Ruhsan İskifoğlu’nun Konukluğu Ya da Traji-Komiğin Dayanılmaz Hafifliği

Ruhsan İskifoğlu’nun Konukluğu Ya da Traji-Komiğin Dayanılmaz Hafifliği

 

Emel Kaya
emel_kaya@hotmail.com


Kıbrıslı genç şairlerden Ruhsan İskifoğlu’nun, yaşadığımız “modern” çağa ciddi bir eleştiri ve topyekûn karşı koyuş niteliği taşıyan “Gözlemci Konuk” adlı şiir kitabının niyetini daha iyi anlayabilmek için öncelikle “modernizm” ve “postmodernizm”in ne olduğunun kısaca hatırlanmasında fayda var.
Modern dönemin başlangıcı olarak kabul edilen Aydınlanma Çağı, XVIII. yüzyılın başından itibaren Batı toplumlarının hayatında kendini açıkça hissettirmeye başlayan aydınlanma ile, Avrupa'da XVII. yüzyılın ikinci yarısıyla, XIX. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve Descartes, Spinoza, Bacon, Locke gibi önde gelen birtakım filozoların görüşleriyle insan aklını ve nesnel bilgiyi önemseyen ve böylece Batı kültürlerinde büyük bir dönüşüme yol açan bir dönemdir.

Aydınlanma, Batı toplumlarının Tanrı merkezli dünya görüşü ve hayat tarzından sıyrılarak insan, akıl ve bilim merkezli dünya görüşü ve bu çerçeveye göre düzenlenmiş hayat tarzına geçişleridir. Aydınlanmanın merkeze aldığı akıl, her türlü kılavuz ve yardımcıdan arınmış; hür ve kendi kendine yetebilen, şüpheci, sorgulayıcı eleştirel bir akıldır.

İşte modernizm böyle bir Aydınlanma Çağı ortamında doğup gelişir. O, sadece dünyevîleştirilmiş bilgi ile doğaya hâkim olmakla kalmaz, insan ve toplum hayatının her alanında yeni düzenlemeler getirir. Bu bakımdan modernizm veya modernlik; "bilimsel bilgi, endüstriyalizm, teknoloji, teknikleştirme, uzmanlaşma, demokrasi, lâiklik düşüncesi ve bireyselleşme eksenleri etrafında toplumsal yaşam alanlarını düzenlemeye yönelik bir projedir. (Kızılçelik, 1996)

Modernizmin insan hayatına pek çok imkân ve kolaylıklar getirdiği inkâr edilemez. Bununla birlikte birçok olumsuz gelişmelere zemin hazırladığı da bir gerçektir. Söz konusu olumsuz gelişmeleri kısaca şu şekilde sıralayabiliriz: Bütün dünyaya ideal olarak sunulan Batı kaynaklı ekonomik ve siyasî modeller, zaman içinde gerçek kimlikleriyle tanınmış ve insanların bu modellere olan güveni sarsılmış; demokrasi ve insan hakları konusundaki çifte standartçı tutum yakinen görülmüş; çok yoğun bilgi bombardımanı ve hızla gelişen teknoloji insanı esir almış; kontrolsüz sanayileşme pek çok çevre problemine sebep olmuş ve dünyayı yaşanmaz hâle getirmiş; milletlerarası silahlanma yarışı, büyük miktarlardaki paranın bu alana ayrılmasını zorunlu kılmış, sonunda da insanlığın sonu olabilecek nükleer tehdide zemin hazırlanmış; her şeyde esas olan standardizasyon düşüncesi ve uygulaması hayatı tekdüze kılmış ve teknolojinin despotluğuna yol açmış; insanın kapitalist ekonomi veya sermayenin kölesi durumuna düşürülmesi üzerine birey ve bireysel hürriyet yok olmuş; aşırı bireyselcilik, insanı kalabalıklar içinde yalnızlığa itmiş; mahallî ve millî değerler, küreselleşme ile evrensel değerlerin hücumuna uğramış; pragmatizm (faydacılık), bütün değerlerin üstünde tutulup diğer değerlerin ölçüsü ve belirleyicisi hâline getirilmiş; madde ilâhlaştırılırken mânâ yok sayılmış; akıl, pragmatizmin aracı yapılmıştır. Böylece insan yabancılaşma, yalnızlaşma, tatminsizlik, güvensizlik, inançsızlık bunalımları içinde ne olduğu, ne olması gerektiği soruları arasında bir kimlik krizine düşmüştür.

