: Sokaktan girince mutfak, ardından bir avlu, en arkada yatak odası vardı. Yani mutfaktan yatak odasına geçmek için avludan geçmek gerekiyordu. Ama avludan geçmek mümkün değildi; mermiler üzerimizden çok hızlı geçiyordu. Dört beş kişi mutfağın içinde sıkışıp kalmıştık ve orada bekliyorduk.
M: Seni şu an tüylerim diken diken dinlerim. Anlatmaya devam et lütfen.
Tunç Adanır: Öğlene doğru Önder Eniştem eve geldi ve gidişatın iyi olmadığını söyledi. Öğleden sonra, iki gibi tekrar geldi. Onunla birlikte, üzerimizden geçen mermiler arasında avludan yatak odasına geçtik. Çünkü arka sokağa açılan geçiş (delik) o odadaydı.
Ben, yalınayak, sekiz yaşında bir çocuk… Çağla Teyzem dokuz aylık hamileydi. Gülden Teyzem de bizimleydi. Demir kucaktaydı. Eniştem bizi arka eve taşıdı; deliklerden, evlerden ve sokaklardan geçerek Türk Hastanesine ulaştık.
Hastanenin arkasında Mustafa Akıncı’nın babasının evi vardı. Önce orada toplandık. Büyük bir yatağın altına Gülden teyzem ile birlikte girdik ve bekledik.
Öğleden sonra Limasol düşünce bizi hastaneye aldılar. Hepimizi avluda topladılar. Etrafımız silahlı Rum askerlerle çevriliydi.
Bir ara, avluda otururken Türk uçakları geldi. Rumlar ateş açtı, ardından hızla hastanenin içine kaçtı. Türk halkı ayağa kalktı, kısa bir sevinç oldu… sonra yine sessizlik.
Böyle sürüp gitti. Benim savaş hikâyem aslında çok uzun; hepsini anlatmak mümkün değil. Ama kuzeye kaçışımız… o anlatmaya değer
Türk tarafına ben kaçak geçtim. Bir İngiliz’in arabasında, gizli bir şekilde. Arka koltuktaydık ama yokmuşuz gibi davranmamız istenmişti. İngilizler, para karşılığı insanları Türk tarafına geçirirdi.
…
Buralara girmeyeyim. Başka şeyler var. Mesela hastaneye her gün gitmemiz. Teyzem Kızıl Haç’a isimlerimizi vermişti ama annem babam olmadığı için bizi kayda almadılar. Her gün giderdim; beni Türk tarafına geçmek için sıraya koymazlardı.
İkinci haftanın sonunda çok kızmıştım. Teyzeme, “Artık gitmiyorum. Anne babama da küstüm; beni almazlar. Vazgeçtim,” dedim. Ve gitmedim. “Beni götürmeyeceksin, istemiyorum,” derdim.
…
Teyzem Umut’u doğurduğunda yandaki Ermeni komşunun evine Rum askerleri geldi. Sonrası da var ama oraya girmeyeyim.
Teyzemin evi ana yolun hemen yanındaydı. Köşeyi dönünce Dr. Cemal’in kliniği vardı, arkadan klinikle evi tel ayırıyordu. Teyzem telden atlayarak doktora giderdi. Bir akşam biz yatarken gitti, doğurdu ve ertesi gün eve geri geldi.
Nasıl gelmesin? Evde biz vardık—çocuklar—başımızda kimse yoktu.
Sonraki günlerde teyzem kontroller için kliniğe gidip geliyordu. Doğumdan bir hafta sonra bir sabah yine gittiğinde, bir İngiliz’le telefonda yapılan konuşmayı duydu. Sistem içinde, para karşılığı insanları taşıyanlar vardı ama bizi bir türlü sıraya almıyorlardı.
O gün o kişilerden biri bir Türk ailesini almaya gelmişti, ama aile ortada yoktu. Telefonda “Biraz daha beklerim, gelmezlerse giderim,” diyordu.
Bunu duyan teyzem telefonu aldı ve “O ailenin yerine bu çocuklar binecek!” dedi. Karşıdaki kişi, “Nasıl yaparsanız yapın, İngiliz’le halledin!” diye cevap verdi.
