Sevgileri yarınlara bıraktık…

Sevgileri yarınlara bıraktık…


Neriman Cahit

“Son dönemde, son ümit kırıntılarını da yitirerek, toplumun çoğunluğu arasındaki – birbirimize karşı – sürüp giden husumet, panterleşme, inanılası gibi değil…” diye yazacaktım ama…
Öylesine inanılası tanıdık ve alışılmış geliyor ki!
Ne kendi kendimizi ne de dostumuzu düşmanımızı tanıma zahmetine giriyoruz! Bırakın somutlarını, beynimizde/yüreğimizde yarattığımız dikenli, kalın, aşılmaz barikatlar soluksuz bırakıyor… hem kendimizden hem de yaşamdan koparıyor bizi…
Gerek kendi gerekse Güney Kıbrıs’la aramızdaki ilişkilerde, ‘alışılmış tavırları’ sergiliyoruz dalga dalga kin ve nefret yayarak…
Yahu, birbirimizin ötekisiyiz yıllardır… Kabul… Ve ötekini sevmek zorunda da değiliz… ama en azından, “anlamaya” çalışsak ya ötekini!..

***

Yok efendim olmaz… olamaz…
Anlamak için “tanımak” gerek çünkü… Ama hayır, bu da olamaz… Hiç olamaz… çünkü tanımak, ötekini kabul etmek yolunda atılan ilk adımdır…
O yüzden değil midir ki, yıllardır, Rum tarafı için KKTC… Bizim için de Kıbrıs Cumhuriyeti  “sözde” kalıyor!

EVET TANIMAK…
Tanımak, öğrenmeyi de getirecek…
Kimi mi öğrenmeyi?
Ötekini… Ama başta kendimizi… Çünkü biz yıllardır yaşatıldığımız, çatışma kültürü sonucunda, sadece, “güney komşumuz” değil, “birbirimizin, hatta kendimizin bile ötekisi olmadık mı?” 

***
Bir yakıcı, kendimize özgüvenimiz ve saygımızı tüketici gerçek de şu: Yaşadığımız – daha doğrusu yaşatıldığımız – “kimliksizleştirici baskılar” çok ağır…
Şöyle ki: Biz ne kendimiz ne de “öteki” ile hiçbir ilişkiyi tayin edecek… edebilecek durumda değiliz…
İşin özeti: Kendi ülkemizde egemen değiliz… Resmen, her anlamda çok yönlü boyunduruk altındayız…
Bu durumu, iyice tanımak, adını koymak, tartışmak ve değiştirmek yerine – başta “korkup sinmek” olgusu olmak üzere, bir sürü nedenden dolayı susuyoruz, korkup boyun eğiyoruz…
Hiçbir konuya ve sorunumuza kendimiz hakim olup karar vermiyor… veremiyoruz !

***
Aslında, her kim olursa olsun… dost ya da düşman, ana ya da akraba… “öteki ile ilişkide, ‘iktidarlı ve seçeneksiz’ dayatmalar yerini, ‘eşit ilişkiler’ kurmak olmalıdır…
Var olabilmemizin esası…

***
Ve ölçü, öncelikle: ‘İnsan gibi insan olma’ şartlarını yaratmak… ve,
Sonrası, bunu sosyal, ekonomik ve kültürel koşullara da yansıtmak…

***
Kalıplaşmış, çağın gerisinde kalmış, bu yüzden… yenilikten, değişiklikten korkan toplulukların ve çevrenin doğurabileceği tek olay, “tepki”dir. Tepki göstererek haklılıklarını kanıtlayabileceklerini sananlar büyük bir yanılgı içindedirler…

Sevgileri yarınlara bıraktık
Çekingen, tutuk, saygılı…
Bütün yakınlarımız bizi yanlış tanıdı…

Bitmeyen işler yüzünden
(Biz böyle istemezdik)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbimizi dolduran duygular
Kalbimizde kaldı…

Biz, geniş zamanlar umuyorduk
Çirkindi, dar vakitlerde
Bir sevgiyi söylemek…
Yılların, telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklımıza gelmezdi…

Gizli bahçemizde
Açan çiçekler vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az bulduk
Yahut, vakit olmadı…
    -B.N-

