Tarık Timur: Dar Alanda Kısa Paslaşmalara Devam mı Yoksa Yeni Ortaklarla Beraber Mücadele mi?

Başarı için sendikaların yeni bir hikaye yazmaya, kendi rollerini yeniden şekillendirmeye, örgütlenme çabalarını artırmaya ve toplumsal hareketlerle işbirliği yapmaya ihtiyaçları var.

Tarık Timur
attimur@gmail.com

Hangi açıdan bakarsanız bakın, zor günler yaşanıyor emek hareketi ve sendikalar için. Neoliberal küreselleşme bağlamında, birçok ülkedeki sendikalar yıllardır işverenler ve devletler tarafından uygulanan baskılarla zayıflatıldı. Bu zayıflatılmış etki sendikaların sosyal, ekonomik ve siyasi konularla ilgili güncel tartışmalardaki sesini de azalttı. Ön sayfalarda yer buldukları da oluyor ama o da bir grev olduğunda ya da grev yapıldığında, olaylar çıktığında (en güzel örnek HP için yapılan genel grev ve Meclis önündeki ve içindeki eylemler).

Tabii sendikalar krizlere tepki verirler ama değişen zamanların kendi yapıları ve yapmak istedikleri üzerindeki yıkıcı etkilerine karşı kararlı bir yanıt geliştirmeleri, hayal kırıklığı ve kızgınlık yaratacak kadar uzun sürdü, sürüyor. Bu yanıtlar da genellikle tipik adımlar; kriz durumlarında yoğunluk kazanıyor ve kısa ömürlüler. Bunlar arasında; üyelik kaybını telafi etmeye yönelik örgütlenme faaliyetleri, sendikaların etkinliğini artırmak için toplu pazarlık gündeminin genişletilmesi, sendikal siyasal gücü artırmaya yönelik politik eylemler, birleşmeler ve konfederasyonlar arası daha yakın ilişkiler yoluyla yeniden yapılanma, sivil toplumla geçici ortaklıklar oluşturma var. Diyebilirsiniz ki, bu adımlarda yanlış olan ne var? Elbette bu çabalar da gösterilecek ama can alıcı soru şu: Ne dereceye kadar işe yarıyorlar?

Azalan etkilerine rağmen, birçok ülkede yaşanan gelişmeler ortaya çıkardı ki yarın ne olacağı ya da olmayacağı geniş ölçüde sendikaların ne olacağı veya olamayacağına bağlı görünüyor. Soru, 21. yüzyılda emekçilerin örgütlü güce ihtiyaç duyup duymadığı değil. Bu ihtiyaç her zaman var. Esas soru, sendikaların bunu yapmak için yeterince hızlı evrim geçirip geçiremeyecekleridir. Ya bugünün tamirinde ve geleceğin şekillenmesinde etkin olacaklar ya da siyasi ve ekonomik gücü ellerinde bulunduranlar kafalarındakileri normalleştirerek yaşamlarımızın parçası yapacaklar. O nedenle, günümüzde gittikçe daha karmaşık hale gelen iş dünyasında, toplumu bir bütün olarak gören, işgücünün parçası olan herkesin sosyal, ekonomik ve politik haklarını koruyacak ve şekillendirecek hareketlerde yer alan, geniş perspektifli bir emek hareketinin yararının altının çizilmesi gerekiyor. Sendikalar emeğini satarak geçinen insanların gücünü hem toplumsal hem ekonomik hem de siyasi alanlarda arttırmaya çalışmalıdır. Tabii burada ortaya çıkan soru: Nasıl? Bu soruyu cevaplamadan önce, bu noktaya nasıl gelindi, neoliberal küreselleşme bizi nerelere getirdi; kısaca onu anlamak lazım ki geleceğe yönelik rotayı çizebilelim.

NEREDEYDİK, NERELERE GELDİK?

