Ortadoğu’da Eski/ Yeni Siyaset: Değişim ve Süreklilik arasında

Ortadoğu’da Eski/ Yeni Siyaset: Değişim ve Süreklilik arasında


Nur Köprülü
koprulunur@gmail.com


Yaklaşık üç yılı aşkın bir süredir Ortadoğu coğrafyasında – özelde Arap dünyasında – yaşanan değişim bölgede  bir yapı bozumu yaratır mı sorusunu gündeme taşımıştır. Söz konusu toplumsal hareketler bölgedeki güç denklemini ve aktörlerarası ilişkileri değiştirse de; Ortadoğu’da eskiye dair olanın dönüşerek ‘yeni’sinden bahsetmek için henüz erken.

Arap-İsrail Uyuşmazlığı başta olmak üzere Ortadoğu siyaseti bugün Suriye’deki iç karışıklık ve Irak’taki mezhepsel bölünme gibi sorunlarla şekillenmekte ve devlet-dışı aktörlerin de (Hamas ve Hizbullah gibi) bölge siyasetinin inşa edilmesinde etken olduğu bir süreç yaşamaktadır.

Arap Ayaklanmaları sonrası Ortadoğu’da Yeni Bir Siyasete Doğru mu?
Yaklaşık üç yıl önce, Tunus’lu seyyar satıcı Muhammed Boazizi’nin kendini yakması ile başlayan ve hemen hemen tüm Arap ülkelerine tezahür eden Arap Ayaklanmaları henüz yapısal bir dönüşüm yaratmamış olsa da; özellikle bölgedeki devlet-toplum ilişkilerinin artık eskisinden daha farklı bir döneme girdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Özelde yolsuzluklarla mücadele ve işsizlik diğer bir deyişle ekonomik temelli olarak başlayan halk hareketleri siyasal liberalleşme ve daha fazla temsiliyet yönünde ivme kazanarak, kolonyal dönemden kalan yapısal sorunların tartışılmasına ve rejimlerin siyasal meşruiyetlerinin sorgulandığı bir durum yaratmıştır.
Bununla birlikte, Ortadoğu bölgesi yıllardır dünyanın diğer bölgelerinden farklı ve ‘istisnai’ bir yer olarak algılanmış ve okunmuş; demokrasinin bu topraklarda inşasının mümkün olamayacağı düşüncesi dış müdahalelere zemin hazırlanmış, böylece bireyin ve toplumun siyasette aktör olma potansiyelini zayıflatmıştır. Ortadoğu’nun ‘nevi şahsına münhasır, kaos/ savaş/ çatışma üreten’ bir bölge olarak okunması, bu bölgenin bir kaderiymiş gibi algılanmasına neden oldu. Söz konusu ‘istisnacılığın’ kuramsal açı dışında pratikte de tartışılıyor olması önemli bir husustur. 

Arap ayaklanmalarının ortaya çıkışı esasen içsel nedenlerden kaynaklanmış olsa da; dış aktörlerin söz konusu ayaklanmalara ve bölge siyasetine doğrudan müdahil olmaları ile (örneğin Libya ve Mısır örneklerinde olduğu gibi) söz konusu toplumsal hareketlerin yönü ve işleyişi değişmiştir.

Demokrasinin inşa edilmesi muhakkak ki uzun soluklu bir süreçtir ve bu noktada Ortadoğu’da demokratikleşme konusundaki en kritik unsur yeni iktidarların izleyeceği tutum olacaktır. Yeni yönetimlerin sadece yeni aktörler değil de; yeni siyaset üretebilme çabaları ve bölge halklarının demokrasi, insan hakları ve ekonomik refah gibi temel taleplerine yanıt verebildiği ölçekte yeni kültürden de bahsetmek mümkün olabilecektir.

Arap-İsrail meselesi – Bölgenin Ana sorunu

Arap Baharı sürecinden bu yana dünya gündemindeki yerini bir nevi kaybeden Arap-İsrail Uyuşmazlığı aslında Ortadoğu coğrafyasının ‘ana’ sorunudur. Arap-İsrail Savaşları sonrasında yaşanan sınır değişikleri/ toprak kayıpları ve Filistinli mülteciler sorunu, bu meselenin sadece Filistinliler ve İsrail arasında değil tüm Arap ülkelerini etkileyen ve ‘Gazze’ye indirgenmeden kapsamlı okunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. 

