Orhan Eskiköy herkesi küçük bir çadır “Ev” üstünden büyük bir yüzleşmeye çağırıyor

Karasu ailesini takip ederek çektiği yeni belgesel-kurmaca filmi “Ev” filmi ile ilgili galasını yaptığı 32.Adana Altın Koza Film Festivali sırasında sohbet ettik.

Murat OBENLER

Yaşamını 18 yıldır Kıbrıs’ta sürdüren sinemacı Orhan Eskiköy ile Hatay’da meydana gelen deprem sonrasında bir çadırda hayatını sürdürmeye çalışan Karasu ailesini takip ederek çektiği yeni belgesel-kurmaca filmi “Ev” filmi ile ilgili galasını yaptığı 32.Adana Altın Koza Film Festivali sırasında sohbet ettik. Karasu ailesinin çadırından başlayan sohbetimiz olası depremlere, Kıbrıs’ın sanatsız(lık) hallerinden tarihiyle yüzleşememe hallerine, adanın değişen ve yozlaşan toplumsal yapısından lüks yaşamlara ve ortak evimiz dünyaya kadar uzandı.

 “Sinemayı bir sorumluluk duygusuyla, bir borç olarak yapan birisiyim. Siyasetin baskısı ile ekonomik baskı ve daralmayla birleşince sinemayı yapılamaz hale geldi. Deprem felaketi bende tekrardan bir şey yapma sorumluluğunu canlandırdı”

Orhan Eskiköy’ün sinema yapmak istememe nedenlerinden konuşarak sohbetimize başlamak istedim?  Nispeten genç sayılabilecek bu yaşlarda gerek siyasetdir, gerek STO’dur gerek sinemadır çok bırakan kişi göremiyoruz. Hep koltukta olma, hep erki elinde tutma, hep mirko bir iktidar alanı yaratma ve bunu da büyütme ihtirası var.
Orhan Eskiköy: Ben sinemaya iş gözüyle bakmadım, ben sinemayı bir sorumluluk duygusuyla, bir borç olarak yapan birisiyim. İçinde doğduğum ve yaşadığım topluma karşı bir sorumluluk duygusuyla sinema yapageldim ve sinemayı bir anlatım dili olarak kullanarak ilgilendiğim konuları, insanlara bakış açımı, sorduğum sorulara (aslında toplumun sorduğu sorular) yanıtları bir takım hikaye anlatımları aracılığıyla bulmaya çalışıyorum.
AKP’nin baskıcı yönetimiyle beraber konuşamaz hale geldik. Sinema pahalı bir iş. Siyasetin baskısı ile ekonomik baskı ve daralma ile birleşince sinemayı yapılamaz hale geldi. Sinemacı-Kültür Bakanlığı ilişkisi çok baskı dolu bir etkileşime döndü ve ben de bu şartlarda yapılacaksa film yapmamayı tercih ettim. Sonrasında deprem olunca da “Yine kimse bir şeyler yapmayacak” dürtüsüyle oradaki insana bakmak, ne yaşıyorlar ve yaşayacaklarını göstermek adına kalıcı bir şey yapmak istedim.
Bırakma dediğiniz şey aslında yapamama haliydi ve bu felaket bende tekrardan bir şey yapma sorumluluğunu canlandırdı.

“Kıbrıs’ta yaşamak sanattan uzak olmak demektir”

Kıbrıs’ta yaşıyor olmak (sinema sektörünün olmadığı, Türkiye’den gelen emirlerle milliyetçi propagandada kullanılacak (milli dava filmleri) filmler haricinde sinemayı fonlamanın konuşulmadığı bir yönetim ve atmosfer) da düşünsel olarak, motivasyon olarak seni üretimden uzaklaşmaya ve hareketsizliğe itmiş midir?

Eskiköy: Kıbrıs’ta yaşamak sanattan uzak olmak demektir. Türkiye’deki sektörden tamamen uzaktasın ve sektöre iş yapamıyorsun. Çok uluslu yapımlar yapmak için de yine Türkiye Kültür Bakanlığı’nın kapısını çalmak gerekiyor. Avrupa’nın ilgisi de her anlamda Türkiye’ye karşı kayboldu. Bu sanatı da etkiledi. Sektörde dayanışma yok. Sinemayı seven bir kısım zengin insanlar da varsa benim gibi çomak sokan insanlarla görünmek istemezler. Tüm bunları birleştirince benim için sinema yapma olanakları ortadan kalktı.

