“Seçime gidecek yürekleri yoktur”

Son bir senedir meclis çalışmalarının verimsiz olduğuna işaret eden CTP milletvekili Erkut Şahali, seçime ve yeni bir döneme kadar, Kıbrıs Türk halkının çözüm bekleyen sorunlarının askıda kalacağını söyledi

“Sabıkalı atama” tartışmasında YDP Genel Başkanı Arıklı’nın üzerine yürüdüğü CTP Milletvekili Erkut Şahali, “Azınlık Hükümeti”ni yorumladı


Ödül Aşık ÜLKER

Meclis’te en son yaşanan gerilimin odağındaki isim milletvekili Erkut Şahali, “erken seçim” hedefiyle kurulan azınlık hükümetinin, seçim yapacak bir cesarete sahip olmadığını söyledi.
Şahali, “Bu hükümet seçime gidecek cesarete ya da yüreğe sahip değildir ama yurttaşın da bu hükümete tahammül edecek gücü kalmadı” dedi.
CTP Milletvekili Erkut Şahali, son bir senedir meclis çalışmalarının verimsiz olduğunu belirterek, seçime ve yeni bir döneme kadar, Kıbrıs Türk halkının çözüm bekleyen sorunlarının askıda kalacağının çok açık olduğunu söyledi.
 

  • Soru: Meclis çalışmaları ne kadar verimli geçiyor?
  • Şahali: Pandemiyle birlikte, son bir yıldır meclis çalışmaları maalesef son derece verimsizdir. Bunu iki şekilde anlatmak mümkündür, birincisi pandemi nedeniyle kesintili bir mesai söz konusu oldu, ikincisi ve daha da önemlisi, seçim süreci ile birlikte yaşanan yasama tatili ve ardından gerçekleşen seçim, sonrasındaki hükümet krizi ve azınlık da olsa yeni hükümetin kurulması, yasama faaliyetlerini tamamen kilitlemiş vaziyettedir. Hükümetin muktedir olabilmesinin koşulu, Meclis’te çoğunluk olmasından geçer. Dolayısıyla meclis iktidarı varsa hükümet iktidardadır. Hükümet güven oyu aldığına göre, öyle veya böyle, bir meclis iktidarından söz edilebilir, o nedenle meclisi çalıştırma görevi öncelikle hükümete mensup milletvekillerine aittir.
    Maalesef hükümet tek parça olmadığı, üç partiye ilaveten üç bağımsız milletvekiliyle birlikte çok parçalı bir yapı söz konusu olduğu için, herkes bir biçimde hükümete bir şeyler dayatır, bir şeyler talep eder, bu taleplerin gerçekleşme düzeyine bağlı olarak meclis çalışmalarına katılım gösterir. Dolayısıyla mecliste komiteler de çalışmıyor, genel kurul da çalışmıyor.

“Mart’a yetişmesi gereken yasalar var”

Türkiye ile imzalanan Mali Protokol’de, örneğin Mart sonuna yetiştirilmesi gereken, çok önemli ve büyük yasa değişiklikleri var. Hem Ekonomik ve Mali İşbirliği Anlaşması’ndaki, hem de hükümet programındaki taahhütler hükümetin taahhütleridir. Dolayısıyla bunlarla ilgili gerek tasarıları getirmek, gerek komiteleri çalıştırarak bunların yasa değişikliği veya yeni yasa olarak hayatımıza katılmasını sağlama sorumluluğu hükümettedir.
Protokolde kamu görevlileriyle ilgili değişikliklerden, özellikle üst kademe yöneticilerinin niteliğinin artırılmasına dönük önlemlerden bahsediliyor. Mevcut Kamu Görevlileri Yasası’nı ve bu yasanın değiştirilmesiyle ilgili prosedürü bilen hiçbir hükümet, bu yasanın bir ay içinde değişeceğine ilişkin bir taahüdü uluslararası bir anlaşmanın içine koymaz. Çünkü o yasanın değişmesiyle ilgili teknik prosedür zaten iki aylık bir prosedürdür. Bu bile, bu anlaşmanın içerisindeki hedeflerin hem gerçekçi olmadığını, hem de aslında tam da bilgi sahibi olunmadan ortaya konmuş taahütler olduğunu çok net gösterir.
Geçmiş protokollerde benzer hedefler söz konusuydu, hiçbiri gerçekleşmedi. İdari hedefler gerçekleşmediği gibi, mali hedefler de gerçekleşmedi. İçinde bulunduğumuz yıl, özel bir yıl. Bu protokol, herhangi bir zamanın uygulanmayacak protokollerinden bir tanesi gibi imzalandı. Halbuki pandemi koşullarını öngören ve bu nedenle yaşanan kayıpların telafi edilmesini de içerecek esasları olmalıydı.