Gelişmiş toplumlarda artık bir klişe haline gelmiş ve gelişmekte olan ülkelerde de dillendirilen toplumsal sözleşme kavramı, toplumlarda farklı sınıflar arasında, göreli rollerine dair bir uzlaşmaya varılmasını ifade eder. Birçok gelişmiş ülkede “refah devleti” olarak da adlandırılan toplumsal sözleşme, sendikalar için belirli bir rolü de beraberinde getirdi. Bu sistem içinde sendikalar, emek-sermaye-devlet arasında kurulu üçlü düzenlemenin parçası oldu. Üçlü yapı, özel bir düzen öngörüyordu; burada devlet adına hareket eden hükümet, sermaye ve emek arasında sözde tarafsız bir üçüncü taraf olarak kabul edildi. Üçlü düzenin temel unsurlarından biri sendikaların sermaye tarafından kalıcı bir ortak olarak kabul edildiği düşüncesidir. Bu varsayım birçok sendikacı, işçi, akademisyen ve siyasal aktör tarafından önemli ölçüde kabul edilmiştir. Ancak 1960’larda başlayan ve 1970’lerde yoğunlaşan kriz, bir dönemin bittiğine işaret eden bir kırılma noktası oldu. Küresel sermayenin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmeye yönelik neoliberal küreselleşme süreci başladı. Bu da emek hareketleri açısından önemli sonuçlar doğurdu. Kısaca, neoliberal uygulamalar denince sıralanan gelişmeler düşünüldüğünde bu nokta daha da net olarak ortaya çıkmaktadır: Kuralsızlaştırma, esneklik, özelleştirme, güvencesizleştirme, serbest ticaret (ve küresel üretim), finansallaşma ve sendikalara yönelik düşmanlık.

Refah devletine, sosyal devlet politikalarına, toplu iş sözleşmesi düzenini öncelleyen yasal sistemlere alışkın olan sendikalar, uzun süre kurtuluşlarını kendilerinin de güçlenmesini sağlayan, bu kurulu düzen içinde aradılar. Ama unuttukları bir konu vardı. Kendilerini de güçlü bir aktör konumuna getiren o “eski” düzen, sermayenin ve hükümetlerin işyerlerinde “endüstriyel barış” için ödemeyi göze aldıkları bir bedeldi. Ama artık o bedeli ödemek istemiyorlardı; buna ihtiyaçları yoktu. Bu yüzden, var olan ama iyice yıpranmış, aşındırılmış sistem içinde gelecek kurmaya çalışan sendikalar artık yönlerini iyice kaybetmeye başladılar. Buna ek olarak, alıştıkları düzenin sağladığı yasal koruma ve yüksek üye sayıları ile Hassel’in (2007) “kurumsal güvenliğin laneti” olarak adlandırdığı duruma düşmüşlerdi. Sistemin sağladığı kurumsal koruma ve destek azalınca,  zor zamanlarda varlıklarını sürdürebilmek ve gelişebilmek için yeni güç kaynaklarını yaratma konusunda sıkıntı yaşamaya başlamışlardı. Ve bütün bu “kötü zamanlara” rağmen, sendikaların çoğu tarafından benimsenen varsayım “sosyal devlet” olgusunun her şeye rağmen neoliberal küreselleşme dalgasına karşı bir savunma sağlayabileceği idi. Zaten bu nedenle tartışmaların ve çıkış yolu bulma çabalarının odak noktalarında genelde sosyal devlet, refah devleti, sosyal piyasa ekonomisi, sosyal diyalog kavramları yer alıyordu. Tartışmaların bir yerinde mutlaka -hepimize çok tanıdık gelecek-“o kadar da olmaz, onu da yapamazlar” söylemi de yer buluyordu kendisine. Tabii en başta sorgulamamız gereken, bu kavramların aslında ne anlama geldiği, neyi temsil ettiğiydi. “Sosyal Devlet”in ne kadarı sosyaldi, ne kadarı gittikçe küçülen devletin ve geliştirmek için çaba harcadıkları sermayenin tarafındaydı? Sosyal piyasa ekonomisi dendiğinde esas vurgu “sosyal” mi yoksa ”piyasa” kelimesi üzerinde miydi? “Sosyal devlet”in ne kadarı sosyal kalmıştı? Sendikaların önündeki sorunlardan belki de en büyüğü buydu: Hem kurulmuş olan, sosyal devlet olarak makyajlanmış sistemin aktörleri ile mücadele ve değişen güç dengeleri arasında var olma savaşı verme, hem de oyunun değişen kurallarına uyum sağlama ve geleceği hayal edip o yolda yürüme. Tabii birinci sorun daha öncelikli olduğu için geleceğe yüzünü dönememe daha da yaşamsal bir sorun haline gelmişti zaman geçtikçe.

