ŞİMDİ SOKAKTA OLMA ZAMANIDIR!

ŞİMDİ SOKAKTA OLMA ZAMANIDIR!

Feminist Atölye (FEMA)

 

Yırtılmış coğrafyamızı tam ortasından teyellemek için yollara döküldük yine… Anneannelerimizin içine gömüldüğü, annelerimizin içinde büyüdüğü, bizim ise içine doğduğumuz bölünmüşlüğün son bulması için dudağımıza iliştirdiğimiz türküler…
Ülkemizin yanına yapıştırılmış, neredeyse kendisi ülke ismi haline gelmiş “Sorun” kelimesinin lügatlerimizden çıkması için kuşanıyoruz sevgimizi. Bir tek umudumuz ve cesaretimiz var cebimizde. Bir de yüreğimize istiflediğimiz barış irademiz.
Yollara döküldük yine, yırtılmış coğrafyamızı tam ortasından teyellemek için… “Bir dağın içini ancak başka bir dağ bilebilir” demişti ya Frida Kahlo, işte biz de Beşparmaklar ve Trodoslardan, Mont Pelerin’e doğru haykırıyoruz barış taleplerimizi. Daha yolumuz var biliyoruz. Ama yolumuz kadar yürüyecek gücümüz, umudumuz kadar söyleyecek sözümüz de var. Şimdi sokakta olma zamanıdır dostlar, ellerinizi birleştirin, gelin birlikte yürüyelim.
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele gününde, şiddet kültürüne karşı çıkmak için, barış ve çözüm taleplerimizi hep birlikte dile getirmek için bir araya geliyoruz. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Platformu’nun çağrısı ile Platform bileşeni olan örgütler ile destek veren örgütlerin ve bireylerin katılımı ile dereboyu caddesinde olacağız.

------------------------------------------------

Kıvırcık Keziban:
İsterim demek, hazırım demek midir?

Çocuk sorar: Nereye geldik böyle? Bu sokaklardaki dikenli teller, variller, torbalar ne?
Ebeveyn A: Burası sınır. Rum tarafı hemen bu tellerin ardında. Savaş çıktığında burası karışacak ve askerler görevli oldukları yerlere gidip silahlanacak. Bu kadar yakınız sınıra. Bu kadar dibimizde ONLAR…
Çocuk: Sokağın arka tarafında Rumların oturduğuna inanamıyorum. ONLARA  bu kadar yakın olmak çok korkutucu!

Bir hafta sonra. Aynı çocuk, aynı yerde, 2. Ebeveyn eşliğinde.
Çocuk : Nereye gidiyoruz?
Ebeveyn B: Gezmeye.
Çocuk: Ama burası sınır. İleriye gidemeyiz, ONLAR’ın tarafına geçmemek lazım.
Ebeveyn B: Neden? Sorun ne?
Çocuk: Savaş bölgesine gitmemeliyiz, burası tehlikeliymiş.
Ebeveyn B: Gel bakalım nasıl bir tehlike varmış beraber görelim.
Lokmacı kontrol noktasından geçiş. Ara bölge boyunca yürüyüş. Gidip gelmekte olan insanların arasından meraklı gözlerle, biraz da tedirginlik barındıran bakışlarla ilerleyip Kıbrıslı Rum polislerin kontrol noktasına ulaşma. Ve çocuğun kontrol noktasındaki şaşkın suskunluğu. Uzun Yol’da yürürken gördüklerinden hoşlanması, ancak hoşlanmaması gerektiğini düşünerek yaşadığı ikilem...
Bir saatlik bir gezinti ve geri dönüş yolunda, elindeki bir külah dondurmanın keyfini çıkaran, tedirgin adımlarla başlayan yolculuğuna, umursamaz çocuk adımları atarak, telleri ve silahı unutmuş bir keyifle devam eden çocuğa bakıp yüreği burkulan bir anne...
Bir sokağa, o sokağın ötesine, o ötede yaşayan insanlara bakmak, oraları, onları merak etmek ya da tedirgin olmak! Çocuklarımıza öğrettiğimiz şeyler nedir? Barış dediğimiz şey nedir? Barışmak sadece yolların açılıp Baf’a kadar arabayla gidebilmek midir? Artık kahve içebilecek havalı marka isimleriyle dolu caddelerde istediğimiz markayı seçme imkânına kavuşmak mıdır? Barışmakla adanın tamamına erişebilme, gezebilme, yeyip içebilme imkânına sahip olmak mıdır? Peki, barışacağın kişileri hangi gözle görmeye hazırlanıyorsun?  Adadaki ötekiler midir onlar? Yoksa komşumuz, vatandaşımız mıdır?
Savaşa hazır bir dolu zihniyetin, çocuklarına tellerle dolu bir sokağı gösterip  “işte orası, işte onlar” diye başlayan cümleler kurması ile mi hazırlanıyoruz 2016 yılının sonlarını yaşarken barışa?
Düşüncelerde, kalplerde, inanarak atılan adımlardadır barış. Sokağın sonunda ne olduğunu çocuğuna anlattığın kelimelerdedir barış.  Barışı özleyen, barışı çağıran adalıların, sarılması gereken en önemli felsefedir barış.  İşte tam da bu yüzden Barış Eğitimi. Çünkü ancak o sayede hem gözleri hem yürekleri körelmiş beyinlerin zehirlemeye çalıştığı gencecik yürekleri, sokakta yanımızda yürüyen insanların kim ve ne olduğuna bakmadan, öteki olmaktan çıkarıp sadece insan gözü ile görmesini sağlayabiliriz. Barışmayı istemek yetmez bu topraklarda. Yürünecek yollara atılacak adımlar var. Hep birlikte buna omuz vermeliyiz.

