SEVMEK… YAŞAMAK DEMEKTİR…

“Sevmek, yaşamak demektir… Bir kimsenin çevresindekilere sevgi duyması, onun yaşadığının işaretidir… Bir kimse, güzel bir konuşmadan duygulanıyorsa, varolmak sınırını aşıp, yaşamaya başlamış demektir…”

Neriman Cahit

Yazımın başında size, bir soru yöneltmek istiyorum: “Yaşamak, sadece var olmak mıdır, yoksa yaşadığını hissetmesi midir insanın…”

Gözlerinizi kapatıp, şöyle bir düşünün bakalım: ‘Yaşamak’ ne demektir…

Var olmak, yemek içmek, gezmek, yaşamak mıdır? Yoksa, var olmakla – yaşamak arasında bazı farklar var mıdır?..

Ünlü Ruh Doktorları, bu konuyu uzun uzadıya inceledikten sonra, bir kimsenin: “Ben Yaşıyorum…” diyebilmesi için gerekli şartları tespit etmişlerdir…

***

ŞÖYLE Kİ…

Uzmanların tespit ettikleri şunlar:

“Sevmek, yaşamak demektir… Bir kimsenin çevresindekilere sevgi duyması, onun yaşadığının işaretidir… Bir kimse, güzel bir konuşmadan duygulanıyorsa, varolmak sınırını aşıp,  yaşamaya başlamış demektir…

Bir kimse, tehlike ile karşılaştığında, yaşadığını daha iyi anlıyor; çünkü, büyük kederler insana yaşadığını anımsatır…

DOĞADA…

İnsan kendini, doğanın koynuna attığı zaman… Daha doğrusu doğayla yakından ilişki kurabildiği zaman, ‘yaşamaya’ başlamış demektir…

Uzun süren bir ‘açlık devresinden’ sonra, ‘Leziz yemekler’ yemek fırsatını bulan bir kimse yaşadığını anlar… Uzun süren bir susuzluktan sonra, buz gibi akan ‘Kaynak suyuna’ dudaklarını değdiren kimse de… O anda, yaşamanın zevkini tattığını duyar…

***

UYURKEN BİLE…

İnsan, uyurken yaşadığını hissedebilir…

Yorucu bir günden sonra, şöyle içinden gelerek kahkahalarla gülmesini öğrenince, yaşamasını da öğrenmiş demektir…

VE VAROLMAK…

Gelelim varolmaya...

Bir kez, insan sevmediği bir işi yaparken ölmez… Ama, yaşıyor da sayılmaz… Onunkisi, sadece ‘var olmaktan’ ibarettir…

Can sıkıcı insanların, bir araya toplandıkları yerlerde bulunmak, sıkıcı konuşmaları dinlemek de ‘yaşamak’ sayılmaz…

İnsan, duygularının körleştiğini hissettiği bir sırada, yediğinden, içtiğinden ve gördüklerinden kesinlikle zevk alamaz… Sadece, varoluşunu sürdürür…

O kadar…

VE…

Kalın duvarlar, sevimsiz binalar doğanın güzelliklerinden yoksun kalmış yerler, biçimsiz eşyalar ve kıyafetler de, hep, insanın, ‘yaşama olanaklarını’ ortadan kaldıran nedenlerdir…

Bir kimse, öfkelendiği zaman, yaşamaktan uzaklaşmış sayılır… Kavgalar, anlaşmazlıklar, hesaplaşma çabaları hep ‘insanın yaşama şansını’ öldüren nedenlerdir…

SONUÇ…

Tüm bunlardan şu sonucu çıkarabiliriz: “Yaşamak, daha çok insanın kafasıyla, duygularıyla ilgili bir özelliktir… Fiziki bir nedene dayanmaz…