Çağla Teyzem, o gün İngiliz’i ikna etti. Gülden Teyzem—on altı, on yedi yaşlarında—Demir kucakta ve ben arka koltuğa bindik. Önde başka biri vardı. İngiliz bize dönüp, “Yolda hiç konuşmayın. Gözlerinizi kapatın. Uyuyun,” dedi.
Lefkoşa’ya gelene kadar on iki barikattan geçtik. Ben hiç gözümü açmadım. Arada çok az açar, korkudan hemen kapatırdım. Ama her şeyi dinlerdim.
Her an ölebilirdik.
Sonunda Lefkoşa’ya gelmiştik. Hâlâ oranın bir avukatın ofisi olduğunu düşünürüm. Bizi içeri aldılar, arka odaya götürüp kapıyı kilitlediler. Beş altı kişiydik. Bir kadın ve çocuğu da vardı.
“Telefon çalarsa açmayın, kapı çalarsa cevap vermeyin,” dediler. Biz içerideyken telefon da çaldı, kapı da. Hiç ses çıkarmadık. Korkudan nefesimizi tutuyorduk.
Nöbet değişimini bekliyordu. Öğlen geldi, bizi aldı ve bu tarafa geçtik. Dereboyu’nda, Efruz’un evine götürüldük. Ev sahibinin oğlunu hâlâ hatırlarım; benden biraz büyüktü. Teyzem de yanımızdaydı.
Orada ilk kez babamı aradılar.
Babamın hiçbir şeyden haberi yoktu. Kooperatifte çalışıyordu. Bisikletini alıp geldi.
…
Bandabulya’ ya yakın, Mesut’un apartmanında kalıyorduk. İkinci kattaydık. Merdivenlerden çıkarken kardeşim Çelik’i kapının önünde oynarken gördüm. Bizi görünce bir çığlık attı.
İçeriden annem geldi…
ve…
bitti.
...
Evet...
Bugünden bakınca, 74’te yaşadığımız savaşa rağmen bir açıdan şanslı olduğumuzu düşünürüm. Savaş hiçbir zaman iyi bir şey değil; benim hayatımda da önemli bir yer tutar. Hatta bazen sorgularım: Belki de kendi ayaklarım üzerinde durmamda, bu süreçte yaşadıklarımın büyük bir etkisi vardır. Beni şekillendirdi. Bu yüzden böyleyim belki—dirençliyim. Bazen hiçbir şey umurumda değil gibi olur. Bunların etkisi olduğunu düşünürüm.
Çünkü çocuk yaşta ölümü de ailemin kaybını da düşündüm. Her şeyi düşündüm.
Ama yine de şu bakımdan şanslıydık: O dönemin silahları, bugün gördüğümüz “imha makineleri” kadar yıkıcı değildi. Tahribat vardı, kurşun izleri, açılan delikler… savaşın izi buydu. Ama şehirler ayakta kalırdı. Sokaklar, yollar dururdu. Bombalanan binalar zarar görürdü ama bugün olduğu gibi toplu ve büyük yıkımlar yaşanmazdı.
Bu yüzden bugün, düşününce, o savaşı bile arar hale geliyoruz. O görece sınırlı yıkımı, daha az kaybı…
Bugüne geldiğimizde ise üçüncü dünya savaşı ihtimali konuşuluyor. Birlik Başkanlığına seçildiğimde yaptığım ilk konuşmada da buna değinmiştim. Ukrayna savaşı başladığında, yakın coğrafyamızdaki gelişmelerin özellikle enerji üzerinden ilerlediğine dikkat çekmiştim. Ama mesele yalnızca enerji değil. Güçlü ülkelerin küçük ülkeler üzerinde kurduğu hegemonya ve doğal kaynaklara erişim için yürüttükleri politikalar belirleyici. Yani, savaşla alma meselesi.
Bunu ilk Rusya yaptı. Ama ardından Amerika’nın da çok daha ileri ve yıkıcı adımlar attığını görüyoruz. İran’ın nükleer silah edinmesi konuşuluyor ama esas mesele bu da değil.