NE YAPMALI?

Buraya kadar sabredip okuduysanız, şimdi haklı olarak şu soruyu soruyorsunuz büyük olasılıkla: Anladık tamam, sendikalar zor durumda, hatta çıkmaz sokakta da sence ne yapmalı, nasıl etmeli de bu buhrandan çıkmalı? Eğer kısa vadede bir çözüm sorulursa bana, cevabım çok kısadır: Bilmem. Zaten bilsem bağıra bağıra yaymaya çalışırım dört bir tarafa. Zaten yapılabilecekleri sendikalar değişik zamanlarda, defalarca denediler, deniyorlar. Ama bir konuda eminim: Kısa vadeli çözümlerle günü kurtarma zamanını çoktan geride bıraktık. Zorlaya zorlaya artık ilerleme olmadığını görüyoruz, görmek zorundayız. Sendikacılık ile ilgili muhabbetlerime katlanıp beni dinleme sabrını gösterenlere genelde aynı örneği veririm bu yolu yürümenin ne kadar sabır isteyen bir iş olduğunu göstermek için: Aheste aheste, oya gibi, ince ince, yavaş yavaş işleyerek yürüyeceğiz bu yolu. Süryani ustaların telkâri yapması gibi. Hazır cevap çözümler günü bile kurtaramıyor artık. Bir konu çok net: Refah devletinin cenaze namazını kıldılar, ona eşlik eden kalkınma modeli tasfiye edildi ve onunla birlikte ana akım sendikacılığın parçası olduğu üçlü yapı (emek-sermaye-devlet dengesi) çöktü. Ekonomik olarak sendikalar üyelerini korumakla sorumludurlar ama artık işyerinin ötesine geçmeli, üyeleri ve halklar adına egemen güçlere karşı siyasal pozisyonlar da alabilmelidirler. Unutulmamalı ki, sendikalar aynı zamanda toplumun bir parçasıdır ve diğer toplumsal hareketlerle ortaklık kurabilirler. Kurulacak bu ekonomik-siyasal-toplumsal üçlü yapının, çökmüş olan emek-sermaye-devlet üçlü düzeninin yerine geçmesinin zamanı gelmiştir. Onun için bundan sonraki bölümlerde toplumsal hareket sendikacılığının emek hareketine yapabileceği katkıyı kısaca göstermeye çalışacağım. 

TOPLUMSAL HAREKET SENDİKACILIĞI

Neoliberal politikalar, örgütlü emek açısından zorluklar doğurmakla beraber sendikal harekete yenilenmesi için tarihsel bir fırsat da yaratmıştır. Ancak bu, toplumsal sözleşmenin artık geçerliliğini yitirdiğinin kabul edilmesine ve bunun yerine sürdürülebilir alternatifleri ileri süren yeni, halkçı ve demokratik bir blokun inşa edilmesine bağlıdır. Sendikalar bir yandan göreli konumu zayıflayan üyelerini savunmak zorunda kalırken, diğer yandan alternatif politika önerilerini geliştirerek geleceği şekillendirmek için yoğun biçimde çalışmalıdır. Bu bağlamda temel mesele, güvencesiz, düşük ücretli ve istikrarsız işlerde çalışan kesimlerle, azınlıklarla, ezilenlerle yeniden bağ kurmak ve dayanışmayı güçlendirmektir. Sendikaların geleceği, sürdürülebilir bir toplum için yürütülen daha geniş ve uzun vadeli mücadelelerle yakından bağlantılıdır.

