Hayat, bazen zihnimizin kıvrımlarında yankılanan tek bir cümleyle durup geriye bakmamızı ister. Geçtiğimiz gün karşılaştığım o çarpıcı ifade de tam böyle bir tesadüftü: “Yağ süren insanların elinde her zaman bir bıçak vardır.” O kadar ironik, o kadar çıplak bir gerçeklikle yüzleştiren ve belleğimizin tozlu sayfalarını tek tek aydınlatan bir cümle ki...
İnsanı, geçmişin gizli kalmış anlarına ve bugünün karmaşık ilişkilerine dönüp aynı soruyu sormaya mecbur bırakıyor: Ne kadar doğru, değil mi?
Ben ne hayatında aşırı süslü püslü sözler kullananlardan yana oldum ne de herkese cicili bicili görünmeye çalışanlardan. İnanıyorum ki her şeyin aşırısı zarardır; aşırı soğukluk da, aşırı samimiyet de, yapmacık güler yüzler de, ölçüsüz övgüler de...
Aşırılık, özünde samimiyetsizliği barındırır ve bir gün mutlaka o görünmeyen çizgiyi geçer. Mecburiyetten, profesyonel hayattan ötürü muhatap olduğumuz durumlar ayrıdır; ancak kendi özelimde, beni bilen bilir ki aşırılıklara ve sahte taşkınlıklara tahammülüm yoktur. Ben sakin, dingin, yüreğimi görebilen ve yüreğini görebildiğim insanları severim. Ne söylediğini net bir şekilde anladığım, zihnimde filtrelemeye gerek duymadığım duru sohbetlerin kıyısındayımdır hep.
Bu insan halleri, zihnimde adeta sürrealist bir ziyafet sofrasını canlandırıyor: Bembeyaz bir örtünün üzerine dizilmiş en taze meyveler, ballar ve göz alıcı ikramlar...
Dışarıdan bakıldığında kusursuz ve cömert görünen bu masanın hemen altında, örtünün kıvrımlarına gizlenmiş paslı ve keskin bıçaklar saklıdır. Aşırı yağ çekmek, ziyafetin tatlılığıyla göz boyarken o masanın altındaki bıçakları saklama sanatından başka bir şey değildir.
Eski zamanlarda, özüyle sözü bir olan insanlara rastlamak belki daha mümkündü. Ama bugünün telaşlı yaşantısında, o tabiri caizse “yağ süren” kesime baktığınızda o cümlenin hakikati bütün çıplaklığıyla yüzünüze çarpar. Şöyle etrafınıza bir bakın; o tatlı dillerin arkasında hep keskin bir bıçak saklıdır. Bugün sizinle en iyisi odur, ama yarın çıkarı çatıştığı an kime yöneleceğini, size nasıl sırt döneceğini bilemezsiniz. Çok fazla yağ, aşırının da ötesinde bir hesap kitabın habercisidir.
Bu insan halleri, felsefe ve sanatın da yüzyıllardır irkiltici bir gerçeklikle ele aldığı konulardan biridir.
Örneğin Friedrich Nietzsche; Böyle Buyurdu Zerdüşt’te bu tehlikeli nezaketleri ve aşırı dostluk gösterilerini şöyle eleştirir: "Kötü bir düşman değil, hain bir dosttur en tehlikelisi; o, zehrini bal kasesinde sunar."
Klasik sanata baktığımızda da bu yanılsamanın en çarpıcı izlerini görürüz. Caravaggio’nun fırçasından çıkan o dehşet verici Medusa tasviri gibi…
Bir zamanlar güzelliğiyle dikkat çeken, ardından lanetlenerek saçları yılana dönüşen Medusa’nın bakışları, karşısındakini taşa çevirecek kadar ölümcüldür. İşte bazen en ürkütücü tehlikeler, en dikkat çekici yüzlerin ardında saklanır. Tıpkı yağ sürenlerin tatlı dillerinin, çıkarları çatıştığı anda sizi savunmasız bırakacak soğuk bir bıçağa dönüşmesi gibi…
Biz, o süslü kelimelerin arasındaki yılanları görmeyi reddettiğimiz sürece, taşlaşmaya ve yaralanmaya mahkumuz.
Sinema tarihine baktığımızda da bu ikiyüzlü insan doğasını en çarpıcı biçimde anlatan klasiklerden biri, Joseph L. Mankiewicz imzalı 1950 yapımı unutulmaz başyapıt All About Eve (Perde Açılıyor) filmidir. Filmde Eve Harrington adındaki genç kadın, hayranı olduğu ünlü sanatçı Margo Channing’in hayatına son derece masum, kırılgan ve hayranlık dolu bir yüzle girer. Margo’ya sunduğu ölçüsüz övgüler, bitmek bilmeyen iltifatlar ve tatlı sözler, aslında onun güvenini kazanmak için ördüğü ince bir manipülasyon ağının parçalarıdır. Eve, hayranlık maskesinin ardında kendi yükselişini planlarken, bir yandan da kendisine kapılarını açan kadının hayatını adım adım ele geçirmeye çalışır. Çünkü bazen en keskin bıçaklar, önce size hayranlıkla uzatılan ellerin ardında saklanır.
Güven kazandıkça, çıkarları çatıştığı anda o tatlı dilin nasıl keskin bir silaha dönüştüğünü ve etrafındaki herkesi nasıl biçtiğini ibretle izleriz. Hayat da tıpkı bu sahne gibidir; en büyük darbeler genellikle en çok “yağ süren” ellerden gelir.
Schopenhauer ise; insan ilişkilerindeki bu yapay yakınlıkları kirpi ikilemiyle açıklar: İnsanlar birbirine çok yaklaşırsa dikenleri birbirini batırır, ama çok uzaklaşırlarsa da üşürler. Ancak bazıları vardır ki, o mesafeyi korumak yerine ellerindeki bıçağı gizlemek için sürekli tatlı sözlerin ardına sığınırlar.
İşte bu yüzden, cicili bicili yalanların ve aşırı samimiyetin hüküm sürdüğü bu dünyada, filtrelenmemiş bir merhabayı, yüreğiyle konuşan insanları ve sakin bir vicdanı tercih ediyorum.
Bıçağını gizleyerek yaklaşanların kalabalığında, kendi köşesinde dingin kalabilmek en büyük sığınaktır.
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…