Nedir Ama Bu İki Devletli Çözüm?

Özetle çözümsüzlük bir çözüm müdür? Gerçek bu olsa sanıyorum biz bu kadar yıldır hayatımızın merkezine bu gudubet sorunu

Mustafa Özbilgehan

mustafaozbilgehan@hotmail.com

“Federasyon öldü” söylemi kırk kere tekrar edilince gerçek olacak bir dilekmişçesine toplumun bir kesiminin diline bir şekilde dolandırılırken, diğer yanda da alternatif olarak “iki devletli” olduğu söylenen alternatif bir çözüm “modeli” halka aşina edilmeye çalışılıyor. Bir mitmiş gibi dilden dile dolaşan bu “model” aslında nasıl ulaşılacağı kimse tarafından bilinmeden ve altı doldurulmadan ortada dolaşmasına karşın arkasındaki politik yapı ve tarihsel süreç nedeniyle toplumun azımsanamayacak bir kısmında ve Türkiye’de kendisine karşılık buluyor.

Tabii bu noktada “Nedir bu iki devletli çözüm?” diye sorgulamaya başlandığında ilk irdelenmesi gereken noktanın “çözüm” kelimesi olmasında fayda vardır. “Çözüm” gerçekten nedir aslında? Statükonun sonsuza kadar devam etmesi, ancak Kıbrıslı Türklerin refah içerisinde yaşaması yeterli bir “çözüm” müdür? KKTC tanınmadan, ambargolar biraz esnetilerek yahut esnemeden, diğer şekillerde elde edilen gelirlerle döndürülecek bir çark tahayyülü, dünyaya doğrudan bağlı olmadan dünyalı olmaya çalışmak bir “çözüm” müdür? Özetle çözümsüzlük bir çözüm müdür? Gerçek bu olsa sanıyorum biz bu kadar yıldır hayatımızın merkezine bu gudubet sorunu koymazdık. Gazdan pay almak, Ercan’ı ve belki Mağusa’yı uluslararası seferlere açmak kaidesi ile Kapalı Maraş’ı ve/veya başka bölgeleri iade etmek hususunu görüşmek ve bu şekilde tanınma gündeme gelmeden KKTC’nin şartlarını iyileştirmeye çalışmak, ekonomik refahı hedeflemek suretiyle artık Kıbrıs sorununu öncelikli bir mesele olmaktan çıkararak bir çeşit çözüme varılması anlamına gelir. Böyle bir hedefin olup olmadığı henüz resmî bir pozisyon durumunda değildir. Gelgelelim, böyle bir pozisyon var olsa da Kıbrıslı Rumları böyle bir anlaşmaya çekmek olası bir durum değildir. Bahsedilen hakların talep edileceği bir masa düzeninde iş al-ver noktasına geldiğinde elimizde toprak dışında verilecek pek fazla bir koz bulunmadığından bu tarz bir manevranın kapasite sınırlılığı ortadadır.

İkinci bir mesele ise iki devletli çözüm derken “devlet” kelimesi ile ne denmek istendiğidir. İngilizce “state” kelimesinin Türkçe karşılıkları hem eyalet hem de devlettir. Yani biz aslında “Turkish Cypriot State” oluşacak dediğimiz zaman ortaya hem “Kıbrıslı Türk Devleti” hem de “Kıbrıslı Türk Eyaleti” anlamı çıkar. Bu da doğal olarak muğlak, iki anlamlı (ambiguous) bir sonuç ortaya çıkarır. Yani iç politikada bakın kendi küçük devletimizi ve onun üye olduğu üst bir ortaklığı konuşuyoruz diyebilirken, dış politikada konuştuğunuz ve gerçekte federasyondan temel bir farklılığı olmayan farklı isimli bir birliktelik olan yeni yapıya bir eyalet hazırlamış olursunuz. Birleşik Krallık’ın önerileri arasında olan “community state” yani toplum devlet ya da toplum eyalet tanımı bu iki anlamlılığa olanak sağlayarak iki tarafın da belirli hassasiyetlerine bir çıkış bulmayı hedefler. Birleşik Krallık örneğinde toplumdan da öte dört ayrı millet olarak tanımlanan Galler, İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda arasında bulunan birliktelik ismen bir federasyon ya da konfederasyon olmasa da aslında ciddi yetki devirlerine (devolution) yol açan ve kanatlarının giderek güçlendiği bir formüldür. Kendi meclisi, kendi ayrı hükûmet lideri, bağımsız yasaları, bazı konularda bireysel uluslararası temsiliyeti olan bu iki ayrı devlet/devletçik/eyalet, aslında işin sonunda federal bir yapıya bağlı olsa da bazı kesimlerce “iki ayrı devleti olan bir birliktelik” olarak da anlaşılabilir. İşte bu zaten Crans-Montana’da duran süreçte bazı terimleri değiştirerek aynı koşulları görüşmenin devamı anlamını taşır. Yani ortaya sunulan “federasyon öldü, artık yeni şeyler konuşalım” iddiasını kendi içerisinde çürütür.

Tüm bunların yanında bir de klasik iki devletlilik teorisi vardır. Dinozorlar çağından kalma, self determinasyon hakkına atıfta bulunarak bir müzakere gerçekleştirmeksizin tek taraflı tanınmanın mümkün olduğu iddiası 1983’ten beri görüldüğü üzere pek de söz konusu değildir. Öncelikle kabaca “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” olarak açıklayabileceğimiz self determinasyon terimini geçmişini irdelediğimizde aslında bu tanımın Birleşmiş Milletler gündemine dekolonizasyon süreci ile birlikte girdiğini görürüz. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında artık büyük güçlerin kolonilerinden çekilmeye başlaması ile bir temel hak olduğu kabul gören self determinasyon hakkı uluslararası hukuk literatüründe kullanıldığı yere göre ikiye ayrılır. İç ve dış self determinasyon hakları olarak tanımlayabileceğimiz bu iki kol birbirleriyle oldukça alakalıdır.