Sendikal hareket, toplumsal ve siyasal ortakların desteği olmadan, önümüzdeki uzun ve zorlu mücadelelerde olayların gidişatını etkileme konusunda çok az şansa sahiptir. Emek hareketinin daha geniş toplumsal hareketlerle ilişki kurma zorunluluğu göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Sendikalar açısından temel soru şudur: geleceğin şekillendirilmesine katkıda bulunacak yeni bir hikaye yazmak için toplumsal hareketlerin ortak çabalarını çerçeveleyecek nasıl bir geniş vizyon mümkündür? Sendikalar nasıl bir toplumun inşasına katkı sunmak istemektedir? Hangi çerçeve geniş tabanlı bir işbirliğine ve mücadeleye zemin oluşturabilir? Günün sonunda, sendikaların karşı karşıya olduğu seçim şudur: ya bitmek tükenmek bilmeyen ekonomik krizler sarmalında, yapılan saldırılar karşısında daha güvenli bir gelecek kurmak için geniş toplumsal hareketlere katılmak ya da sermaye ve devletin saldırıları karşısında yalnızca savunmacı mücadelelere sıkışıp kalmak. Savunma mücadeleleri de elbette önemlidir ve daha geniş koalisyonlarının oluşmasına katkı sağlayabilir. Ancak çabalar yalnızca geçmiş kazanımları savunmaya yönelik “kahramanca savaşlarla” sınırlı kalırsa, dönüştürücü hareketler için ortaya çıkan fırsat kaçırılacak ve neoliberal politikalar baskın olmaya devam edecektir.

Sürdürülebilir bir toplum, çok daha yüksek düzeyde ekonomik, sosyal ve çevresel adalet gerektirir. Son zamanlarda kemer sıkma politikalarına, işsizliğe ve güvencesiz çalışmaya vb. karşı kampanyalar ve protestolar çoğunlukla daha radikal toplumsal hareketler tarafından yürütüldü. Ancak bu hareketlerin doğasındaki kendiliğinden gelişme ve büyüme özellikleri, sürdürülebilir direnişi zorlaştırmaktadır. Hareket içinde yaşanabilecek örgütsel bölünmeler ve rekabetler de, etkili eylem kapasitesini zayıflatabilir. Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da yaşanan örneklerin gösterdiği gibi, sendikaların diğer toplumsal hareketlerle “ortak güç” inşa etmeye yönelik başarılı girişimleri bu tür sorunların bir dereceye kadar giderilmesine katkıda bulunmaktadır. Emek hareketinin yeniden canlanması için atılacak en iyi adım her düzeyde geniş toplumsal değişim hareketlerine katılımdır. Sendikaların katılımı olmadan ise bu tür hareketler, güç inşa etmek için gerekli olan toplumsal tabandan yoksun kalacaktır. Yani bu işbirliği mücadelenin eksiklerini giderme, herkes için olumlu sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Mücadele alanları da hiç olmadığı kadar çeşitlidir: göçmen hakları, toplumsal eşitlik, kadın hakları, düşük ücretli ve güvencesiz işçiler, kayıt dışı ekonomide ezilenler, LGBTİ+ bireyler ve diğer baskı altındaki azınlıklar. Toplum temelli ekonomik kalkınma, artan eşitsizlik, kamu eğitimi ve temiz enerji gibi konular, emek hareketinin beraber çalışacağı toplumsal hareketlerle daha geniş ekonomik ve toplumsal dönüşüm çabalarını ilerletmeleri için ortak mücadele zeminleri sunar. Hedefler geniş ve kapsayıcı olduğu sürece süreklilik, sürdürülebilirlik ve başarı şansı da artar. 

PEKİ YA KUZEY KIBRIS?