1948-1949 Arap-İsrail Savaşı, bugünkü Filistin-İsrail çatışmasının yakın geçmişteki dönüm noktasını teşkil etmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Sir James Balfour, dönemin Dünya Siyonist Örgütü Onursal Başkanı Lionel Rothschild’e gönderdiği deklarasyonda Yahudi halkına ‘Filistin’de ulusal yurt vaad etmiş’ ve bu gelişme üzerine Savaş Sonrasında İngiliz manda yönetimine verilen Filistin’e Yahudi halkının göç süreci başlamıştır.   Mesele 1947 yılında 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler’e havale edilmiş, bu kapsamda BM iki öneri hazırlamıştır. Yahudiler, taksim planına destek verirken; Filistinli Araplar ise federal çözümden yana bir tavır sergilemiştir. Taksim önerisinin BM’de çoğunluk planı olarak kabul edilmesinin ardından David Ben Gurion İsrail Devletinin kurulduğunu ilan etmesinin hemen ardından Arap ülkelerinin de dahil olması ile Birinci Arap-İsrail Savaşı başlar. Savaşın bittiği 1949 yılında Orta Doğu’nun siyasi coğrafyası değişmiş, Filistinli mülteciler birçok Arap ülkelerine göç etmek durumunda kalmıştır. Ürdün Nehrinin Batı yakasında kalan ve Batı Şeria olarak bilinen toprak parçası Ürdün Krallığı tarafından ilhak 1950 yılında edilmiştir. Savaş sonrasında Gazze Şeridi de Mısır tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır. Ancak 1967’deki Arap-İsrail Savaşında İsrail 6 günde Filistin toprakları olan Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne ek olarak, Suriye’ye ait Golan Tepelerini ve Mısır’ın Sina Yarımadasını işgal eder. Soğuk Savaşın bitmesi ve ABD’nin bu soruna çözüm bulma çabaları kapsamında başlattığı barış görüşmeler sonucunda, 1993 yılında İsrail ve El-Fetih’in (FKÖ’nün çekirdek kuruluşu) Oslo’da imzaladıkları ‘İlkeler Bildirgesi’ ile karşılıklı olarak birbirlerini tanımışlar ve tarihte ilk kez meselenin çözümü için bu denli büyük bir adım atılmış olur. Anlaşmaya göre, ileride kurulacak Filistin devletinin topraklarının Gazze ve Batı Şeria olacağı konusuna mutabakata varılmıştır. Ancak barış anlaşmasına imza koyan İsrail başbakanı İshak Rabin’in bir suikast sonucu öldürülmesi ve ardından bir süre sonra Likud Partisi lideri Benjamin Netanyahu’nun ikitdara gelmesi ile Oslo Süreci sekteye uğramış ve İsrail Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerlerinin inşasına devam etmiştir. Tüm bu gelişmeler barış sürecine ket vururken aynı zamanda El Fetih’in müzakere yolu ile çözüm arayışı yaklaşımı Filistinliler tarafından sorgulanmaya başlanmış ve ideolojik farklılığı ile birinci Filistin intifadası (ayaklanması) ile dikkat çeken Hamas’ın (Müslüman Kardeşlerin Filistin kolu) Filistin konusunda önemli bir aktör olarak meseleye dahil olmasının yolunu açmıştır. (Nur Köprülü, “İsrail’in Öteki’si, Filistin’in bitmeyen İntifadası ve Gazze’nin anlattıkları”, Gaile No: 277)
Hamas ve İsrail arasında Filistin meselesinin çözümüne yönelik fikir ayrılıkları ve özellikle 2006 yılında Hamas’ın Gazze’de parlamento seçimleri sonrasında yönetime gelmesi İsrail’in Gazze’yi abluka almasına neden olmuş ve geçtiğimiz aylarda meydana gelen çatışmalar ile bir kez daha Arap-İsrail/ Filistin-İsrail Uyuşmazlığının Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmelerden ve güç değişiminden etkilenmekte olduğunu ortaya koymuştur. Bu noktada, meselenin kapsamlı ve kalıcı – İsrail ve Filistin’in sınırlarını  çizilmesi, Filistinli mülteciler sorunu gibi konuların – çözüme kavuşturulması ancak soruna müdahil tüm tarafların katılımı ile yürütülecek bir platform oluşturulmasından geçmektedir.

Irak, Suriye ve Lübnan

ABD’nin 2003’teki işgalinin ardından Irak’ta Şii’lerin siyasal anlamda güç kazanması – özellikle Körfez ülkelerinde – Şii nüfus barındıran Sunni iktidarların dikkatini çekmiştir.  Siyasallaşan Şii etkisi, İran ve Hizbullah açısından memnuniyet yaratmış olsa da;  Irak’ta Sunni ve Şii gruplar arasında yaşanan çatışmalar bölgede İkinci Dünya Savaşı sonrasında yapay olarak çizilen sınırların sorgulanmasına ve sekteryan temelli bir siyaset üretilmesine sebebiyet vermiştir. Bu noktada, El Kaide bağlantılı grupların Afganistan’daki savaştan Irak’a gelmeleri ve bir Ürdünlü olan Ebu Musab el-Zerkavi’in liderliğini yaptığı Irak El Kaidesi’nin (bugün IŞİD - Irak-Şam İslam Devleti - olarak nitelendirilebilecek örgüt) Sunni  gruplar üzerindeki etkisi, ülkedeki mezhepsel çatışmayı bölgeselleştirmiştir. (Recep Tayyip Gürler ve Ömer Behram Özdemir, “IŞİD: Irak’ta Yerli Suriye’de Yabancı”, Ortadoğu, Temmuz-Ağustos Cilt: 6, Sayı: 63, 2014, s. 59-61). Zerkavi’nin 2006 yılında Irak’ta öldürülmesinin ardından ivme kazanan Sunni gruplararası ayrışma, aynı yıl Ebu Bekir Bağdadi liderliğindeki “Irak İslam Devleti”nin kurulmasına yol açmıştır. ABD’nin Irak’tan çekilme kararının ardından IŞİD faaliyetlerini artırmış ve bugün önemli bir unsur haline gelmiştir.