“Hiçbir uyarı dikkate alınmıyor”

“Ekonomik bağlamda ciddi bir çöküntü var. Sadece iş kayıpları değil, işyeri kayıpları da yaşanıyor.”

Bütçede korkunç bir açık var, halihazırda 1 milyarı KKTC bütçesinin açığı olarak meclisten geçmiştir. Bunun 2.5 milyarı da Türkiye’nin sağlayacağı katkı kısmı vardır, ki Türkiye’den kaynak akışı sağlıklı olmadığı takdirde 3.5 milyarlık açık bütçemiz var demektir. Bütçenin büyüklüğü zaten 10.5 milyar... Dolayısıyla %30’u hayali olan bir bütçeyle 2021 yılını geçirmekteyiz. Bu da, ne kadar büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösterir.

 “Görüyor ve birlikte yaşıyoruz, bu hükümetin, hayatın normal seyrine hazırlıklı hale gelebilmesi için herhangi bir öngörüsü yok”

  • Soru: Maaş desteği için 59 bin başvuru oldu. Esnaf ve Zanaatkarlar Odası 50 bin kişinin işsiz kaldığını söyledi. Ekonomi nereye gidiyor?
  • Şahali: Hükümetin bu noktada da çok kör bir duruşu var. Örneğin okulların açıldığı gün kapandığını biliyoruz, pandemi nedeniyle... 8000- 9000 kişinin istihdam destek ödeneğine müracaat edeceği varsayıldı ama 59 bin kişi başvurdu. Hata payı olmaz mı? Olur elbette. Ama bu hata payı %1, %5, %10 olur ama % 500 olmaz. Biz maalesef bunu yaşıyoruz. Dolayısıyla bu hükümetin, hayatın normal seyrine hazırlıklı hale gelebilmesi için herhangi bir öngörüsü yok.

 “Ekonomik bağlamda ciddi bir çöküntü var. Sadece iş kayıpları değil, işyeri kayıpları da yaşanıyor.”


Ekonomik bağlamda ciddi bir çöküntü var. Sadece iş kayıpları değil, işyeri kayıpları da yaşanıyor. Kredileri ödemek için krediye aslında işin özü borç için borca değil, bu sürece özgü hibe ve desteklere ihtiyaç vardır. Ama bu hükümetin öyle bir konsantrasyonu olmadığını geçtiğimiz yıldan itibaren gördük. Bu hükümet diyerek aslında son iki hükümet döneminin kast ederim. Çünkü UBP’nin ağırlıklı olarak oluşturduğu son iki hükümette, en azından ekonomiyle, mali politikalarla ilgili kararlar ve Başbakan’ın UBP’den olması hasebiyle sorumluluk da UBP’dedir. Dolayısıyla hükümette olup da iş yapma, yurttaşın yaşamına yenilik, kolaylık ve farklılık katmak gibi bir motivasyonları yoktur. En fazla uğraştıkları şey atama süreçlerini yönetmek, sansasyonel olsa dahi...