“Sinemanın kendisi o içinden geçtiği zamana karşı sorumluluk taşır”

Bu projede bir yandan bir aile üzerinden yaşama bakarken bir yandan da deprem gibi her an yaşadığımız ama daha yıkıcı olanlarını da yaşayacağımız felaketin uyarıcısı, ön habercisi görevini de üstlenmeyi seçtin. Ekonomik imkansızlıkları da düşündüğümüzde bu çok derin bir sorumluluk duygusu gerektiriyor.

Eskiköy: Aslında bütün sanatlar ama özel olarak sinemanın kendisi o içinden geçtiği zamana (yüzyıl) karşı sorumluluk taşır. Benim anladığım sanatın bir sorumluluk meselesi vardır ve o meselenin içinde kalmaya çalışıyorum. Burada da herkesin ağlamaktan gözlerini çıkardığı dönemde beni harekete geçiren bu sorumluluk oldu. Bu yüzden Kıbrıs’tan kalkıp o bölgeye gidip birşeyler yapmam gerek diyerek yola çıktım. Filmi de neredeyse tümünü kendi kaynaklarımla kotardım.

Filmin sonundaki teşekkürler kısmında Kıbrıs’tan da bazı kişi ve özel girişimcinin adını gördüm. Belki de maneviyatı yoğun bir destektir ama bana göre o da çok önemli.

Özellikle Mete Hatay ve Hasan Esendağlı’dan destek rica etmiştim. Doğuş Bozkurt bana ilk çekime gittiğimde kamera desteği vermişti. Jale Refik Rogers, Okan Dağlı (Dağlı Sigorta) ve birkaç kişiye daha  Rüstem Kitabevi’nde kapalı bir gösterim yapmış ve oradan da mütevazi bir destek bulmuştum. Bu destekler benim için çok değerliydi. Herkese buradan da teşekkür etmek isterim.

“Belgeselin de kurmacanın da ulaşamayacağı şeyler var o yüzden ikisini iç içe geçirmeyi seviyorum”

Senin belgeselle kurmacayı birleştirdiğin bu hibrit yöntem anlatmak istediğin hikayeleri anlatmakta sana ne gibi açılımlar, esneklikler, genişlikler sağlıyor?

Eskiköy: Her ikisinin olanakları farklı ve iç içe geçtiği anlar daha da farklılaşıyor ve bana göre zenginleşiyor. Belgeselin de kurmacanın da ulaşamayacağı şeyler var o yüzden ikisini iç içe geçirmeyi seviyorum. “Taş” filmi hariç “İki Dil Bir Bavul”dan beri o yöntemi takip etmeye çalışıyorum. Ben sinemaya belgeselle başladım ve filmin özellikle küçük bütçeli (3 kişilik ekiple 12 hafta bölgede çekim yaptık) ise kurmaca olması mümkün değildir. Sinema zaman ile ilgili de bir iş aslında. Bütçesizlikten 10 günde kurmaca uzun metrajlı film yapıldığını duyuyor ve bunun sinema yapmayı özgürleştirici alanından uzaklaşarak kısıtlamalarla dolu bir alana çektiğini düşünüyorum.

“Eğitim hakkı en temel insan haklarından birisidir. Barınma hakkı, yurttaşlık hakkı toplumu oluşturan sözleşmenin devlete ait olan kısmı”

“İki Dil Bir Bavul” filminde bir taş yapıdan oluşan okulu var etme, zor kış şartlarına rağmen o eğitim yuvasını ayakta tutma mücadelesi ve o umudun peşinde koşan bir öğretmen ve çocuklarla ailelerini görüyorduk “Ev” filminde ise depremde yaşanmaz hale gelen evlerinden ayrılarak bir çadırda ve/veya konteynerde yeni bir yuva kurmaya çalışan ve bunu el ele vererek sürdürmeye çalışan bir aileyi(ve oğlunun eğitimine her şeyden çok önem veren ve onu denetleyen bir anne figürü) görüyoruz. Ortak mesele eğitim ve bir yerde kalıcı bir şeyler (ev-okul, bahçe, orman vs.) var etme.

