Nurcan Gündüz: Sendikalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

İhtiyaç duyulan şey, hak talebinin törpülenmesi değil; daha geniş bir kamusal dile çevrilmesi, daha kapsayıcı bir kamusal alana yayılmasıdır.

Nurcan Gündüz
ngnurcangunduz@outlook.com

Kuzey Kıbrıs’ta son yıllarda toplumun çeşitli kesimlerinin sendikalara bakışında bir kırılma görmek mümkün. Sendikalar, giderek, ortak hayatın niteliği hakkında söz söyleyen örgütler olmaktan çok, yalnızca kendi üyelerinin menfaatlerini koruyan örgütler gibi algılanıyor. Bu algı bazen sendikaların kendi dilinden, bazen de içinde yer aldıkları (ve aslında hepimizi kapsayan) toplumsal yapıdan kaynaklanıyor. Algı ortaya çıktıktan sonra hak talebi, kamusal bir iddia olmaktan çıkıp kapsamı oldukça daraltılmış bir memnuniyetsizliğe, hatta zaman zaman o alana özgü bir tür huysuzluğa indirgeniyor. Böyle olunca mesele yalnız sendikaların güç kaybetmesi değil, toplumun müşterek olanı düşünme kapasitesinin aşınması olarak yeniden konumlanıyor.

Sendikaların toplumsal yapı içinde daralması, aslında kamusal olanın, toplumsal yapının kendisinin daralmasıdır. Bir toplum üniversiteyi yalnız akademisyenlerin, hastaneyi yalnız hekimlerin, okulu yalnız öğretmenlerin, mahkemeyi yalnız avukatların meselesi olarak görmeye başladığında, ortak hayatı parçalara bölmüş olur. Her alan kendi içine kapanır. Her hak talebi yalnız kendi sınırlarında yankılanır. Her itiraz, başka bir toplumsal alanla bağından yoksun kalır ve zayıflar. Böylece müşterek iyi fikri yerini, birbirinin meselesine mesafeli duran kamusal mücadele adacıklarına bırakır. O noktadan sonra herkes kendi kurumunun, kendi mesleğinin, kendi duvarlarının içinde konuşur; ama kimse bütünsel olarak ülkedeki mücadele(ler)  hakkında konuş(a)maz hale gelir. Kimi zaman bu konuşmama kendi menfaatlerini önceliklendirme ile ilgilidir. Kimi zamansa toplumun sendikalara karşı takındığı tavrın yarattığı bir çekince bu sonucu doğurur. Örgütlenmiş mücadele yerini suskunluğa bırakır.

Sendikal hareketlerin tarihine baktığımız zaman amacın bu kapanmayı kırmak olduğunu anlamak güç olmasa gerek. Sendika, tek tek insanların yaşadığı güvencesizliği kolektif dile çeviren mekanizmalardan biri olarak dağınık sıkıntıları ortak talepler haline getirme yollarındandır. Sendikalar, birliktelikten doğan örgütlü güçle, bireysel sorunları veya hak taleplerini bireysel olmaktan çıkarır, toplumsal konular haline getirir ve siyasal görünürlüğe kavuşturur. Bu nedenle sendikalara yalnızca ekonomik pazarlık aracı gözüyle bakmak yanlıştır. Sendika, toplumsal olanın kuruluş biçimlerinden biridir. Bir yerde sendikalar etkisizleşiyorsa, orada sadece ücretle, haklarla ilgili pazarlık değil, toplumun kendi içinden konuşma ve direnme kapasitesi de zayıflar.

Kuzey Kıbrıs gibi küçük toplumlarda bu mesele daha çetrefillidir. Küçük toplum, ilişkileri yakınlaştırırken alanları daraltır. Hemen herkesin birbirini tanımasının yansıması, herkesin birbirinin hak ve özgürlüklerini korumakta toplumsal mücadele vermesi olarak deneyimlenmez. Sendikalar çoğunlukla kendi üyesinin menfaatleri için ses çıkaran küçük ve izole yapılar olarak konumlanır. Sonra da o sendikanın temsil ettiği kitleye yakından bakmayan veya bakmayı denemesi gerektiğini düşünmeyen birinin: “Onlar zaten sadece kendi meseleleri için konuşuyor.” dediğini duyarız. İlk bakışta sade görünen bu cümle, çoğu zaman, aslında hak talebini kamusal meşruiyetten uzaklaştırmanın ve hatta mahrum bırakmanın ilk adımı olarak karşımıza çıkar.