“Herkes haddini bilecek”

  • Soru: Son günlerde kamuoyunu çok meşgul eden, özellikle LAÜ’ye yapılan bir atama vardı. Bu atamayla ilgili Başbakan Yardımcısı Arıklı’yla mecliste bir tartışma yaşadınız. Bu konudaki tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
  • Şahali: Bu olayın yaşanmasında temel sebep yasaları hiçe sayan, yasalara rağmen hareket edebileceğini düşünen bir anlayışın icra görevini üstlenmiş olmasıdır. Bu konuda bir yasal düzenleme yoktur deniyor ama Sayın Ombudsman Emine Dizdarlı’nın yaptığı açıklamada yasal dayanak ve o dayanak çerçevesinde hangi niteliklerin aranacağı çok açık bir biçimde belirtilmiştir.
    Seçilme ehliyeti olmayan, yani yüz kızartıcı bir suçtan ötürü mahkumiyeti olduğu için, herhangi bir biçimde siyasi anlamda aday olma ehliyeti olmayan birisinin LAÜ gibi mülhak vakıf durumundaki bir kurumda mütevelli olması düşünülemez. Bunun ihlal edilmesinin yanlış olduğunu söyleyenlere hoyratça karşı çıkarak, “isterseniz mahkemeye gidin” veya “ben vefa borcumu ödemek durumundaydım, ödedim” demek zaten devlet imkanlarını kendi şahsi veya zümresel çıkarları doğrultusunda istismar etmenin tipik göstergesidir. Benim müdahalem ne olmuştu? “Sen kendi vefa borcunu bizim yani yurttaşların haklarının üstünden ödeyemezsin” dedim. İtirazım hakaretamiz ve saldırgan bir tavırla karşılık buldu, benim orada susmam yurttaşın hakkının elinden alınması anlamına gelirdi.
    Benim buna seyirci kalmam mümkün değildi. Siyasetin, meclisin itibarının sürekli sorgulandığı, hırpalandığı hatta aşağılandığı bir ortamda böylesine istenmeyen bir olayın, halkın evinde, halkın meclisinde yaşanmış olması beni fazlasıyla üzer. Devleti kendi malı sayan, devletin yasalarını yok sayarak, kendi vicdanına göre yönetebileceğine dair hakkı varmış gibi davranan kamu yöneticilerine hukuk düzeninde yer yoktur ve herkes haddini bilecek. Haddinin de yasalar çerçevesinde olduğunu anlayacak ve ona göre iş yapacak. Herkes ne dediğini de iyi bilecek. Ağızdan çıkan söz çıkmıştır, onu geri almak mümkün değildir. Dolayısıyla ağızdan çıkmadan, o sözün ölçülüp tartılarak kullanılması esastır.

“Toplumdaki kutuplaşma tehlikeli”
 

 “Kıbrıs kökenlilerin illa ki Kıbrıs’ta federal çözüm istediğini, Türkiye kökenlilerin illa ki Kıbrıs’ta bir ilhakı desteklediğini düşünen bir önyargıyla hareket etmek bizi hiçbir yere götürmez ve sahip olduğumuz toplumsal enerjinin ortadan kalkmasına yol açar.”
 

  • Soru: Toplumun içinde büyük bir kutuplaşma var ve zaman zaman bunu siyasilerin beslediğini de görüyoruz. Federasyon isteyenler- istemeyenler, işçiler-işverenler, kamu çalışanları- özel sektör çalışanları, siyasi tercih, köken bağlantısı gibi... Bu gidişatı nasıl değerlendirirsiniz?
  • Şahali: Tehlikeli bulurum. Toplumsal bütünlüğün her hal ve koşulda korunması lazım. Üstelik bu toplumsal bütünlük korunacak diye farklılıkların da ortadan kalkmasına gerek yoktur. Farklılıkları bir zenginlik olarak addederek toplumsal bütünlüğü korumak lazım. Hepimiz bu ülkenin sınırları içerisinde, eşit haklara sahibiz. Bu ülkede yasal olarak bulunan, yurttaş olmayanların hakları da yurttaşların haklarıyla eşitlenmiştir aslında. Dolayısıyla birbirimizin varlığına yasalar çerçevesinde tahammül zorunluluğumuz olduğunu, dahası çağdaş insani değerler bağlamında birbirimizin varlığına mutlak hoşgörüyle yaklaşmamız gerektiğini öncelikle belirtmek isterim. Ama siyasetteki gerilim, özellikle siyasi kökenlere bağlı olarak, siyasi kökenlerden kastım elbette sağ sol ayrımıdır, bu ülkedeki varlığın, bu ülkedeki etnisitenin, kökenin ne olduğuna ilişkin ideolojik değerlendirmeler bizi ciddi anlamda ayrıştırmaya namzettir. Bunu da görüyor ve ciddi endişeler duyuyorum. Örneğin bu ülkede yadsınamaz bir gerçek, yedi göbek geriye Kıbrıs kökenliler ve Türkiye kökenli olup Kıbrıs’ta yurttaşlık bağıyla bağlı olup, burayı yurt bilen insanlar vardır. Kıbrıs kökenlilerin illa ki Kıbrıs’ta federal çözüm istediğini, Türkiye kökenlilerin illa ki Kıbrıs’ta bir ilhakı desteklediğini düşünen bir önyargıyla hareket etmek bizi hiçbir yere götürmez ve sahip olduğumuz toplumsal enerjinin ortadan kalkmasına yol açar.

