Üçüncü Dünya Savaşı başladı mı?

Bugün gündeme gelebilecek bir dünya savaşında ne tip savaş malzemelerinin kullanılabileceği belirgin olmasa da, böyle bir savaşın sadece dünyayı kapsamayacağı ve uzayı da içerebileceği düşünülmektedir

İlksoy Aslım
ailksoy @yahoo.com 

Gaile’nin Sorusu: Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik olarak başlattıkları saldırı, Kıbrıs dahil bölge ülkelerini de içine alan bir ateş çemberi oluştururken, başka hedeflere de sıra gelebileceği tehditleri, bir süredir dillendirilen “Üçüncü Dünya Savaşı” başladı söylemini daha sık ve geniş ölçekte kullanılır hale getirdi. Üçüncü Dünya Savaşı gerçekten başladı mı? Gidişat nereye?


 Giriş

Gaile’nin sorusu gerçekten de bir süredir akademik alanda da tartışılan bir konudur ve cevabı kolayca verilememektedir. Yeni bir dünya savaşının öncekilerden farklı olacağı genelde kabul edilmektedir. Hatırlanacağı gibi, Birinci Dünya Savaşı’nda daha geleneksel silahlar kullanılırken İkinci Dünya Savaşı’nda çatışmalar daha öldürücü silahlarla başlayıp nükleer bombaların kullanımıyla sona ermişti. Bugün gündeme gelebilecek bir dünya savaşında ne tip savaş malzemelerinin kullanılabileceği belirgin olmasa da, böyle bir savaşın sadece dünyayı kapsamayacağı ve uzayı da içerebileceği düşünülmektedir. Dünya savaşları, adı üstünde, dünyayı etkileyen/etkileyecek savaşlardır. Hal böyle iken Birinci Dünya Savaşı’nın ağırlıklı olarak Avrupa merkezli olmasına karşılık İkinci Dünya Savaşı daha küresel olmuştu. Yenisinin çok daha yıkıcı ve nükleer silahların kullanılabileceği bir savaş olacağını biliyoruz. Böylesi bir savaş henüz başlamamıştır. O zaman İran Savaşı’nın bizi bir dünya savaşına sürükleyip sürükleyip sürüklemeyeceğini geçmişte ve bugün yaşananlar ışığında inceleyebiliriz.  

Bir Dünya savaşının kapsamı ve bugün yaşananlar   

            Öncelikle yaşanacak bir dünya savaşının iki rakip blok arasında olması gerekeceğini geçmiş deneyimlerimize bakarak iddia edebiliriz. Bahsettiğimiz bu iki kutup oluşmakta mı oluşacak mı onu sorgulamamız ve açığa çıkarmamız gerekmektedir. Bugün İran Savaşı’na baktığımız zaman ABD-İsrail birlikteliğine karşı İran’ın rakip merkezi oluşturduğunu ve müttefiklerinin devletler değil devlet dışı örgütler olduğunu görürüz. Kısacası, İran’ı fiilen destekleyen hiç bir devlet bulunmamaktadır. İran’a destek veren devletler dolaylı destek vermeyi tercih etmektedirler. İran sahip olduğu devlet dışı müttefikleriyle birlikte savaşı bölgesel hale getirmek ve rakiplerine büyük bedeller ödetmek amacındadır. Bunun yanısıra uluslararası duyarlılığı artırmak için dünya ülkelerini de Ortadoğu’da yaşananlaradan haberdar etmeye ve belli sıkıntıları onların da yaşamasını istemektedir. Bugün artık petrol ve doğal gaz savaş öncesinden çok daha pahalıdır ve İran yaşanan bunalım nedeniyle artan enflasyona ABD ve İsrail neden olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Saldırganların ABD ve İsrail olmasına rağmen özellikle Avrupa devletlerinin İran’ı suçlu olarak göstermesi İran’ı özellikle Körfez ülkelerine yönelik füze saldırına yöneltmiştir. İran’ın bu tavrı aslında Körfez ülkelerine müttefikleri ABD’nin onları koruyamadığı mesajını vermeyi de amaçlamıştır. Dünyanın ihtiyacı olan enerjinin yüzde yirmisinin Hürmüz Boğazı’ndan çıktığı düşünülürse savaşın ağır sonucunun bedeli büyük ekonomik kriz olduğunu ve tüm dünya ülkelerini etkilediğini söyleyebiliriz. Cevaplanması gereken bir soru da şudur: Eğer tüm dünya Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanmasından etkilenmişse neden tüm ülkeler İran’a karşı tavır almamıştır. Burada haklı savaş, haksız savaş konusunu gündeme getirmeliyiz. Gazze katliamından sonra güney Lübnan’daki inanılmaz yıkım ve korkunç İran saldırısı ABD ve İsrail’i giderek daha fazla yalnızlaştırmakta ve haksız bir savaş yürütmekte olduklarını dünyaya göstermektedir. Görüldüğü gibi ABD İran’a karşı müttefik bulmakta zorlanmakta ve kendi politikasına destek olacak “rızayı” üretememektedir.