Aslında mesele, İsrail ile İran arasındaki karşılıklı yok etme üzerine kurulu yaklaşım. Bu marjinallik, büyük ölçüde dinî referanslarla besleniyor. Her iki tarafta da öğretiler ve söylemler, karşı tarafı dışlayan ve yok etmeye yönelen bir çerçeve kuruyor. Gençler de bu söylemle yetişiyor. Düşmanlık böyle birikiyor ve silahlanma da bu doğrultuda şekilleniyor.
Olayların bu noktaya gelmesini ben üçüncü dünya savaşı olarak görüyorum. Çünkü savaşlar adım adım gelir, yavaş yavaş büyür. Başlangıçta iki devlet arasında gibi görünse de, komşular ve ittifaklar devreye girdikçe genişler.
Kıbrıs’taki İngiliz üsleri düşünüldüğünde, İngiltere bugün savaşın dışında gibi görünse de bunun böyle kalacağını sanmıyorum. Özellikle Amerika istediğini elde edemez ve daha agresif bir tutum alırsa, İngiltere’nin, Fransa’nın ve Avrupa’nın da sürece dahil olacağını düşünüyorum.
Türkiye’nin de dışında kalabileceğini düşünmüyorum.
Çok tehlikeli bir süreçteyiz. Ve Kıbrıs olarak bu sürecin tam ortasındayız.
M: Evet… “batmayan gemi” meselesi. Tam ortasındayız derken…
Tunç Adanır: Batmayan uçak gemisi—evet. Ama batmayan gemi de batabilir. Şöyle batabilir…
Ben burada biraz 1960’a, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giderim. İngiliz sömürgesinden çıkılıp Cumhuriyet kurulurken, “bir an önce kurtulalım ve kendi devletimizi kuralım” düşüncesiyle verilen üs tavizinin, aslında sizi tam bağımsız bir ülke olmaktan uzaklaştırdığını görürüz.
Bu, sadece devlet düzeyinde değil; toplum olarak ve irade olarak da istemediğiniz bir savaşın parçası haline gelmenize yol açar. Üs meselesi biraz budur.
O dönemde muhtemelen “bu üssü verelim de kurtulalım” diye düşünüldü. Ama bugün, 1960’tan bugüne baktığımızda bunun ne kadar sorunlu olduğu daha açık görülüyor.
M: Belki de başka çare yoktu diye düşünüyorum ama…
Tunç Adanır: Evet, bir çıkış yoluydu. Kurtulup ayrılma çabası. Bunu şuna benzetirim: Anne baba boşanır ama çocuk vardır. Ayrı yaşarlar, ama çocuk nedeniyle yine birlikte hareket etmek zorunda kalırlar. Yani tam anlamıyla ayrılamazlar.
M: Evet… Bazı seçimlerle gelen sorumluluklar bitmez. Mimarların müellifliklerinin özde ömür boyu sürmesi gibi…
Tunç Adanır: Evet.
M: Peki, bu “batmayan savaş gemisi” ve “göbeğindeyiz” hali, 1960’tan bugüne gelen kararlarla birlikte düşünüldüğünde… bu gelişmeler Kuzey ve Güney arasındaki ilişkileri nasıl etkileyebilir? Küçük ve bölünmüş toplumlar nasıl bir pozisyon almalı? Bölgesel diplomasi ya da sivil toplum ne yapmalı? Hepsine cevap vermek zorunda değilsin.
Tunç Adanır: Biraz hepsine değineyim.
Savaş, birbirine yakın ama aralarında gerilim olan toplumlar arasında—özellikle komşu ya da birlikte yaşayan toplumlar söz konusuysa—negatif durumu her zaman artırır. Savaş anlarında “koruma” duygusu öne çıkar; bu da diğer topluma karşı daha mesafeli, daha savunmacı bir bakışı güçlendirir.
Bizde de Güney’de de—yani Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarında—savaş, eski olumsuzlukları yeniden hatırlatır. Milliyetçi düşünceler hızla yükselir. Uzlaşı ve çözüm ihtimali ise sislenir; netlik kaybolur.
Bu durumda, çözüme daha yakın olanlar bile bir adım geri çekilir. Süreç yavaşlar, adeta düşük viteste ilerler.