***
Galiba insan,
Düşman edinmekten korktuğu
Duygusunu atınca…
Gerçek bir insan olur…

///////////////////////////////////////////////

RÜZGARA YAZILANLAR…

(412)
Bilim… Akıl… Ciddiyet… İstatistik… Cemaat… Geleneksel… Yalakalık… Televizyon… Sıkıntı… Yabancılaşma… Yakınlaşma… Çocuğun işi, düğün…
Yeni olmayan ama söylenmesi gereken şeyleri düşünüyorum bir süredir…
Çevremde, orda burda, gazetelerde, kitaplarda, dergilerde, iki ana eğilimin belirdiğini görüyorum. Birincisi: Bilime karşı olup geleneksel değerleri savunan, hatta mümkünse ‘ilkelleşmeyi’ isteyenler. İkincisi: Bilimi putlaştırıp ‘eski’ olan ne varsa kötüleyip, insansız bir bilim isteyenler. Söyleyeceklerin, bilime her zaman karşı olmuş ve hala karşı olanlar değil, vakti zamanında bilimin – aklın – modernizmi kuşanıp, birçok teoriler üretip, dünyayı ve kendini kurtarmayı hedeflemiş ama şimdi tarihin, insanın, aşkın… her şeyin… bittiğini iddia edenlere…
Yani, işin özeti: “her şey bitti” faslını sürekli yenileyenlere… “Kurtuluş yok, insan bitti…” diyenlere!
Medyanın bireyi kirlettiğini, teknolojinin insani değerleri hiç saydığını anlatan onlarca yazı okuyorum… Peki, ya medyayı kirletenler…
Bir an düşünelim, bireyi kirleten, insani değerleri hiçe sayan gerçekten medya ve teknoloji mi? Sahi birey ne zaman hilesiz hurdasız ve paktı ki!

(413)

Dünyada, herhangi bir çağda, barış ve insanlık sevgisini, ‘Gandi’ kadar baş tacı eden, ama haksızlığa ve sömürüye, zulüm ve baskıya, o kadar yaman bir akıl ve gönül gücüyle başkaldıran pek az önder olmuştur.
Gandi, uzun ömrü boyunca, hiçbir resmi görevde bulunmadı, unvan istemedi, silah taşımadı, kimseye, ne dil ne de elle fiske vurmadı… Manevi zenginlik içinde yaşayarak, ölüme yoksul gitti.
Hindistan’ı, İngiliz sömürgeciliğinden kurtarıp bağımsızlığa kavuşturması, “mucize” denecek bir olaydı… Bunu, sonraki bazı önderlere – bu arada, Amerikan zencilerini siyasi bilince karıştıran Martin Luther King’e – ilham kaynağı olan “Ahimsa” ideolojisi ile başardı.
Ahimsa, pasif direniş demektir…
Kötülüğe ve kaba kuvvete boyun eğmeksizin, “barışçı başkaldırı…” zorbalığı manevi güçle… zulüm ve baskıyı ulusal irade ile yenmek… 

(414)

En eski zamanlardan beri, insanoğlu için, ‘ölüm ve cinsellik’ doğanın bir tür şiddet göstergesidir. Toplumun savunma sisteminin iki zayıf noktasıdır. Ölümün ve cinselliğin ‘Kolektif denetimi’ ve törenlere tutsak edilmesi bundandır.

(415)

• Başına her şeyin gelebileceğini kabul eden bir insan, istediği her şeyi yapmakta da ‘özgür’ olur…
• Kendinde başlıyor insan ve kendinde bitiyor yine ve hiçbir şey derine kök salmıyor, ‘yalnızlığı olmayan’ kişide…
• Özgürlük ile matbaa, mürekkebi bir birinden ayrılmaz iki eski dosttur…
• Acıları duymadan, onları mutluluğun temeline harç yapmadan yaşanan bir yaşam ne denli yavandır.
Ve yaşam, yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız ‘hiç’ değil mi…

(416)

Bugün dünyada en büyük umutlardan biri de  - sosyologlara göre – “Yenileşmiş Sendikacılık”tır. Onun, ete kemiğe bürünmesi ve direnişin stratejisini saptamada, değişimi yönlendirmede rolü büyüktür… O yüzden, yeni bir örgütlenme, dayanışma biçimleri ve yeni mücadele silahları üzerinde düşünüp denemenin tam da zamanıdır… Ama,
Unutmamak gerekiyor ki, “Sosyal bir hareket olmadan sosyal bir politika mümkün değildir…
Bugüne kadar, genelde, ülkemizde sendikacılığın yolunu ve yöntemini daha çok siyasal iktidar çizdi… Bunu tersine çevirmenin zamanı gelmedi mi?
En azından, “uzlaşma sendikacılığının” hiçbir şey getirmediğine bakıp, “protestocu sendikacılık” yolunda, başlatılan adımların sürekliliği şarttır… ki,
O adımların sesi, sadece emekçi yığınlar arasında yankılanmayacak… halk kitlelerinin de gözünü açacaktır…

////////////////////////////////////////////////////////

HERGÜN BİRAZ DAHA

Sekiz yaşında bir kız çocuğu
Saçı başı üryan…
Hala bir seda gibi ünleniyor yüreğinde
Beşparmaklardan – Şeher’e yürüyüşü
Kanatları, ağır yaralı bir serçe
ve yorulmuş bir bellek gibi…

Hala çakır dikenlerinin zonklaması ayaklarında
Sırtında, annesinin koyun yününden
ördüğü hırka…
Yüreğindeki sevdadan bir şarkıya
Şeher’den – Lefkoşa’ya dönüşen onca hatıra…

Hala yürüyor ateş rengindeki bu yolu
Şizofren bir acıyla… hala…

Artık biliyor çare yok…
Çırılçıplak kalacak o dal…

Belleğinin sonbaharında
Bulanıyor her şey utanca
Hergün biraz daha…

      Neriman CAHİT

Dergiler Haberleri