Bu bağlamda Kuzey Kıbrıs’ta özellikle meslek esaslı sendikaların durumuna dikkatle bakmak gerekir. Sayıca sınırlı üyeleri olan, belli bir uzmanlık alanına yönelik bu örgütlenmeler, hem yapıları gereği daha dar görünürler hem de bu yüzden daha kolay biçimde “aşırı”, “siyasi”, “ayrıcalıklı” ya da “sürekli şikâyet eden” yapılar gibi konumlandırılırlar. Burada yaşanan şey çoğu zaman gerçek anlamda bir radikalleşme değil daha çok radikalleştirilmedir. Sendika, taleplerinden dolayı değil, taleplerinin toplumdaki konumlandırılması, yansıması yüzünden marjinalleştirilir. Bunun kazananı ise neredeyse her zaman aynıdır: makro veya mikro iktidar olması fark etmeksizin iktidarı elinde bulunduranlar; muktedirler. Çünkü toplumdan yalıtılmış sendika, daha kolay itibarsızlaştırılır; itibarsızlaştırılan sendika ise daha kolay güçsüzleştirilir.

Bu daralmanın arkasında yalnızca örgütsel eksiklikler değil, son yılların siyasal ve ekonomik aklı da vardır. Üniversite bir piyasa kurumuna, hastane bir hizmet işletmesine, okul ölçülebilir çıktı üreten bir idari birime dönüştürüldükçe, bu alanlarda çalışanların sözleri de kamusal bir uyarı olmaktan çıkarılıp kurumsal verimsizlik ya da profesyonel çıkar savunusu gibi okunmaya başlanır.

Bu bağlamda akademik personel sendikaları öğretici bir örnek sunar. Belirtmek gerekir ki nüfusuna göre hayli kalabalık da bir üniversiteler nüfusu olan Kuzey Kıbrıs’ın tek akademik sendikası Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ)’de örgütlü ve benim de üyesi olduğum DAÜ – SEN’dir. Bu bakımdan DAÜ – SEN, yalnız üyesinin menfaatlerini savunan bir nefer değil, gücüyle ilham verme potansiyeli oldukça yüksek bir yapı olarak konumlanır. Akademisyen sendikalarına dönecek olursak, hakkını savunan bir örgüt, çoğu zaman maaş, terfi, sözleşme, kadro ya da iş güvencesi gibi başlıklara sıkışmış görünür. Oysa akademisyenin hakkını savunmak, asla yalnızca akademisyenin hakkını savunmak değildir. Bu, ülkedeki entelektüel hayatın koşullarını savunmaktır. Düşünce özgürlüğünü savunmaktır. Bilim üretimini savunmaktır. Üniversitelerin, yalnızca diploma dağıtan, piyasa mantığıyla işleyen ya da birtakım hiyerarşiler içinde sessizleşen kurumlar değil, sahici bilgi üretim mekânları olarak kalmasını savunmaktır. Akademisyenin güvencesi, yalnızca bireysel bir iş güvenliği meselesi değildir; düşüncenin güvencesidir. Akademisyenin özerkliği, yalnızca bir meslek grubunun rahatlığı değil; toplumun kendisi üzerine düşünebilme kapasitesinin önkoşuludur.

Bu yüzden bir akademik personel sendikasının mücadelesi, kendi kampüs sınırlarına hapsolduğunda yalnız sendikanın etkisi azalmaz; ülkenin düşünsel ufku da daralır. DAÜ - SEN gibi bir yapı, potansiyel olarak yalnızca kendi üyelerinin özlük haklarını değil, memlekette üniversite fikrinin neye dönüşmekte olduğunu da tartışmaya açabilecek bir zemine sahiptir. Ama bu mücadele diğer üniversitelerdeki öğretim elemanlarıyla, öğrencilerle, mezunlarla, daha geniş entelektüel çevrelerle ve toplumun eğitim kalitesine duyarlı kesimleriyle yeterince temas kuramadığında, kolayca “kurum içi sorun” düzeyine indirgenir. Böylece üniversitede yaşanan güvencesizlik, toplumun bilimsel ve entelektüel geleceğiyle ilişkili bir kamusal mesele olmaktan çıkarılır. Bir grup akademisyenin memnuniyetsizce daha fazlasını istemek için örgütlendiği bir yapı gibi görülür, hem gücünü hem de ilham olabilme özelliğini kaybeder.

Sağlık alanında da buna benzer bir düşünsel daraltma örüntüsünü izlemek mümkündür. Hekimlerin hak mücadelesi, toplumda çoğu zaman yalnızca o meslek grubunun talebi gibi görülür. Hatta daha kötüsü, bu mücadele zaman zaman bir tür imtiyazlı memnuniyetsizlik gibi resmedilir: “Onların zaten koşulları iyi, neden şikâyet ediyorlar?” Hekimlerin ve sağlıkçıların haklarını layıkıyla savunmak, yalnızca onların çıkarını korumak değildir. Nitelikli sağlık hizmetini savunmaktır. Güvenli bakım koşullarını savunmaktır. Hastanın, tedaviye insan onuruna uygun koşullarda erişme hakkını savunmaktır. Yorgun, güvencesiz, itibarsızlaştırılmış, karar mekanizmalarından dışlanmış sağlık emekçileriyle iyi bir sağlık sistemi kurulamaz. Sağlıkçının emeğini değersizleştiren düzen, eninde sonunda hastanın yaşamını da değersizleştirir.