M: Çok iyi anladım. Çok güçlü bir metafor bu.
Tunç Adanır: Ve bu durum siyasilerin işine gelir. Çünkü bunu kullanırlar. Nitekim son Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde toplumda çözümle ilgili umut ve inanç artıyordu. Bir anda tersine döndü; savaşla birlikte geriledi.
M: Balon gibi söndü.
Tunç Adanır: Evet, söndü. Ve buna karşı düşünceler güçlendi. Açıkçası, iktidardaki partilerin yaptığı yolsuzlukların ve olumsuzlukların bile üzeri örtülür hale geldi. İnsanlar bunları düşünmemeye başlar.
Milliyetçilik üzerinden yapılan söylemler güçlenir ve toplum çözüm hedefinden daha da uzaklaşır.
M: Çok güzel anlattın gerçekten. Peki, bir yandan bu hedeften uzaklaşma ve o sis; diğer yandan medya ve sosyal medya… Savaşın normalleştirilmesi, bir dizi gibi ekranlardan bize izletilmesi konusunda ne düşünürsün? Bu durum genç mimarların ve tasarımcıların gerçeklik algısını nasıl etkiler?
Tunç Adanır: Önce şuna değineyim. Bizim tarafa pompalanan yanlış bir algı var: “Güneyde üsler var, biz güvendeyiz, rahatız, bize bir şey olmaz.” Bu algı sürekli besleniyor ve insanlarda bir rahatlık yaratıyor. Ama bu yanlış.
Özellikle mimarlık sektöründe, savaşın yaratabileceği yıkımın—sadece fiziksel değil, ekonomik olarak da etkin olacağının—henüz tam kavranmadığını düşünüyorum. Oysa ekonomik etkiler çok daha ağır olabilir; yıllarca toparlanamayabiliriz.
Bugün birçok kişi hâlâ “işim devam eder, projeler sürer, bir şey olmaz” diye düşünüyor. Ama bu tartışmalı bir durum. Kıbrıs’a atılan üç füzeden biri düşseydi, algımız bir anda değişecekti. Bir anda savaşın içinde olacaktık.
Şu anda aslında yapay bir balonun içindeyiz. Etrafımız yanarken, kendimizi güvende ve huzurlu hissediyoruz. Ama bu gerçek değil. Bu yüzden insanların bu konuda farkındalıklarının artması gerektiğini düşünüyorum.
Meslek açısından bakarsam: Bir şey tasarlayabilmek için önce huzur gerekir. Ortamın, çevrenin huzurlu olması gerekir. Bu yoksa, kaygı varsa, yaratıcılık da olumsuz etkilenir.
Kendi adıma söyleyeyim: Böyle bir ortamda tasarlamak içimden gelmez. Ne tasarlayacağım? Gelecek roketin etkisine göre mi bina yapacağım? Savaşta yıkılmayacak bir yapı mı tasarlayacağım? Hepsi yıkılır.
Bir mimar olarak insanlar için mekânlar kurarsın, ihtiyaçlara göre tasarlarsın. Ama bir bomba gelip bunları yok edebilir. Demek ki kurduğun hayallerin her zaman yıkılma ihtimali vardır.
M: Yani çok “anti-mimari” bir şey aslında… savaş.
Tunç Adanır: Kesinlikle. Mimarlığı ortadan kaldırabilecek bir şeydir. Sonrasında yeniden yaparsın, yeniden kurarsın… ama bir şehrin bir anda yerle bir olduğunu düşündüğünde, bu hem mimarın hem de orada yaşayan insanların bütün hayallerinin yıkımıdır.
Sonra tekrar ayağa kalkarsın. Mücadele edersin. Yeniden tasarlarsın, yeniden yaparsın…
Ama bu nedir biliyor musun? Bir ömür, bir nesil gider.
M: Gider. Bellek de gider.
Tunç Adanır: Evet… bir ömür gider, bellek gider. Bellek kısmı çok önemli. Bugün savaşlarda, özellikle tarihi ve kültürel yapılar hedef alınıyor. O yapılar, o şehirler—bir toplumun geçmişten gelen belleğidir.
