Tarladan Sofraya Gıda Güvenliği

Tarladan Sofraya Gıda Güvenliği


Sibel Siber
sibelsiber@kibris.net

     İçinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorununlarından biri de güven sorunu. Birçok konuda neye ve kime, hangi otoriteye güveneceğimizi bilmiyoruz… Çeşitli bilgi kirliliği içinde doğruyu bulmaya çalışıyoruz ve bu da bizde ayrı bir stres yaratıyor. Yaşamın her alanında var olan güvensizlik sorununun, sağlığımızı ilgilendiren konularda bizi daha da huzursuz ettiği bir gerçek.

    Gıdada güven zinciri, “Tarladan sofraya” veya “Çiftlikten çatala” olarak ifade edilmektedir. Tüketilen gıda ile sağlık arasındaki ilişkinin önemi tartışılmaz. Diğer bir deyişle, gıda sağlıklı değilse, sağlıklı bir yaşamdan söz edilemez. Bu nedenle gıda güvenliğinin önemi her geçen gün daha da artmakta…

    Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da yer alan 4. Gıda Güvenliği Kongresi’nde de bu konuyla ilgili birçok bilimsel sunum ve tartışmaları izleme olanağı buldum. Ülkemizi, gelişmiş ülkeler ve Avrupa Birliği ile kıyasladığımızda güvenli gıda konusunda daha çok yol katetmemiz gerektiğini rahatlıkla söyleyebilirim.   
   
    Gıda güvenliğinin Avrupa Birliği’ndeki önemi gittikçe artmaktadır. 1998 yılında, halk arasında ‘Deli dana’ olarak adlandırılan ve sığırlardan geçen bu hastalık, AB’de gıda güvenliğinin ve denetimlerinin güvenirliliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu durumdan sonra yasal gıda mevzuatları, tekrar gözden geçirilip düzenlemeye gidilmiş ve 2002’de yeni bir Konsey Tüzüğü hazırlanmıştır. Bu tüzükle, gıda güvenliği zincirine hayvan yemleri de dahil edilmiş, risk analizi temel kabul edilmiş, sorumluluk gıda sektörüne yüklenmiş ve erken uyarı sistemi geliştirilmiştir.* Avrupa Birliği üye ülkelerinin çoğunun bağımsız ulusal gıda güvenliği otoriteleri mevcuttur ve bu otoriteler, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ile işbirliği içinde çalışmaktadırlar.
 
    Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin işlevinden kısaca söz edersek, ülkemizde de buna benzer bir otoritenin varlığının ne derece gerekli olduğunu daha iyi anlayacağız. EFSA’nın kuruluşundaki temel ilkeler; bağımsızlık (siyasi veya sektörel çıkardan uzak), bilimsellik  (konuda en üst düzeyde bilgiye sahip uzmanlar) ve şeffaflıktır (tüketicilerle yakın temas içinde olmak ve doğru bilgiye ulaşmalarını sağlamak).*

    Bu otoritenin uyması gereken 5 temel ilke ise şunlardır:
1-Gıda zincirinin tüm aşamalarında, yani tarladan sofraya güvenirliliğin sağlanması.
2-Gıdadaki mevcut risklerle ilgili kamu otoritelerinin bilgilendirilmesi. (İlgili bakanlıklar bu değerlendirmelere uymak, bu değerlendirmeler ışığında yasal tedbir almak ve halka  bilgi vermekten sorumludurlar.)
3- Tesbit edilen herhangi bir riskin sorumlusunun direkt ilgili gıda sektörünün olması.(Gıda sektöründeki firmalar, ithal ettikleri,ürettikleri, işledikleri, piyasaya sundukları veya dağıtımını yaptıkları gıdaların güvenirliliğinden sorumludurlar.)
4-Gıda zincirinin tüm aşamalarında ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanması.
5-Tüketicilerin açık ve kesin bilgi alma hakkına sahip olması.( Risk iletişimi denilen halkın kamu kurumları tarafından bilgilendirilmesi ancak ve ancak gıda otoritesinin verdiği bilgiler doğrultusunda olabilir.)*

    Gıda güvenliği, bir süreçtir. Değişen şartlar ve teknolojinin getirdikleri ile birlikte gıda güvenliğinde de zaman zaman yeni, farklı riskler ve tedbirler söz konusu olabilmektedir. Örneğin, GDO dediğimiz genetiği değiştirilimiş organizmaların yaşamımıza girmesi çok yenidir. Bununla ilgili çalışmaların sonuçlarını değerlendirmek, insan sağlığına oluşturduğu riskleri tesbit ederek tedbir almak, bu doğrultuda tüketiciyi korumak ve tüketiciyi bilgilendirmek , ulusal gıda otoritelerinin görevidir.

Kuzey Kıbrıs Gıda Güvenliği Otoritesi (KKGGO)
   
    Ülkemizde bağımsız bir gıda otoritesi olmadığı için, ‘tarladan sofraya’ gıda zincirinin güvenli olduğundan söz edemeyiz. Bir gıda güvenliği otoritesinde olması gereken ilke ve prensiplerden hemen hiç birinin KKTC’de olmadığını biliyoruz. Bizde genelde siyasi otoriteler hatta bazen de gıda sektöründeki firmalar gıdalardaki risk konusunda halkla direkt iletişime geçmektedir.