Öğretmen sendikalarına yönelik bakışta da benzer bir kopukluk vardır. Öğretmenin hakkını savunmak, sanki yalnızca öğretmenin maaşını ya da çalışma düzenini savunmakmış gibi düşünülse de eğitim sistemi dediğimiz şey müfredat, bina ve sınav takviminden ibaret değildir. Eğitim, onu taşıyan insanların mesleki özerkliği, güvenliği, toplumsal itibarı ve söz hakkıyla birlikte vardır. Öğretmen sendikalarının faaliyetini toplumdan izole, yalnızca öğretmenlerin hakkına ilişkin dar bir alan olarak görmek, eğitimde dönüşüm ihtimalini baştan boğmaktır. Öğretmenin sesini etkisizleştiren bir toplum, aslında kendi geleceğini etkisizleştirir. Çünkü öğretmenin hakkı, yalnızca öğretmenin hakkı değildir; eğitimin hakkıdır.

Burada temel mesele şudur: Meslek örgütlerinin ve sendikaların savunduğu haklar, yalnızca o meslek grubuna ait değildir. Onlar, ait oldukları alanın kamusal niteliğini de savunurlar. Akademisyenin hakkı, bilimsel hayatın hakkıdır. Hekimin hakkı, sağlık hizmetinin hakkıdır. Öğretmenin hakkı, eğitimin hakkıdır. Avukatın hakkı, adaletin hakkıdır. Fakat bu bağ görünmez hale geldiğinde, hak mücadelesi de dar bir kurumsal çıkar çatışması gibi algılanmaya başlar. Sorun tam da burada düğümlenir: toplumsal yansıma zayıfladığında, örgütlü itiraz gücünü yitirmeye başlar.

Bu yüzden burada ihtiyaç duyulan şey, basit bir dayanışma çağrısından fazlasıdır. Alanlar arasında sağlıklı bir düşünsel ve örgütsel ilişki kurabilmek gerekir. Ancak o zaman akademisyenin sözü öğretmenin meselesine, sağlık emekçisinin itirazı öğrencinin geleceğine, avukatın uyarısı toplumun adalet talebine değebilir. Aksi halde herkes kendi alanının doğrularını tekrarlasa da bu doğrular müşterek bir siyasal dile dönüşemez. Sorun, sendikal mücadelenin varlığı değil; topluma kapalı, kendi içine dönük, mesleki jargona sıkışmış bir dille yürütülmesidir. İhtiyaç duyulan şey, hak talebinin törpülenmesi değil; daha geniş bir kamusal dile çevrilmesi, daha kapsayıcı bir kamusal alana yayılmasıdır.

Belki de bugün Kıbrıs’ta örgütlü mücadelenin temel sorunu fazla siyasal olması değil, yeterince toplumsallaşamamasıdır. Daha doğrusu, siyasal olan ile toplumsal olan arasında aslında işin doğası gereği var olan bağın her seferinde yeniden kurulmak zorunda olmasıdır. Bir hak mücadelesi, ne kadar haklı olursa olsun, eğer kendisini ortak hayatın dili içinde anlatamıyorsa, izole edilmesi, etkisizleştirilmesi de kolaylaşır. Bu izolasyon yalnızlaştırma, bir güç ve itibar kaybını beraberinde getirir. Bunun “kendi meselesi” olmadığını düşünerek izleyen toplumun diğer kesimleri konunun sendikanın kitlesi bağlamında sonuçları ve yansımaları olduğunu, olacağını düşünürken toplumun müşterek örgütlülük ve direnme kapasitesinin eridiğini gözardı edecektir.

Sendikaların daralması, bu şekilde kısıtlarla mücadele etmek zorunda kalması, yalnızca sendikaların yapısal bir problemi değil, toplumun müşterek olanı düşünme yetisindeki aşınmanın da belirtisidir. Bir ülkede akademisyenin hakkı bilimden, hekimin hakkı sağlıktan, öğretmenin hakkı eğitimden, avukatın hakkı adaletten ayrıldığı anda, ortak iyi fikri de çözülmeye başlar. O zaman herkes kendi alanına çekilir, herkes yalnız kendi kurumsal acısını taşır, herkes biraz daha az birbirinin meselesine kulak verir. İktidarlar tam da bu parçalanmışlık içinde güçlenir; çünkü birbirine bağ kuramayan hak mücadeleleri, tek tek daha kolay bastırılır.

Bir sendika yalnızca üyelerinin menfaatlerini savunmaz; doğru kurulduğunda, üniversitenin bilim üretmesini, hastanenin iyileştirebilmesini, okulda öğretmenlerin öğrencilerin hayatlarına dokunarak geleceği kurabilmesini savunur. Bu yüzden sendikaların daralması, yalnızca bir örgütlenme sorunu değil, toplumun kendisini ortak bir hayatın paydaşları olarak düşünüp düşünememe sorunudur.

Dergiler Haberleri