Yıkılan bir yeri yeniden yapabilirsin. Ama ne kadar yaparsan yap, aynı hissi, aynı dokuyu tam olarak geri getiremezsin.
Peki mimarlık ne için var? Şehirler yıkılsın diye mi, sonra yeniden kuralım diye mi? Bu olamaz. Çünkü şehir yıkıldığında, onunla birlikte insanlar da yıkılır.
M: Evet.
Tunç Adanır: Ama sonunda yine de kenti kuracak olan mimarlardır.
M: Aslında sen bize, soykırım gibi bir “kentkırım” açıklaması yapmış oldun…
Tunç Adanır: Öyle de diyebiliriz. Kentkırım gerçekten çok önemli bir kavram. Ben de bu tanımı çok anlamlı bulurum.
İster tarihî ve kültürel yapılar olsun, ister coğrafyaya ve doğa koşullarına uygun geleneksel yapılar, ister modern binalar… hepsi bir dönemi temsil eder. Bu bir kültürdür, bir bellektir.
Bunların bir anda yok olduğunu düşün. Bu, insanın hem geçmişini hem de geleceğini aynı anda yok etmesi demektir. Ve bu… insanın kendi eliyle yapabileceği en ağır yıkımlardan biridir.
Tunç Adanır: Burada bir başka tehlike daha var: “vadedilmiş topraklar” meselesi. Bu anlatının içinde Kıbrıs da yer alıyor.
M: Evet, ben de bunu duydum.
Tunç Adanır: Bu savaşın genişlemesinde İsrail’in rolü belirleyici. İran ile İsrail arasındaki varoluşsal gerilim ve teopolitik çatışma da bunu besliyor.
Savaşın çerçevesi genişledikçe—Gazze, İran, ardından başka ülkeler—sıranın Kıbrıs’a da gelebileceğini düşünüyorum. Güney’de şu anda Avrupa’nın askerî varlığı “koruma” olarak sunuluyor, ama bunun arkasındaki gerçeklik farklı olabilir.
Ve bir de şu var: Bu gelen güçler kalıcı olabilir. Bu da zamanla “bizim” dediğimiz toprakların el değiştirmesi riskini doğurur.
Bu ada aslında uzun süre kendini koruyabildi. Ama özellikle son dönemde, enerji kaynakları—petrol ve doğal gaz—yeniden gündeme geliyor. Küresel enerji ihtiyacı arttıkça, bu kaynaklar da stratejik hale geliyor. Bu savaşların arkasında bu tür dinamiklerin de olduğunu düşünüyorum.
M: Yani UNESCO bile bizi korumaya alsa, artık bir şey değişmez diyorsun…
Tunç Adanır: UNESCO’nun koruması ne kadar etkili olur, tartışılır. Bugün uluslararası sistemin de ciddi şekilde sorgulandığını görüyoruz. Güç dengeleri belirleyici hale geldiğinde, bu tür kurumların etkisi sınırlı kalabiliyor.
M: Evet… Maalesef. Son olarak şuna değinelim: Bugün bu tabloya bakınca, “başka bir dünya mümkün mü?” Evrensel bir ölçekte, en azından etik bir pusula olarak buna tutunabilir miyiz?
Tunç Adanır: Açık söyleyeyim… Ben başka bir dünya veya yer düşünemem. Kendi toprağımdan başka bir alternatif hayal edemem.
Çünkü dünyanın her yerinde koşullar değişse de temelde insan davranışlarının benzer olduğunu düşünüyorum. Güçlü olanın ezdiği, menfaatin öne geçtiği, sermayenin dünyayı yönlendirdiği bir düzen var.
Bu yüzden benim için mesele şu: Kendi toprağımda, kendi insanımla, kendi mücadelemi verebilmek. Bir şey inşa edip onu ayakta tutabilirsem, bunu yeterli görürüm.
Etik bir pusulamız var mı dersen… maalesef bu konuda zayıfız. Hatta savaş olmasa bile eriyen bir toplumuz.
Eskiden insanlar daha fazla dayanışırdı. Bugün ise bireysel çıkarlar, toplumun önüne geçmeye başladı. Bu da şu soruyu doğuruyor: Yeni nesle doğru değerleri aktarabildik mi?