Toplumsal hareket sendikacılığı iyi hoş da Kuzey Kıbrıs’ta uygulanma şansı var mı şeklinde bir sorunun cevabı çok basit: Evet, var ve hatta belli bir noktaya kadar uygulanıyor da. Ana sorun, sürekliliğin olmaması, daha çok sorunlara, krizlere tepki olarak ortaya çıkması. Çok fazla ayrıntıya girmeden ve konuların burada vereceğim örneklerle sınırlı olmadığını belirterek toplumsal hareket sendikacılığının uygulanabileceği birkaç konu sıralayacağım.

Bu küçük coğrafyada bulunan emekçiler ve sendikalar için en can yakıcı sorun, en kritik yapısal zayıflık özel sektörde sendikalaşmanın çok düşük olmasıdır. Sendikalar şu an en güçlü oldukları kamu sektöründe etkinken, işçilerin en savunmasız olduğu yer olan özel sektörde, göreceli olarak, en zayıf konumdadır. Üyelik tabanını özel sektör ekonomisine yaymak, sendikalara daha büyük ekonomik kaldıraç ve siyasi meşruiyet kazandıracaktır. Bunu gidermek için sendikalar büyük sektörlerde (örneğin turizm, perakende, inşaat ve özel üniversitelerde) etkin paydaşlarla işbirliği yaparak  uzun soluklu ve sonuç odaklı örgütlenme kampanyaları başlatabilir. Özel sektör çalışanlarını çekmek amacıyla somut ve görünür avantajlar sunabilir; hukuki danışmanlık, iş yeri güvenliği desteği gibi. İlk aşamada kullanılabilecek esnek üyelik modelleri dahi geliştirebilirler. Tabii en önemlisi, değişik kesimlerle işbirliği yaparak özel sektörde sendikalaşma sorununu çözecek yasal düzenlemeler için alternatifler geliştirilmesi ve yasal düzenlemenin yapılmasının sağlanmasıdır. Ama bunu bir sorun çıkmasını ya da tekil işyerlerinde yaşanan sendikalaşma çabalarını (en son örnek Ektam Ltd.) beklemeden, sürekli ve sonuç alıncaya kadar yürütmeliler.

Başka bir örnek; asgari ücret. Kuzey Kıbrıs’taki düşük asgari ücrete yöneltilen eleştiriler, bu ücrete mahkum edilen emekçilerin duyduğu öfke, mevcut sistemin başarısız olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sendikalar, yaşanabilir bir asgari ücreti geniş tabanlı bir kamuoyu kampanyası haline getirmelidir. Asgari ücret belirleme komisyonu toplantısını beklemeden ama. Gerçek yaşam maliyetlerine endeksli, tüm çalışanlara uyruk ya da sektör ayrımı gözetmeksizin eşit biçimde uygulanan bir asgari ücret bayraktarlığını yapmaya şimdi başlamalılar. Bu konu her asgari ücret belirleme zamanı gündeme getirilecekse, çabalar yine bir işe yaramayacak. Öğrendiğimiz bir şey varsa, bu sistem çalışmıyor, tarafları tatmin etmiyor. O zaman ilgili toplumsal hareketler, örgütlerle işbirliği yapılarak alternatifler geliştirilmeli, onların uygulanması için çalışmalar yürütülmeli, bir sonraki toplantı beklenmeden kamuoyu baskısı yaratılmalı.

Son bir örnek, kayıt dışı ekonomide sömürülen, güvencesiz çalıştırılan emekçiler hem ekonomik hem de siyasi açıdan önemli bir sorun. Sendikaların bu konuda söyleyeceği sözü var mutlaka, söylüyorlar da ama toplumsal hareketlerle işbirliği içinde eyleme geçmek gerekiyor. Kayıt dışı ekonomide çalışanların kayıt altına alınması, iş yasalarının uygulanması, ücretlerinin belirlenmesi gibi konulara eğilmek gerekiyor. Hatta kayıt dışı ekonomide çalışan işçilerin sendika üyesi olmasını sağlayacak sistemler de geliştirilebilir (Güney Afrika’da ve Zaire’de örnekleri var). 

