Oyuncak Martı

Oyuncak Martı


 Rıdvan Arifoğlu
rarifoglu@yahoo.com


Eski dinazor filmlerinde kesik kesik, break dance yapar gibi hareket eden dinazorları özledim ben. Aslında çok sayıda martıyı görünce tekrar aklıma geldiler. “Plastisin” de dediğimiz oyun hamurlarıyla veya kuklalarla “stop motion” tekniği kullanılarak yapılan bu kesintili, bu “atarlı” görüntüler sonraları yerini “Wallace ve Gromit” gibi animasyon-kukla-tiyatro-çizgifilmlerine bıraktı. Aslında bu her çocuğun az-çok bildiği bir oyun. Bazen oyuncaklarla, bazen çevrede bulunan eklemli-eklemsiz aygıtlar veya doğal elemanlarla…

Özellikle bu eski dinazor filmlerinin farklı bir gerçeklik duygusu verdiğini düşünüyorum. Herhalde bunda en önemli neden dinazorların neslinin tükenmesidir. Bu eski filmlerde nesli tükenen bir hayvanı şimdi sırf böyle “eski” tekniklerle seyrettiğimize göre bu hayvan sanki tekrar canlandırılmaya çalışılıyor. Oysa küçüklüğümüzde böyle bir şey hissettiğimi hatırlamıyorum. Bu filmleri şimdi izlediğimizde sanki DNAlarından değil de (benim için 20-30 yıllık) zamandan türemiş bu hayvancıkları inceleyen paleontolojiyle karşılaşıyoruz. Zaman onlara böyle “hareket etme hakkı” vermiş. Aferin, onlar da hiç bozmadan eskisi gibi endam edip eskisi gibi koşuyorlar. Komiklikleri ve artık onlardan korkmuyor oluşumuz umurlarında değil.

Throwaway’im boynuma sarılıp (ata sarılır gibi) iki haftalığına buralardan (oralardan) uzak duracağım için benimle vedalaştıktan sonra ona dedim ki, “Sana hiçbir şey söylemek istemiyorum. Sadece şunu unutma: Alone Again (Naturally).”

34, sür, bekleme yapma! 34, geçmişe gönderme yapma. Yapacak bir şey yok, insanlar gülerken düşünmek istiyorlar. Şu Taksim Meydanı nasıl da anlamsız bir boşluğa dönüşmüş… Meydandan Divan Otel’e giden yoldaki dükkânlar yıkılınca Gezi Parkı ile yol arasında meydana çıkan yamaç “süsüne kaçılmamış cenaze törenleri”ne pek uydu. Aferin kahraman polis! Parkta artık kitap okuyanı uyarıyorlar. Herhalde dünyada kitap okunamayan ilk park bu. Bir de Curasik Park olabilir. Adı üstünde “gezi parkı”… Buraya gelince gezmen lazım. Anıttan parka doğru bakınca eski İstanbul fotoğraflarını da hatırlamıyor değilim. Oysa arkada yüksek otel, yanda yüksek binalar… Sadece bir göz alışkanlığı olamaz. Yıllarca içinden geçtiğin mekânlar bunlar. Yıkılan bildik binalar biraz fantom etkisi yapıyor bende. Bacağı kopmuş bir insanın bacağının doldurması gereken o boşluğu göstererek “İşte şurası, tam şurası kaşınıyor!” demesi gibi. O boşluğun ağrıdığı yerlerde ise hep Berkin’lerle yuhalanmış anneleri olacak.

Bunları düşündükçe içimden biraz da “elektrik atan” oyuncak robot-dinazorlara bakmak geliyor. Sevgili Mir’im çocuklara hediye almak gerektiğini söyledi. Sevgili Mir oyuncakları gösterdi. Marmaray’ın altında tepişen dinazorlar Mağusa surlarındaki ejderhalar kadar olmasa da adrenalinimizi yükseltti. Birkaç günümü Mir’e, birkaç günü arkadaşları, birkaç günü de tarihi yarımadaya ayırdım.

Motora atladık: Yarım atlık motorlarla ilgisi olmayan Kadıköy motoruna. Martılar bu defa yaklaşmayacak herhalde. Kadıköy’den Haliç’e doğru pasta hayal edip ekmek almaya giderken gaz bombası yemenin deneyimi bir başka oluyor herhalde. Ulysses’te martılar doğru-düzgün Türkçe ötmüyorlardı. Ben onları öttürdüm: Fırından yeni çıkmış Kıbrıslı Türkçesi kıvamında “keyik keyik!” dediler. Gel dedim, gelmediler. Al dedim, almadılar. İkinci simit henüz yuvarlakken bir tanesinin boynuna fırlatılabilir mi, diye düşündüm. Kement. Sonra vazgeçip kopardım, bir lokma onlara bir lokma ağzıma verdim. Bu defa yakalayamıyorlardı ama sudaki ekmeklerin yanından simitleri seçip alıyorlardı. Ekmek vardı, tereyağı vardı, korkulacak bir şey yoktu. Herşey naylondandı ama şehir taş gibi yerinde duruyordu.

Sevgili Mir sayesinde ipli oyuncak martıların çok güzel uçtuklarını düşünüyorum… Acep İstanbul’daki oyuncakçılar martı yapıp gerçek martıların uçuşunu canlandırmayı daha mı iyi biliyorlar, yoksa ipe bağlı her oyuncak böyle atarlı mı uçar? Niye soruyorum? Yanındaki oyuncak papağan, kanarya veya bülbül güzel uçamadığı için elbet. Ola ki oyuncaklar çevrelerinde en çok gördükleri şeyleri taklit ediyorlar(O kadar dinazor düşüncesinden sonra olacağı buydu). Ortalıkta sayısız teruzor (pterosaurus) aynı eksen üzerinde Eminönü altgeçidini kırıltılı seslerle korku tüneline çeviriyor. Binbir ışıklı topaçların yaydığı neşe bu manzarayı az da olsa yumuşatıyor. Bakış böyle oluşuyor. Neyi seversen onu okursun, neyi bilirsen onu ötersin. Bir tanıdığım İlyada’yı İlayda diye okumuştu. Başka bir zaman ise başka bir tanıdığım kâğıtta yazılı duran İlayda’yı İlyada diye okumuştu. Abartarak söylersek, “ekmek”i de “dinazor”u da farklı okuruz. Abartmadan söylersek, gene farklı okuruz. Ben de algımın el verdiği ölçüde daha farklı okumalar yapmaya çalışmışımdır. Bir şehirde yürümek kalem olup yazmak gibidir. Yazdıkça şehre yazılır insan. Ayağımın el verdiği ölçüde uzun yürüyorum. Eskiye göre kısa elbet (15 km’cik kadar). Motor yeni açıldı daha. İlk iki-üç gün Lefkoşa şehir kasları İstanbul şehir kaslarına dönmemekte diretir. Otobüste ayakta yapılan yolculuklar vücut direnciyle stabilitesini olabildiğince üst seviyelere çıkarır. Hele acemi şoförlere veya gurratsa otobüslere denk gelen erkek yolcu ani stoplarla, ani startlarla bir haftada (göbekte) baklava yapmaya bile başlar.

Dergiler Haberleri