İşte postmodernizm, modernizmin sebep olduğu böyle bir kimlik bunalımının yaşandığı ortamda hayat bulmuştur. Çünkü postmodernizmin doğuşunda, kimliğini kaybeden insanın gerek kendini gerekse modernizmi sorgulaması yatmaktadır. Postmodernizm, modernizme karşı bir baş kaldırma olduğu kadar, modernizm içinde bunalmış insanın bir silkinme ve belki de kendine dönme eğilimi olarak da düşünülebilir. Postmodernizm hem bir sorgulama hem de bir cevap arama hareketidir. Çünkü postmodernizm, sadece estetik bir tavır değil, aynı zamanda politik bir tavırdır.

Postmodernizm, modernliğin parametrelerine, bilimsel bilginin üstünlüğüne, pozitif bilimlere, doğrusal gelişmeye, ulusdevlet anlayışına, endüstriyalizme, kapitalizme, demokrasiye, lâikliğe, insan haklarına, teknolojiye, bürokrasi ve uzmanlaşmaya karşı gelen ve onları sorgulayan; buna karşın belirsizliğe, parçalılığa, farklılığa, etnikliğe, altkültürlere, kültürel çoğulculuğa, bilgiye yönelik çoğulcu bakış açısına, yerel bilgiye, yerelliğe, özgünlük ve özgürlüklere ayrıcalık tanıyan bir harekettir. (Kızılçelik, 1996)

Ruhsan İskifoğlu’nun şiirinin temellerini işte bu modernite ile postmodernite tanımları arasındaki alanda aramak gerekir. İskifoğlu, modern insanın kim olduğunu, bu insanın modern dünyaya tüm benliğiyle adapte olma sürecini ve bu süreçte ortaya çıkan traji-komik “mamüller”i, kendine özgü imgelerle ve postmodern bir dille (parçalı, ironik, çoğulcu, sorgulayıcı) ortaya döker.

Sina Akyol, şiirin öncelikle bir yapı kurma sanatı olduğundan bahseder ve salt duygunun, şiirin safrası olduğunu söyler. İskifoğlu da şiir işçiliğiyle kendi şiirinin yapısını kurabilmiş ve şiirini safralardan temizleyebilmiş bir şairdir.

“Biz”e yani, modern insana dönüp baktığımızda, karşılaştığımız hep “iyi ve ahlaklı” olduğunu iddia eden bireylerdir. “Biz”, iyi olduğumuzu düşünürüz, oysa “iyi” adı altında yaptıklarımız, büyük bir tatminsizlik içinde yalnızlaştırıldığımız toplumda, insanların yanımızda olmalarını, bizi sevmelerini, kabul etmelerini arzulamamızın bir sonucudur. Yani “iyi”liği kendi “ego”muz için yaparız. Diğer taraftan, ahlaklı olduğumuzu ve etik davrandığımızı düşünürüz. Ancak, “ahlak” veya “etik” adı altında yapıp ettiğimiz birçok şey, kendi içimizdeki çirkinlik ve tutarsızlıkları, aşırılıkları örtmek; kendimizi, egomuzu ehlileştirmek içindir.