“Türkiye’ye bağlanmak bir siyasi seçenek, siyasi tercih değil”

Türkiye’ye bağlanmak bir siyasi seçenek, siyasi tercih değildir. Çünkü bu, Kıbrıs Türk halkının da, Kıbrıslılık değeri üstünden bir araya gelmiş insanların da ortadan kalkması anlamına gelir. Dahası ne Türkiye’ye, ne Kıbrıs’a, ne Kıbrıs’ın kuzeyine, ne Kıbrıslı Türklere iyi bir şey vaat etmez. Çünkü bu bambaşka, dünyanın siyaseten asla benimsemeyeceği bir durumdur. Dolayısıyla böyle bir siyasi seçeneğimiz yoktur. Bizim için siyasi iki seçenek vardır, ya Kıbrıslı Rumlarla karşılıklı kabul edilebilir bir çözümle bu adadaki varlığımızı sürdüreceğiz ya da anlaşamamış, dolayısıyla dünyadan tecrit edilmiş vaziyette, en iyi ihtimalle bugün yaşadığımız hayatı yaşamaya devam edeceğiz. Bu ikisi dışında bir seçenek akılcı da değildir, gerçekçi de değildir, daha da önemlisi mevcut  da değildir.

“Türkiye dahil olmak üzere, bizi bir devlet gibi gören, bize devlet muamelesi yapan kimse yoktur”

  • Soru: Kıbrıs sorunu ile ilgili Cumhurbaşkanı Tatar ve şimdiki hükümet eşit egemenlikten, iki ayrı devletten bahsediyor. Bir taraftan bunu isterken, diğer taraftan Türkiye ile ilişkilerde “anne- yavru” ilişkisinin veya uluslararası hukuk bağlamında Türkiye’nin alt yönetimi olma durumunu devam ettirme çabası var. Bu ikisini nasıl örtüştüreceğiz?
  • Şahali: Ne istediğini bilmeyenlerin savrulması tam da budur. Eşit egemenlik kavramı aslında Kıbrıs Türklerinin an itibarıyla sahip oldukları ama dünyada kabul görmeyen statünün devamı demektir. Biz egemenliğimizi ilan ettik. Meclisin duvarına da “Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır” diye astık. “Halkındır” derken kimden bahsederiz? Kıbrıs Türk halkından bahsederiz, dolayısıyla kendimizce egemeniz. Peki bu egemenliğimizi tanıyan, bu egemenliğimize saygı gösteren, bu egemenlik çerçevesinde bizimle ilişkiye giren herhangi bir ülke var mıdır? Kaydı olarak Türkiye ama pratikte hiç bir ülke. Çünkü Türkiye dahil olmak üzere, bizi bir devlet gibi gören, bize devlet muamelesi yapan kimse yoktur. Bu bağlamda belki de BM en hayrımıza olanı yapar ve bizim demokratik yollarla seçtiğimiz Cumhurbaşkanımıza, Cumhurbaşkanı muamelesi değil belki ama, lider muamelesi yapar. Örneğin BM bağlamında eğer konu Kıbrıs sorunuysa, Anastasiadis’in sıfatıyla Sayın Tatar’ın sıfatı aynıdır. Dolayısıyla aslında en egemen olduğumuz platform, Kıbrıs sorunu eksenindeki platformdur.