Eğitim hakkı en temel insan haklarından birisidir. Kendi dilinde eğitim alma hakkı vardı ilk filmde. Barınma hakkı, devlete karşı “Napıyorsun, ben burada yalnız kaldım” diyebilme hakkı (yurttaşlık hakkı) toplumu oluşturan sözleşmenin devlete ait olan kısmı. Devlet yıllarca çalışıp insanların aldığı o evleri denetlememiş ve o ev bir depremle insanların başına yıkılıyor.  Bizim gibi insanların bunu sorması gerekiyor. İlk filmde de çocuklar ve öğretmenin birbirlerinin dillerini anlamaması ile okula gelen çocukların eğitim hakkı elinden alınıyor. Toplumsal eşitsizlik başlıyor, birisi diğerine karşı isyan ediyor. Bu benim içinde bulunduğum toplumu anlama halimdir.

Karasu ailesi ile bu filmi çekme hikayen nasıl başladı?

Depremin birinci ayı dolduğunda gittim ve oraya gittiğimde olağanüstü hal ilan edilmiş bir bölgede neler çekebileceğimi araştırdım. Çadır kentlerde çekim yasağı, canlı yayın yasağı vs. birçok kısıtlama ile karşılaştım. Ben deprem sonra sıfır noktasından bu insanlar nasıl başlayacak, ayağa kalkacağını merak ettim. Rastgele Hülya Karasu’nun bir telefon konuşmasına denk geldim ve o konuşmadan da etkilenerek çekim için izin istedim ve o da hep eliyle izin verdi hem de konuşmasına devam etti. Bu davranış belgesel sinema karakteri olarak çok önemliydi. Akşamına da diğer aile üyeleriyle tanışarak sürece başladım.

“Kıbrıs'a dönünce adada sürdürdüğümüz o zenginlik, varlıklı olma hali bana çok dokundu. Deprem bölgesindeki çadır yaşamı ile Kıbrıs’taki lüks havuzlu villaların varlığı çatışması beni çok zorladı”

Çekim ortamı olarak da ilk kez deneyimlediğin bir mekan değil miydi deprem bölgesi?

Evet özellikle ilk gittiğimizde çeşitli zorluklarla karşılaştık. İlk üç gün orada yarı uyur uyanık geceler geçirdim. Sürekli sabah gördüklerimi düşünüyordum. Arada Kıbrıs’a dönünce adada sürdürdüğümüz o zenginlik, varlıklı olma hali bana çok dokundu. Deprem bölgesindeki çadır yaşamı ile Kıbrıs’taki lüks havuzlu villaların varlığı çatışması beni çok zorladı.

Sorumluluk sahibi bir sinemacı olarak filmde gelecek olan olası büyük ve yıkıcı depremlerle ile ilgili sert uyarıların da oluyor.

Depremi yaşamış ve hissetmiş birisiyim. Hamdi Tanpınar “İnsanın en güvendiği unsur topraktır” diyor. O toprağın ayağının altından kalkıyormuş hissi çok travmatiktir. Hatay’dan geçen ve bizim adamızı de etkileyecek bir Helen Fayı (İskele’den de geçen) var. Biz bu filme o gözle de bakmalıyız.

“Geleceğin tasavvurunu yapmadıkça çeşitli felaketlerle yüzleşmek zorunda kalacağız”

Zaten bu inşaat enflasyonu ile İskele kendi kendinin felaketini hazırlıyor…

Bizim gibi toplumlar kendi felaketini kendisi yaratır zaten. Geleceğin tasavvurunu yapmadıkça çeşitli felaketlerle yüzleşmek zorunda kalacağız. Bu coğrafyadakiler sanki de yarın(lar) yokmuşçasına yaşıyorlar.