SONUÇ

İkinci çeyreğini yaşamaya başladığımız 21. yüzyıl, sendikaları gereksiz örgütler haline getirmedi ama evrim geçirip değişmeleri gerektiğinin altını çok kalın bir biçimde çizdi. Sermaye ile emek arasındaki güç dengesizliği sorunu, ortadan kalkmak bir yana, hiç olmadığı kadar önemli hale geldi. Ama başarı için sendikaların yeni bir hikaye yazmaya, kendi rollerini yeniden şekillendirmeye, örgütlenme çabalarını artırmaya ve toplumsal hareketlerle işbirliği yapmaya ihtiyaçları var.

Kuzey Kıbrıs özelinde, sendikalar birçok alanda meydan okuma ile karşı karşıyalar. Yasaların uygulanmaması, yolsuzluklar, yoksulluk ve açlık seviyelerine inmiş ücretler, kemer sıkma politikaları ve kayıt dışı işgücü sömürüsüne karşı mücadeleler yürütürken, aynı zamanda demokratikleşme ve demokratik değerleri koruma konusunda da etkin rol üstlenmek zorundalar. Rolleri yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve siyasi alanlarda da şekillenmektedir. Çok da uzağa gitmeye gerek yok; Nisan 2026 Genel Grevi, Kuzey Kıbrıs sendikalarının birleştiğinde neler yapabileceğini gösterdi. Sendikaların en büyük gücü dayanışma güçlerini kanıtlamış olmalarıdır. Önlerindeki en büyük engel ise bu dayanışmayı toplumun diğer kesimlerine yaymak, toplumsal hareketlerle uzun soluklu işbirliğini artırmaktır.  Bir önemli nokta da sendikaların artık yalnızca tepki veren değil, bir şeyleri başlatan yapıya sahip olmaları gerektiğidir. Sorunlar kapıyı çalmadan, krizler ortaya çıkmadan, ilgili paydaşlarla birlikte, örgütlü eylem birikimini de kullanarak toplumsal, ekonomik ve siyasi açıdan önemli konular ve sorunlar devamlı gündemde tutulmalı, öneriler sunulmalı, sonuç odaklı kampanyalar yürütülmeli.

Sonuç kısmını yazarken aklıma, yıllar önce, yine Gaile’de yazdığım bir yazı geldi. Düşündüm de, son söz olarak, o yazının sonuç kısmını burada paylaşırsam hem nokta koymamıza, hem de neredeymişiz nerelere gelmişiz sorusunu tekrar sorup cevaplar aramamıza yardımcı olacak:

“İşin açıkçası emek hareketinin tabanını genişletmenin ve örgütlenmenin kolay yolu yok. Alınacak yol kısa bir yol değil. Küçük başarıları birleştirerek büyük başarılara doğru gidilmesi gerekiyor; yılmadan, bıkmadan, usanmadan. Stratejik düşünmek, kaynakları iyi kullanmak, kamuoyu desteğini sağlamak gerekiyor. Sendikalar gün geçtikçe hayatları daha da zorlaşan bu insanlara ilgi gösterirse neden olmasın? Burada başarının anahtarı kamuoyu yaratmak, haksız uygulamaları afişe etmek ve halkı kendi yanına çekebilmektir; çalışma hakkı için, insanca yaşamaya yetecek bir ücret için, toplu sözleşme hakkının güvence altına alındığı bir sendikalaşma için, güvenle bakılabilecek bir gelecek için. Yazıyı, başlığını da ödünç aldığımız filmden bir alıntı ile bitirelim. “Futbol şahsi beceri gerektirir ama aynı zamanda toplu halde oynanan bir oyundur. Dört doğru pas %90 goldür. Hayat da öyle değil mi?” Dört doğru pas atmak bu kadar mı zor? Belki evet ama hayatta ne kolay ki?” 

Dergiler Haberleri