Dünya savaşının olabilmesi için iki blokun olması gerektiği yukarıda belirtilmişti. Tam da bu noktada ABD ve İsrail’in karşısındaki “blok”un varlığını sorgulayabiliriz.  Tahran ve devlet dışı müttefik örgütler ikinci bloku oluşturmaktadır. BRICS üyesi İran’ın diğer üye ülkelerle müttefiklik ilişkisi olduğu söylenemez. Ne Rusya ne de Çin İran’a doğrudan destek vermemektedir. Bunun nedeni uluslararası sistemde yaşanmakta olan dönüşümdür. Müttefiklik ilişkilerinin söz konusu olduğu NATO’da bile üye devletler ABD’ye fiili destek sağlamamaktadır. Trump yönetiminin Avrupa devletlerine yönelik ekonomik yaptırımların onları yeni alternatifler aramaya itmektedir. Sonuçta, Avrupa devletleri ABD’ye gönülsüz destek vermektedirler. Müttefiklik ilişkisi olmayan BRICS üyelerinin NATO üyelerinin yapmadıklarını onlardan beklemek ise mümkün görünmemektedir. Özellikle Çin ve Rusya’ın İran’a destek vereceği beklentisi içinde olan kesimlerin özellikle Çin’in asla müttefiklik gütme politikasının olmadığını hatırlalatmak gerekmektedir. Çin Ortadoğu’da asla bir savaş içine girmeyi planlamamaktadır. Çin’in amacı azami ölçüde iş ilişkisi ağını geliştirmektir. Çin bu amaçla İsrail, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle nasıl bir ilişki içindeyse İran ile de benzer ilişki kurma amacındadır. Bir fark varsa o da İran’dan daha fazla petrol aldığıdır. İran da bu iş ilişkisinin gereği olarak Çin’e kesintisiz petrol/doğal gaz vermeye devam etmektedir. Rusya da Ukrayna Savaşı’ndan kaynaklı sıkıntıları nedeniyle İran’a dolaylı olarak yardım edebilmektedir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta Çin ve Rusya’nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliklerinin İran açısından taşıdığı önemdir. İki ülkenin orada İran’a verebilecekleri destek İran için önem taşımaktadır. 

Görüleceği gibi, değişmekte olan dünyada çok şey değişir olmakta ve devletler farklı ilişkiler geliştirilebilmektedir. Uluslararası sistemde belirsizlikler yaşanırken bir dünya savaşının tarafları olacak blokları oluşturmak imkansız gibidir. Müttefiklik ilişkilerinin aşındığı bu geçiş sürecinde hiçbir devlet kendini bir cephede konumlandırmak istememekte ve bir dünya savaşının parçası olmayı hedeflememektedirler.

Başka hedeflere de sıra gelebileceği tehditleri ve sonuç

            Teknolojik gelişmeler bize dünyada her hedefin vurulabileceğini hatırlatmaktadır. Hint Oyyanusu’ndaki Britanya/ABD askeri üsleri İran’ın hedefi haline gelebiliyorsa artık dünyada güvenli bir yer bulmak mümhün değildir. Gaile muhtemelen Kıbrıs’taki Birleşik Krallık askeri üslerinin hedef olup olmayacağını sorgulamaktadır. Bugüne kadar İran’ın hedefi olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Birleşik Krallık bu üsleri İran’a yönelik kullanılmasına izin verirse o zaman bu üsler de hedef haline gelebilecektir. Birleşik Krallık bu üslerin İran’a yönelik kullandırılmayacağını bildirmektedir. O zaman Kıbrıs’ın herhangi bir kesiminin hedef olmayacağını söyleyebiliriz. Birleşik Krallık askeri üslerinin Adadan sökülüp atılması konusu da günümüzde tartışılmaktadır. Eğer eski uluslararası sistemin kuralları geçerli olarak kabul edilirse üslere kimse dokunmaz. Ancak kuralların sürekli çiğnendiği bir dünyadan bahsediyorsak her şeyin olabileceğini öngörebiliriz. Birleşik Krallık üsleri NATO üssü haline de gelebilir, şu haliyle de kalabilir, yerlerinden sökülebilir de. Kötü haber ise, Kıbrıs’ın Batı dünyasına entegrasyonunun nelere gebe olduğunu bilemememizdir. Askeri üslerin durumu tartışılabilir ama ya Adanın kendisi üs haline geliyorsa o zaman neler olacağını kimse öngöremez.    

Dergiler Haberleri