Ben filmde sürekli dozerlerin, şiroların konut enkazlarını parçalayarak taşımasını ve bunun daha fazla olmasına rağmen çekimin sürdüğü bir yıl boyunca sürekli devam etmesini “Yerinde sayan, kaz kaz bitiremeyen bir devlet mekanizmasının varlığının göstergesi” olarak yorumluyorum.

İnsanlar bu tekrarlardan sıkılmış olabilirler ama sıkılsınlar da istiyorum. Başımıza gelecek şey komik de değil mizahi de değil gerçekten sıkıcı bir durum. Bir yanda 1,5 saate tahammül edemeyen insan var diğer yanda 3 yıldır toz, toprak, ağır araç ve iş makinelerinin sesiyle günlerini geçirmek zorunda kalan insanlar var. İstanbul’da veya başka şehirlerdeki olası büyük depremde ne yapacağız? Filmi olabildiğince fazla yerde göstermek için de çaba sarf edeceğim.
O depremde esasen insan kaynağımızı kaybediyoruz. Yetişmiş doktorlar, profesörler, pilotlar, avukatları, zanaatkarımızı da kaybediyoruz. Ya da başka coğrafyalara göçüyorlar.
 

Hatırlama bir davranış biçimidir. O zamanlar arası bağlantıyı kopartırsanız bir refleksi de hafızadan atıyorsunuz. Yüzleşmeyen ve seyreden bir toplum olduk. Bu toplum gerekli sorumluluğu almadığı için unutmak zorundadır”

Karasu ailesinin köklerinden ayrılmama ısrarı ve her şartta o köklerine sahip çıkarak bir nevi küllerinden yeniden doğma hikayesi benim için çok etkileyici.

Eskiköy: Bir de insan yaşadığı şeyleri çok erken unutuyor. Bizim coğrafyamızda ilgili böyle bir sorun var. Türkiye’nin kuruluşundan itibaren de siyasi olarak bir hata var. Köklerden siyasi olarak kopmanın yanı sıra kültürel ve hafıza olarak da bir kopuş oldu. Osmanlı tüm hatalarıyla büyük bir imparatorluktu. Ondan koparılması gereken şeyler olduğu gibi koparılmaması gereken şeyler de vardı. Senin de bahsettiğin kökler aslında çok geçmişe dayanıyor ve bu harmanlanarak, kaynaşarak bugünlere geliyor. Köktenci reddetme ve hafızadan silme doğru davranış olamaz. Hatırlama bir davranış biçimidir. Geçmişten bugüne gelir ve geleceğe taşınır. O zamanlar arası bağlantıyı kopartırsanız bir refleksi de hafızadan atıyorsunuz. 1922’de İzmir’de çıkan yangını bir topluluk günlerce seyrediyor, 1938’de Dersim’deki olayları bir toplum sadece izliyor ve unutuyor, 1939’da Erzincan’daki büyük deprem unutuluyor, 1958’de Varta’da bir deprem var, 1999’da Gölcükte büyük bir deprem oluyor ve yine aynı hatalar yapılmış, binlerce insan hayatını kaybetmiş, hataları yapanlar yargılanmamış, devlette sorumlu makamlarda oturanlar ceza almamış, 1992’de Sivas’ta bir otel yakılıyor, bir topluluk izliyor ve yine ceza alan yok. Sürekli olarak başına geleni konuşmayan, yüzleşmeyen ve seyreden bir toplum olduk. Bu toplum bu sorumluluğu almadığı için unutmak zorundadır. Benim kendi sorumluluğum bunları hatırlatmaktır.

Aileye baktığımızda çok geniş hikayeler anlatmana karşılık gelecek karakter çeşitliliği ve zenginliği görüyoruz. Bu da bir belgesel yönetmeni için büyük bir şans olsa gerek.

İlk başka bir şeye bakmıştım. Devletin olmadığı yerde dayanışmayı anlatmayı düşünüyordum ama o dayanışmayı anlatmanın çok zor olacağını görünce gelecek tasavvurunu aile üzerinden anlatmaya karar verdim. İlk Hülya hanıma karar verdim (çocukları görmemiştim) ama öyle bir annenin de öyle çocukları oluyor.