Tam da bu noktada, bir taraftan IŞİD hem yerel bir fenomen olarak karşımıza çıkmakta hem de dünyanın farklı yerlerinden gelen yabancı militanları ile Afganistan’da faaliyet gösteren Taliban ve El Kaide gibi ulus-üstü bir yapıya sahip olduğu gözlemlenmektedir. IŞİD temelde, Kudüs’ün özgüreştirilmesi ve bölgedeki Batı yanlısı rejimlerin yıkılması ile İslam Devleti kurma idealine sahip bir örgüttür. Hal böyleyken IŞİD’i ve yürüttüğü faaliyetleri sadece Irak’a özgü değil; küresel boyutta ABD’nin (ve dolayısı ile Batı’nın) terörle mücadele kapsamında başlattığı ve bir noktada ‘İslam karşıtlığına’ veya İslam’ın tehdit olarak nitelenmesine zemin hazırlaması ve beraberinde “biz ve onlar” olarak dünyada bir bölünme yaşanmasının bir sonucu olarak da okumak gerekliliğini  ortaya koymaktadır.

Lübnan ve Suriye gibi hem Şii ve hem de Sunni nüfusa sahip ülkelerde de benzer sekteryan gerginlikler yaşanmış; hatta Lübnan’da 2005 yılında Sunni eski Başbakan Refik El Hariri’nin bir süikastte hayatını kaybetmiş olması, Lübnan’da zaten kırılgan olan ve mezhepsel kimlikler üzerinden inşa edilmiş olan ‘siyasal güç paylaşımını’ daha da kırılgan bir zemine taşımıştır. Bu tarihten sonra Sunni ve Şii gruplar sırası ile 14 Mart ve 8 Mart Hareketlerinin örgütlenmesine ve Lübnan’ın geleceğine ilişkin farklı siyasetlere yönelmişlerdir. Lübnan’daki bahse konu bölünme Ortadoğu’da yaşanan mezhepsel ayrışmanın bir tezahürüne işaret etmekte, Suriye’deki Şii (Alevi) nitelikli Baas rejimi ve Sunni nüfus arasındaki siyasal temsiliyet ile başlayan ve bir iç çatışma sürecine dönüşen gelişmelerden bağımsız gerçekleşmemektedir.

Sonuç Yerine

Tüm bu karmaşık ve birbiri ile örülmüş gelişmeler dikkate alındığında bölge siyasetini şekillendiren Arap-İsrail sorunu, mezhepsel ayrışmalar ve yapay sınırların yarattığı kaygan yapı bölgeyi sürekli istikrarsızlaştırmakta ve politika üretirken öngörü şansımızı zorlaştırmaktadır.

Ortadoğu siyasetinde Arap ayaklanmaları sonrasında Müslüman Kardeşler örneğinde olduğu gibi ‘eski’ aktörlerin ‘yeni siyaset’ alanı bulduğu bir sürece girilmiştir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki, Ortadoğu coğrafyasında İslami hareket yekpare (monolitik) bir nitelik taşımamakla birlikte, İslami grupları salt mezhepler ayırımı üzerinden de okumak sağlıklı bir yöntem değildir. Örneğin Sunni hareket olan Hamas ile Şii olan Hizbullah’ın 2006 İsrail-Lübnan Savaşındaki ittifakını mezhepler üzerinden açıklamak mümkün değildir. Diğer bir deyişle, süregelen mezhepsel ayrılıklar 1945 sonrasında bölgede inşa edilen yapay ulus-devletler sisteminin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sykes-Picot anlaşması ile çizilen sınırlar, Suriyeli Alevi, Iraklı Şii veya Lübnanlı Maruni gibi kimlikler ve aidiyetler geliştirilmesinin önünü açmış ve ulus bilinci Avrupa’daki örneklere benzer şekilde oluşturulamamıştır. Hal böyleyken, Ortadoğu’yu Batı gözüyle veya Batılı bir model üzerinden okumak da tartışmaya açık bir sorunsal olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira ulus ve devlet oluşturma gibi Avrupa-kökenli modeller bu bölgeye ithal edilmiş; bugün ise tekrar sorgulanır hale gelmiş sınırlar ve rejimler yaratmıştır.

Dergiler Haberleri