Çünkü toplum kendini yenileyerek var olur. Eğer bugün bir çözülme görüyorsak, bunun sorumluluğunu da kendimizde aramamız gerekir. Demek ki bir şeyleri eksik aktardık.
Biz savaş çocuklarıyız. Bunun hepimiz üzerinde farklı etkileri oldu ama aynı zamanda birleştirici bir tarafı da vardı. Savaştan sonra daha mücadeleci bir toplum oluştuğunu düşünüyorum.
Kendi hayatımdan örnek vereyim: Farklı ülkelerde yaşadım, okudum, çalıştım. Birikimle geri döndüm. Ama asıl soru şu: Bu birikimi, bize aktarılan değerlerle birlikte, bir sonraki nesle doğru şekilde aktarabildik mi?
Bugün toplumsal çözülmeden bahsediyoruz. Ama bunu sadece başkalarında değil, kendimizde de görmemiz gerekir. Ve çoğu zaman bunu doğru okuyamıyoruz.
Bir de kontrol edemediğimiz çok güçlü bir etken var: teknoloji. Teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte, toplumsallıktan bireyselleşmeye geçiş de hızlandı. Bu da çözülmeyi daha görünür ve daha hızlı hale getiriyor.
M: Bu bana şunu da çağrıştırdı—sohbetin başında “eski savaşı arar olduk” demiştin ya… bugün savaşı bile AI’ ın (yapay zekanın) yönettiği söyleniyor.
Tunç Adanır: Her şekilde. Ama sadece savaşı değil… AI şu anda bireyleri takip eder ve yönlendirir.
M: Evet… Üstelik bunun için ödeme de yapıyoruz.
Tunç Adanır: Evet. Bütün bilgilerimizi biz veriyoruz. O zorla almıyor. Ve sonra toplumsal çözülmeden bahsediyoruz.
Sen birey olarak tüm verini verdiğinde, seni çözmüş oluyor. Aslında amaç, toplumsal birlikteliği çözmek ve seni tekil olarak yönetmek. Çünkü tekil olanı yönetmek daha kolaydır.
M: Doğrudur.
Tunç Adanır: Zaten savaşların temelinde de aynı şey var: enerjiye, güce ve teknolojiye sahip olmak. Ve teknoloji üzerinden güçsüzü yönetmek.
Bugün yeni bir teknolojik sömürge düzenindeyiz. Bu, çağımızın sömürgeciliği.
M: Burada bitirelim ama… bu kadar karamsar mı bitirelim? Bugün bunları konuşabiliyorsak, farkındaysak… aslında bir şey de yapıyoruz. Belki de en güçlü mücadele iletişimde kalmak, farkında olmak ve “uyumamak.”
Tunç Adanır: Günümüzde her şey çok hızlı değişiyor. Yaşadıklarımızı çoğu zaman yönetemiyoruz; ona uyum sağlayarak ilerliyoruz.
Bak… Cumhurbaşkanlığı seçimi ne zaman yapılmıştı?
M: Altı ay kadar önce?
Tunç Adanır: Evet, yaklaşık beş-altı ay. O zaman toplumda bir umut vardı. Bugün baktığımızda… altı ayda bir toplumun bu noktaya gelmesi aslında çok hızlı. Ama geldik.
Bu da gösteriyor ki süreç bizi adım adım savaşa doğru getirdi.
Ama… savaş bir anda da bitebilir. Ve belki daha aydınlık bir döneme de girebiliriz.
Her şey çözülür mü?
Zor. Çünkü bu tür çatışmalar, altta yatan paylaşımlar bitmeden çözülmez. Bu da uzun bir süreç demek.
Bu yüzden karamsarlık var. Çünkü yakın zamanda çözüleceğine dair bir inanç yok. Kısa vadede bitecek bir süreç gibi görünmüyor.
M: Zaten aldatıcı bir iyimserliğe de ihtiyacımız yok.
Tunç Adanır: Evet. Zaten olamaz da. İnsan, gördüğünün ve düşündüğünün tersini kendi kendine söyleyemez.