Dünyayı büyük bir ev(imiz) olarak görüyorsun ve kameranı dünyadaki diğer canlıların toprakla olan bağlantısı ve doğal yaşantısı ile Karasu ailesinin çadırı arasında dolaştırarak bu çadır ev ile büyük dünya arasında ciddi bir bağ kurduğunu da çok açık bir şekilde yansıtıyorsun. “Asıl Ev neresidir?” tartışmasını da filme dahil ediyorsun…

Bu filmin şiirsel tarafıdır. Şiir anlamı çoğaltan bir şeydir ve gördüğünden daha fazlasıdır. Filmin başında bir de Andre Lafon şiiri de vardı :
Bir yuva düşünüyorum, alçak bir ev,
Yüksek pencereli; aşınmış, yeşile çalmış üç düz basamağı.

Yalnızca bende yaşayan, zaman zaman içine girip
Gri ve yağmurlu günü unutmak için oturduğum.

Filmde bunların böyle görülmesi çok hoş. Umarım seyirci de evine, toprağına ve dünyaya o gözlüklerle bakar.

“Yazdığım bir senaryo var. Para bulursam sinema yapmak istiyorum.”

Ev filmi Orhan Eskiköy’ün tekrar sinemayla barışma/yakınlaşma projesi oldu ve bundan sonra da beyazperdede filmlerini göreceğiz müjdesini verebilir miyiz?
Yazdığım bir senaryo var. Sinema yapmak istiyorum ama koşulları nasıl sağlayacağım konusu net değil. Para bulursam sinema yapmak istiyorum.

Bir yandan edebiyat alanında da üretimler yapıyorsun…
Evet yazıyorum bir şeyler. En ucuz anlatma formu yazmak olduğu için yazıyorum ama ben bir edebiyatçı değilim.

“Halkımız çok ilgisiz. Kıbrıs’ta sanatla anlatıma çok ihtiyacımız var. Kıbrıs’ın yüzleşmesi gereken bir savaş, tarih ve siyasetin üzerindeki Türkiye etkisi (vesayet ilişkisi) var. Oturduğun yerden “Ben Federasyon istiyorum” demek dünyanın en kolay şeyidir”

Kıbrıs’ta film gösterilecek mi diye sorarak son sözü sana bırakayım.

Kıbrıs’ta beni destekleyen Mete Hatay ve Hasan Esendağlı’ya özellikle bir kere daha teşekkür ederim. Rüstem Kitabevi’nde bir gösterim yaparız diye düşünüyorum ama halkımız çok ilgisiz. Halkımız sanata ilgili değil. Rüstemdeki sergilerde de hep bir açan kişinin iş arkadaşları, akrabaları, sevenler geliyor. Ben bu dünyayı anlamıyorum ve o yüzden sanata ihtiyacım var diyen bir topluluk yok veya ben içinde yaşadığım toplumu anlayamıyorum ve sanatla anlatmak istiyorum diyen insan sayısı da az. Böyle bir ihtiyacımız da yokmuş gibi görünüyor oysa asıl Kıbrıs’ta bizim sanatla kendimizi, toplumu anlatmaya çok ihtiyacımız var. Kıbrıs’ın da yüzleşmesi gereken bir savaş var, tarih var, siyasetin üzerindeki Türkiye etkisi (vesayet ilişkisi) var.  Hak etmediği şekilde yaşayan bir sürü insan var. Bunların hepsi özgürce konuşulması, tartışılması gerekiyor. Bana Türkiyeli arkadaşlarım “Neden Kıbrıs’ta ve Kıbrıs’la ilgili bir şeyler yapmıyorsun?” diye soruyor ama Kıbrıs Türk toplumu “Ben bunla yüzleşmek istiyorum.” diyor mu?. Oturduğun koltuktan “Ben Federasyon istiyorum” demek dünyanın en kolay şeyidir. Konu “Ben güneye de geçiyorum, orada arkadaşlarım da var ve Barış istiyorum” denecek kadar basit değil. O dayanışmayı göstermenin en kolay yolu sanattır.  Bu işler bir taleple olur ama o talep de sinemayla, edebiyatla hikaye anlatmak istiyorum diyen bir kaynamayla olur ama Kıbrıs’ta öyle bir kaynama yok.

Röportaj Haberleri