Fakat – bunun aksine – VAROLMAK- tamamen fiziki bir olaydır…

Bunun, yaşamakla bir ilgisi olmadığını, rahatlıkla söyleyebiliriz…

***

Günlük yaşamınızı, şöyle inceden inceye gözden geçirirseniz… Bir haftanın 128 saati içinde.. Sadece 40 saatini yaşayarak geçirmiş olduğunuzu göreceksiniz…

Kendinize, biraz çeki düzen verip, çevrenizdeki güzelliklerden zevk almasını öğrendiğiniz zaman ise…

Yaşadığınız saatlerin sayısı sizin hiç farkına varmasanız da…

ARTACAKTIR…


RÜZGÂRA YAZILANLAR…

  • “Baskıya”, başkaldıran her zaman haklıdır…
  • “İnsan, çoğu zaman, ‘kendisinden başka’ bir şeydir…
  • Çocukluğuma döndükçe daha bir dikkat kesiliyorum… Anılar, İnsan – Yurt Bilinci…

Ve, hep efendiler…

Önce İngiliz – Rum… Sonrası ise, bizimkiler… Bize yaşatılan onca aykırılık…

Toprağımız hep acılı… Sanki, hep LÂNETLİ…

  • Taa, çocukluğumdan beri ‘RUHUM’ hep huzursuz… Hâlâ da, arıyorum… Neyi mi?

Aslında, tam olarak bilmiyor, tarif edemiyor ama taa iliklerime kadar duyumsuyorum!

***

Ben Türküm ama Kıbrıslı bir Türküm…

Bu duygunun aşınmasını, darazlanmasını istemiyorum…

Türkçeyi çok seviyorum… Sözcüklerle oynamayı da…

Yalnızlığı da çok seviyorum… Yalnızlık, bana çok şey veriyor…

***

  • “Şiirini neden öne çıkarmıyorsun?” diye sık sık soruluyor.

Aslında, şiirimi değil, hiçbir yönümü öne çıkarmaya uğraşmadım, yazın yaşamımda…

  • Ve…
  • Şiir, benim kavgam, sevdam, yakınlığım, yalnızlığım, çoğulluğum, öfkem, başkaldırışım, sınırsızlığım, kendi içime sığmazlığım…

Umursamazlıklarım, boyun eğmeyişliklerim… Gözyaşımı, içime akıtışım…

Bilmiyorum ama, nedense, ‘Şiir’ benim yaşama karşı bir yoldaşım… Bir borcum galiba…

Köyüme… İnsanıma… Yurduma…

Hâlâ daha ödeyemediğim bir borç…

  • Çok mu yaşadım, yoksa, hiç mi yaşamadım bilemiyorum…

Yine de bazı gerçekler var öğrendiğim bu yaşanmışlıktan: “Hiçbir şey, bir başkasıyla aynı frekansta paylaşılamıyor…

Paylaşılamıyor… Hiçbir zaman.

  • Bugün, ‘Toplumsal Yapımıza’ bir baktığımız zaman, hiç de ‘iç açıcı’ değil. Değer Yargılarımız, sürekli kayıyor ve biz: onların yerine, bir şeyler koyamıyoruz…
  • Düşünen, Duyan… Bir şeyleri değiştirmek isteyenlerin üzerindeki baskı dayanılır gibi değil…

***

Bu konuda, kendimi de düşünüyorum…

Ama, ne yazık ki, durup – bir an olsun durup da – kendimi yoklamaya, hesaplaşmaya pek zamanım olmadı…

Hep koştum… Geç kalmaktan korkan bir tren gibi…

***

  • İyi ki sayıları az da olsa…

Dünyalara değen dostlarım var…

  • Bazen, öyle şeyler yaşar ki insan şaşırır kalır…

1 Mayıs sabahı, arayan bir arkadaşın sözleri gibi:

‘Bahar geldi, kuş cıvıltılarına kulak ver… Duy… Kır Çiçeklerini hayal et, kokularını al, burnuna çek…

Bu ülkede… Artık… Bir bunlar, bir de hayatımız kaldı bedava…”

YALAN MI?...

Dergiler Haberleri