“Bu ekiple federasyonu istemek mümkün değil”

Şimdi şunu net olarak söylemek lazım, Sayın Tatar, adaylık süreci boyunca ayrılıkçı bir politika izleyeceğini, federal çözümün gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, olsaydı görüşüldüğü süre zarfında sonuç üretebileceğini söyleyerek aslında federasyondan kaçmak için müzakere eden bir ekiple hareket etti. Bugün etrafındaki isimlere baktığımızda, Sayın Eroğlu ve rahmetli Denktaş döneminde Saray’da görev yapmış isimlerdir. Bunlar hep ayrılıkçılığı savunan figürlerdi. Bu ekiple federasyonu istemek zaten mümkün değil.

“Yurttaşın bu hükümete tahammül edecek gücü kalmadı”

 “Bu hükümet seçime gidecek cesarete ya da yüreğe sahip değildir ama yurttaşın da bu hükümete tahammül edecek gücü kalmadı”

  • Soru: Seçimi kendi hükümet programına koymuş bir hükümet, daha sonra seçim çağrısı yapmış bir Başbakan var ama şu anda bir seçim havası yok. Önümüzde bir ara seçim var. bundan sonraki süreçte ne olacak?
  • Şahali: Seçimin yapılmaması için her türlü yol denenecek. En kötü ihtimalle, Nisan ayının sonuna kadar, bu hükümet gelecek sene Haziran ayından önce olmak kaydıyla, bir seçim kararı alarak kendini seçimden bir süre daha uzaklaştırmış olacak. Zaten Sayın Ersan Saner parti kurultayında yeniden aday olacağını, Ekim’de erken seçim öngörüsünün tam olarak ortadan kalktığını net olarak ifade etmeye başladı. UBP de, DP de, YDP de en çok hükümette olma halini sevdiler. Dolayısıyla bu hükümetin gittiği yere kadar gitmesi siyasi tercihleridir.  Sayın Başbakan’ın Meclis Başkanlığı seçimi sırasında dile getirdiği “muhalefet söylesin, seçime gidelim” argümanı bir hezeyandı ve gerçekçi değildi, artık onu görebiliyoruz. Ama seçime kadar, Kıbrıs Türk halkının çözüm bekleyen sorunlarının askıda kalacağı ve hiçbir şekilde çözümlenmeyeceği çok açıktır. Hükümetin yürüttüğü bütün çalışmalarda törensellik ve gösteriş hakimdir, gerçekçi çözümler üretilmemektedir. Bu da zaman da dahil, toplumsal kaynakların tükenmesine yol açmaktadır. Bu hükümet seçime gidecek cesarete sahip değildir. Ama yurttaşın da bu hükümete tahammül edecek gücü kalmadı.
    Biz ana muhalefet olarak elimizden gelen baskıyı ortaya koyacağız. Toplumda bireylerle, bu bireylerin oluşturduğu gruplarla, sendikalarla ve sivil toplum örgütleriyle ilişkilerimizi daha da geliştireceğiz ve toplumsal muhalefetin Kıbrıs Türk halkının değerlerini, kaynaklarını koruyacak şekilde canlı tutulması ve bu hükümetin de görevde kaldığı her gün en azından daha fazla kayıp yaşatmayacak şekilde kontrol edilmesi için üstümüze düşeni yapacağız. Hedefimiz bir an önce seçime giderek, hem siyasetin itibarını tekrardan yükseltecek bir ortamı sağlamak, hem de Kıbrıs Türk halkının kaybettiklerinin geri kazanılmasıyla ilgili yeni kadroları görev başına getirmek için çalışmaya devam etmektir. O seçenek sağlandığı gün, umarım tercihler bireysel kazanımlar üstünden değil, toplumsal kazanımlar üstünden olur.

 

Röportaj Haberleri