    Kamudaki bir otoritenin; o gıdayla ilgili bilimsel risk değerlendirmesi yapılmadan, bağımızlık ve şeffaflık ilkelerini göz önünde bulundurmadan halka açıklama yapması kabul edilebilecek bir durum değildir. Ama maalesef, ülkemizde böyle bir otoritenin olmamasının getirdiği boşluk, yetkisiz kimseleri yetkili kılmaktadır. Bilimsellikten uzak bir şekilde risk analizi ve değerlendirmesi yapılmakta ve halkımız yanlış açıklamalarla bilgi kirliliğine maruz kalmaktadır. Böylelikle de gıda tüketiminde tüketici kendini güvende hissetmemektedir.

    1986’da, Çernobil Faciası’ndan hemen sonra TC. Sanayi ve Ticaret Bakanı’nın televizon kameralarının önünde çay içmesi hala hafızalardadır. Bakan tarafından tüketiciye verilmek istenen mesaj, çaylarda radyasyon olmadığı ve güvenle içilebilir olduğuydu. Gerçekte ise çaylarda radyasyon vardı. Buradaki mevcut risk, bağımsız bilimsel bir kurum tarafından değil, tamamen siyasi otorite tarafından değerlendirilmiş ve tüketiciye yanlış bilgi verilmiştir. Halbuki, gıda güvenliğinin temel felsefesi, risk analizi yapan bilimsel kurum ile risk değerlendirmesi yapan kurumların ayrı olmasıdır.   
   
    Çağdaş gıda güvenliğinde riski tesbit eden, analiz eden bilimsel kuruldur; kurulun verdiği bilgiler ışığında değerlendirmeyi yapan ise kamusal otoritedir. Gıdadaki risk ile ilgili olan bakanlık, halkla iletişime geçmeden, yani halkı bilgilendirmeden önce bağımsız gıda güvenliği otoritesinin görüşünü almak zorundadır. Fransa’yı örnek verecek olursak, 90’lı yıllarda gıda güvenliğine ilişkin kurumsal yapısında değişikliğe gidilmiş ve Fransa Gıda Güvenliği Ajansı (AFSSA) kurulmuştur. AFSSA, gıda güvenliğine ilişkin risk tesbiti, bilimsel analiz ve değerlendirmeler yapmakta ve bu değerlendirmelerini risk yönetiminden sorumlu kamu kuruluşlarına iletmektedir. Kamuda, gıda güvenliği ile ilgili herhangi bir yasal düzenleme yapılacaksa mutlaka AFSSA’nın görüşü istenmektedir.*
   
    Kendi ülkemize dönecek olursak, geçtiğimiz günlerde “Tavuklarda hormon yoktur!” gibi bilimsellikten uzak bir açıklama yapma gereğini duymuştur bir bakanlığımız. Burada amaç, tavuk çiftliklerinde üretilen tavukların güvenli olduğu mesajını tüketiciye vermekti. Halbuki, gıda güvenliği otoritesi olsaydı, bu açıklama bu şekilde yapılmayacaktı. Önce, tavuk üretiminde bir risk varsa, gıda otoritesindeki bilimsel kurul, bu riski tesbit edecek, risk analizi yapılacak (yem, kullanılan ilaçlar, antibiyotik vb) ve elde edilen veriler ışığında değerlendirmelerini yaparak kamudaki otoriteyi (Tarım Bakanlığı vb.) bilgilendirecekti. Bakanlık da bu bilgiler ışığında, risk yoksa halkı aydınlatacak ve eğer bir risk varsa da gerekli yasal tedbirleri alarak halka açıklamalarda bulunacaktı. Böylelikle, “Tavuklarda hormon yoktur” gibi anlamsız bir açıklama ile de tüketicinin kafası daha da karışmamış olacaktı.
   
    Tüm bu değerlendirmelerden de anlaşıldığı üzere, ülkemizde acilen bağımsız bir  gıda güvenliği otoritesi’ni hayata geçirmeliyiz. Kuzey Kıbrıs Gıda Güvenliği Otoritesi’nin temel prensipleri; bilimsellik, bağımsızlık, şeffaflık ve  güvenirlilik olmalı. Ayrıca, sınırlarımız dışındaki tüm gıda güvenliği otoriteleriyle işbirliği içinde olmalıdır. Hepimizin bildiği gibi günümüzde küreselleşmenin bir doğal sonucu olarak, her alanda olduğu gibi gıda alanında da riskler sınır tanımamaktadır. Teknolojideki ilerlemeler ile birlikte gıdalarda oluşan yeni riskler, diğer ülkelerle işbirliğimizi kaçınılmaz kılmaktadır. Özellikle, EFSA’nın bilgi ve deneyimlerinden yararlanılmalı, kısacası bilgiyi paylaşmak ana hedeflerimizden biri olmalıdır . Gıda tüketiminde kendimizi güvende hissetmenin yolu ancak bu düzenlemelerle mümkün olabilecektir.

 

Kaynak:
  www. Efsa.europa.eu
*AB gıda güvenliği politikası ve üyelik sürecinde Türkiye’ye yansımaları, Gökhan Güder

Dergiler Haberleri