 

----------------------------------------

Cadı Süpürgesi:
15 Kasım günü KKTC’nin kuruluş yıldönümü gerekçesi ile gün boyu şatafatlı militarist törenler düzenleyerek devlet bütçesini israf eden, gösteriş yaparken para harcama konusunda hiçbir çekince duymadığı halde sosyal hizmet politikalarına gelince elini cebine atmayan tüm yetkilileri çalı süpürgesi ile süpürmek istiyoruz.

---------------------------------------


Mor Kitaplık:

Türkiye Rumları: Ulus-Devlet Çağından Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci
Yazar: Samim Akgöl

Türkiye Rumları, bugün sayıları iyice azalmış bir cemaatin üyeleri. Azınlık statüsünün karşılığı olarak kullanılan, varlıkları ancak eski mahallelerdeki bir “renk” olarak hatırlanan bir cemaat. Şehirlerin havasında etkileri belli olmadan, kendilerine sağlanan haklara minnet duyup sessiz sakin ve fazla göze batmayacak şekilde bir kenarda “muhafaza olmaları” yeterli görülüyor. Hem Türkiye hem de Yunanistan ulus-devlet çağı tarihlerinin nesnesi olarak görülüyorlar. Samim Akgöl’ün kitabı, Türkiye’deki Rum Cemaatinin modern tarihini anlatırken, insani bir derdin peşine bilinmsel olarak düşüyor. Rum cemaati üyelerinin vatandaşlar olarak haklarını, neler düşündüklerini, nasıl yaşadıklarını, hayata nasıl tutunduklarını anlatıyor. Türkiye ve Yunanistan tarihindeki etkilerini ortaya koyarken , bu insanların turistik bir eşya veya bir nostalji nesnesi olmadığını göstermeye çalışıyor. Elbette ki, siyasi tarih, milliyetçi tarih yazımı, sınırdışı edilmeler, yerinden edilmeler, tedhiş, baskı ve sindirme hareketleri yaşanmışlıkların etrafındaki bir hale gibi anlatılanları çevreliyor. Kitabın Üçüncü Bölümünden itibaren anlatılanlar ise, özellikle Kıbrıs’ta yaşayan ve Kıbrıs sorununun hem tarihine hem de günümüzdeki sonuçlarına tanıklık edenleri yakından ilgilendiriyor. Kıbrıs Sorunu ortaya çıktıktan sonra Türkiye’de yaşayan Rum cemaatinin maruz kaldığı şiddet ve baskı ortamını okumak, bugün adayı paylaştığımız Kıbrıslı Rumların da deneyimlediği acılara empatik bir şekilde bakabilmenin enstrümanlarını sunuyor. Barış müzakerelerinin sürdüğü bu dönemde Samim Akgöl’ün çalışmasına zaman ayırmak zihniyet dünyamız açısından oldukça önemli.

------------------------------------------------

Malumat-ı Nisvan:

25 Kasım niye Kadına Yönelik Şiddet ile Mücadele Günü olarak seçildi?

Mirabel Kızkardeşler olarak da bilinen Patria, Minerva ve Maria Teresa, 1930’dan 1961 yılına kadar Dominik Cumhuriyetinde hüküm süren faşist Rafael Trujilio diktatörlülüğüne karşı mücadele eden Clandestine hareketinin kurucuları idi. Diktatörlük karşıtı mücadeleleri 1960’ta ülke çapına yayıldı. Öyle ki ülkeyi diktatörlükle yöneten Rafael Trujilio “Ülkede iki tehlike var: Kilise ve Mirabel Kızkardeşler” diyordu.
25 Kasım 1960 günü Dominik Cumhuriyetinin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibindeMirabel kız kardeşlerin cesedi bulundu. Olay kamuoyuna bir araba kazası olarak sunulmaya çalışıldı ancak gerçekte Mirabel kızkardeşler diktatörlük askerlerinin tecavüzüne uğramışlar, işkence görmüşler ve hunharca öldürülmüşlerdi. Kızkardeşlerden birinin kod adının “kelebek” olması dolayısı ile o günden sonra Mirabeller “Kelebekler” olarak anılmaya başlandı.
1981 yılında Dominik’te toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı’nda 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” ilan edildi. Daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından 25 Kasım “Kadınlara Yönelik Şiddet ile Mücadele Günü” olarak ilan edildi.
Mirabel Kızkardeşlerin cesetleri 25 kasım 2000 tarihinde doğdukları köye kadın örgütleri tarafından taşındı.

Dergiler Haberleri