Modern insanın bütün hayatını üzerine kurduğu, kendi çirkinlikleriyle savaşma, onları ehlileştirme veya onları farklı biçimlere sokarak diğer insanlara pazarlama sürecinde İskifoğlu’nun şiiri bize hakikati söyler. İnsanın, özellikle de modern insanın yoldan çıkmışlığını, bu yoldan çıkmışlığı meşrulaştırma çabalarını ifşa eder. Onun şiiri bu anlamda, bir çeşit hakikat avcısıdır: 

“bir kaç şirket batırdım./ uyruğunu kaybetmişti sözcükler/ telaş yok,/ yalnızca,/ basamakları yargılıyor topal saadet // tabağımda firma isimleri/ soyulmuş deri/ gülünç kalbimi çalıyor sokak köpekleri/ oyunda hata yok // yeni yeni anlıyorum bana ait yerleri / haberlere çıkıyor yıldızı düşürülen oteller/ bak hazırım / pijamalarımı alır giderim” (s.48)

İskifoğlu’nun şiiri, bugünü, modern dünyayı, modern dünya içinde bireyin yerini ya da yersizliğini, bu dünyaya nasıl yaklaştığını, yakın durabildiğini, durabilmek için neleri gözden çıkardığını ve böylelikle dünyanın neresine, nasıl yerleşebildiğini ya da bir başka deyişle, insanın dünyaya ve dünyanın insana nasıl sirayet ettiğini, bulaştığını gösteren bir şiirdir:

“sözlükten iner kelimeler/ artık yok çıkmanın kaygısı/ üç adımlık bir yer burası// birkaç yemin/ yakılmış vicdan etrafında bir soğuk // kimin fotoğrafıysa bu duvardaki/ sürgüsüne takılı kalmış gözleri/ ikide bir açılıyor kapı // İçimizde susku bir çok anlatı” (Asansörde Birikenler, s. 27)

Akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan dadaistlere ve gerçeğin insandaki iz düşümünü arayan sürrealistlere (gerçeküstücülere) yakın duran bir şiirdir onunkisi. Ama en çok da aklın zorlanan sınırlarında gezinen traji-komiğe göz kırpar.

Akıl, hep sorunlu bir şey olagelmiştir. Modernizm aklı öncelerken, postmodernizm aklın ayarlarıyla oynar.

Akıl, olanaklı sınırlarından birisine ulaşınca “ölüm” ile, bir başkasına ulaşınca “gülünç” ile karşılaşır. Bu arada, bu sınırların çakıştığı noktalarda da ölüm gülünç hale, güldürü de ölümcül hale gelir. Bu durumlar, “kara mizah” ve “traji-komik” sınıflandırmalarıyla belirlenmeğe çalışılan edebiyat türlerinin temelinde yatan anlam ögesidir.
Akıl, kendi olağan alanının içinde işgördüğü sürece, adım adım “akıl yürütme” yoluyla anlam bağlantıları kurar, alanda karanlık kalmışları aydınlatır. Hem de bunu tam tutarlılıkla ve sonuna dek yapar; zaten “tutarlılık” ve “sonunu bulma” aklın temel işlevleridir. 

İşte tam da bu temel işlevlere savaş açar İskifoğlu’nun şiiri. Aklı, kendi olağan alanından saptırır. Okuyucunun bildiği akıl yürütme biçimlerinin hiçbirine karşılık gelmez onun şiiri. Dünyayı şiirin kendi sınırsızlığında yeniden kurar, nesneleri özenle toplayıp ortama serpiştirir. Kendi dağınıklığını sever; bu anlamda düzen bozucu ve anarşist bir söylem geliştirir. Asla öfkeli ve kırıcı değildir. Küfretmez, isyan etmez. Olanca nezaketi ve zarafetiyle okuyucunun aklını, olmadık şeylerle bozar. Okuyucu, onun şiirinin sonunu bulamaz. Şiirinin sonu yoktur. Rüzgârda sallanan bir çan gibi okuyucunun beyninde zonklayıp durur:

“koltuk altına yerleştirdiğin  birkaç beyin, /mürüstenlik halimizi tamamladı/ durulmuş gökyüzünden  düşmüştük  // bizden  kuş ölüsü sözler aktı / kenarlarımızda us / ve sus, sus, birikintilerimiz // bir kez de suyun altından baktılar” (Unutuş Biçimi, s. 16)

Nesneleri, kavramları, zamanı ve mekânı orantılamaz, ama bazen onları çoğaltır ya da azaltır. Şiirlerinin hangi zamana yazıldığı, hangi mekândan kopup geldiği önemli değildir. Önemli olan şiirdeki sözün zamanda, mekânda ve nesnede bıraktığı tahribattır. Şair, bir uzay boşluğundan bir başka uzay boşluğuna doğru önüne çıkan ve bizlerin bir yığın anlamlar yüklediğimiz nesneler/kavramlar dünyasını yerle bir ederek ilerler.

“bir utanç dosyası açtı/ mahallemde kediler / kaosu anlatan dua mührüydü/ yüzleri // soyumuzla ilgili alıntılar geçiyor televizyonda / boğum kültüründen sıkıştırma bildirileri/ kapısı çalınıyor bütün evlerin // kütükten düşürüldüğümüzden beri/ başımızda azaldı gökyüzü / ilişiğimi kesin öteki  tarafla / telaşa verdim evreni” (Uygulama, s.56)

İlk bakışta çok ciddi gibidir. Ama dikkatle bakıldığında gülünç olanın bir türüne, akıldışı olana, “saçma” olana yakın durduğu fark edilir. Bu, toptan anlamsız anlamında saçma değildir. Aklın sınırlarının hemen dışında durur, ona direnir, ama “saçma” olduğu anlaşılabilecek kadar anlamlıdır. Örneğin “yuvarlak kare” gibi bir kavram, aklın hem nasıl kavraması gerektiğini, ama hem de kavrayamayacağını kavradığı bir nesne belirler. Orada bir yerdedir, ne dediğini anlarız, ama hiçbir anlam veremeyiz.

“bilinçaltı kehanetlerin senin,/ işaret parmağın,/ birkaç eşyan / tilkinin aklında kalan// bütün mesele / bütünleri anlamaktı ki / betona vurmuş gölgemi izlerken ben / ne, ne , ne diye bağırdı dinin // kolilere sığmadı göl / saçıldı can yeleğim” (Varış, s.8)

Onun şiirindeki “gülme/gülünç” ögesi, komedide bazen “yıvışık” boyutlara varan, kendini unutan bir “komik” değil; bütün ölümcül acısıyla yaşamın tam bilincine vardıran “traji-komik”tir. Nietzsche’yle birlikte söylersek, “uçurumun kıyısında dans”tır. Modern zamanda uçurumun kıyısında danstır.
“burası neresi? / masanın üzerinde yapılacaklar listesi / biri anlatıyor:/ o ilerideki sapak,/ dünyanın en güzel hikâyesi // geçici kurtuluşların adresi asılı / evlerin tavanlarında/ eksilmesin inanışımızdaki yalpa / neresiyse bu aşağılık yer // boş ver // benimle etkinliğe katıl / bu bizim için son çağrıdır” (Bir Son Çeşidi, s.44) 

Ruhsan İskifoğlu’nun bu dünyadaki “densiz” bir konuk olarak şiirlerinde uyandırdığı kahkaha, işte bu “uçurum”a işaret eder.

--------------------------------------------------------------

Kaynaklar:
Ruhsan İskifoğlu, Gözlemci Konuk, Yazılı Kâğıt Yayınları, Aralık 2013.
Prof.Dr. Sezgin Kızılçelik, Postmodernizm Dedikleri, Saray Kitabevi, 1996.
Prof.Dr. İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebi Akımlar, Akçağ Yay., 2013.

--------------------------------------------------------

Ruhsan İSKİFOĞLU
1984 yılında Hatay’da doğdu. İlk öğrenimini Gazimağusa‘da 1995 yılında Gazi İlkokulu’nda, orta ve lise öğrenimini Doğu Akdeniz Koleji’nde 2001 yılında tamamladı. Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı bölümünü 2005 yılında bitirdikten sonra Doğu Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Tezsiz Yüksek Lisans yaptı (2007). Şiirleri Varlık, Şiiri Özlüyorum, Sincan İstasyonu, Turnalar, Arka Bahçe, Güncel Sanat dergilerinde yer aldı. Aralık 2013’te Yazılı Kâğıt Yayınları tarafından Gözlemci Konuk adlı ilk şiir kitabı yayımlandı.

Dergiler Haberleri