İç self determinasyon hakkı, bir ulusun bulunduğu devlet içerisinde kendi geleceğini belirleyecek siyasi temsiliyete sahip olmasıdır. Yani örneğin eğer iki farklı uluslu bir devlet söz konusu ise, ikisinin de kendilerini merkezî yönetimde temsil edebilme ve kendi gelecekleri hakkında karar alabilme yetisi onların iç self determinasyon haklarının kullanılıyor olması demektir. Örneğin İskoç halkı, Britanya seçimlerine ve parlamentosuna katılmaktadır ve hatta siyasi görüşlerini ifade etmek için bir bağımsızlık referandumuna dahi izin verilmiştir. Bu da iç self determinasyon hakkının karşılandığı anlamına gelir.

Dış self determinasyon hakkı ise tek taraflı bağımsızlık ilanlarının oluşmasında atıfta bulunulan ana konsepttir. Dış self determinasyon hakkının nasıl talep edileceği yönünde ana hatlar 1998 yılında Kanada Anayasa Mahkemesi tarafından Kebek’in olası bağımsızlık ilanını değerlendirmek suretiyle hazırlanan Reference re Secession of Quebec 1998 kararında mahkemenin bulguları dış self determinasyon hakkının aşağıdaki şartlardan birinin oluştuğu hâllerde doğabileceğini ifade etmiştir:

  1. Kolonyal bir güç altında olan uluslar bu kolonyal güçten kopmak adına dış self determinasyon hakkını kullanabilir.
  2. Kolonyal güç altında olmak dışında yabancı (alien) bir diğer kuvvet tarafından boyun eğdirme, tahakküm altına alma ve sömürülme (subjugation, domination ve exploitation) muamelesi gören uluslar bu durumdan kurtulmak adına dış self determinasyon hakkını kullanabilir.
  3. Anlamlı bir şekilde iç self determinasyon hakkının kullanılmasına engel olunan uluslar bu durumdan bağımsızlık kazanmak adına dış self determinasyon hakkını kullanabilir.

Bunlara ek olarak genel hukuk prensipleri uyarınca ilk maddelerinde self determinasyon hakkını tanımlayan Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR) ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICESCR) imzacısı olan uluslar da kendi imzacıları oldukları anlaşmaların tarafı olduklarından iç ve dış self determinasyon hakkına sahip olurlar.

Yeniden self determinasyon konuşabilmek için Kıbrıs Cumhuriyeti ile kalmanın yukarıdaki şartlardan en azından birini Kıbrıslı Türkler adına ihlal ettiğini ispatlamak gerekir. Bahsedilen şartların hangisi bugün devam etmektedir ve Kıbrıs Cumhuriyeti ihlalci durumundadır sorusuna verilecek cevabın önemi büyüktür. Bu şartlar karşılanmadan da öyle uzun uzadıya bahsedilen ve bir masalmış gibi derinliğine inilmeden kamuoyunu yanıltacak yorumlara maruz kalan self determinasyon meselesine güvenmek ve tek taraflı bir adım atmak pek de mümkün gözükmemektedir.

Bunun yanı sıra uluslararası hukuku şekillendiren politik gerçeklikler de vardır. Örneğin Amerika’nın başını çektiği Batı blokunun desteğini alan Kosova’nın bağımsızlık ilanını onlarca ülke tanırken, Rusya’nın başını çektiği Doğu blokunun desteğini alan Abhazya ya da Güney Osetya için aynısını söylemek mümkün olmamıştır. Bunun ardında ulusların arasındaki politik dengeler ve çıkarlar yer almaktadır. Kıbrıslı Türklerin tek taraflı bağımsızlığı Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından kabul edilmeyeceğinden, Avrupa Birliği üyesi olan bu devlete karşı ne Batı blokunun ne de iyi ilişkilere sahip olduğu Rusya ve Doğu blokunun bu adımı tanıması olası değildir. Aksine bugün olduğu gibi ambargoların devam etmesi ve tek yasal devlet olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınması politik konjonktüre göre beklenen bir sonuçtur.

Self determinasyon hakkı üzerinden de bir tanınma meselesi -ki yine yaklaşık 40 yıllık bir politikadır- çok güçlü hukuki ve politik dayanaklara dayanmadığından dönüp dolaşılacağı yer yine müzakere masasının kendisidir. Ortak devlete ikna edemediğimiz Kıbrıslı Rum tarafı için iki ayrı devleti konuşmanın abes olduğu ve kabul edilmesi söz konusu olmadığı kanaatiyle, oluşacak en olası ilerlemenin -adına ne denirse desin- ortak bir devlet ile oluşacağını anlamak zor değildir. İster toplum devlet (community state), ister kurucu devlet (founding state) densin ortada konuşulacak olan mesele dönüp dolaşıp federal bir yapıya gelinmesidir. Hakeza bu federal yapı oluştuktan sonra taraflar arası mutabakat ile Çekoslovakya veya Sırbistan Karadağ örnekleri gibi yasal bir ayrılık söz konusu olursa oradaki şartlar çift taraflı olacağı için bugünkü noktalar orada geçerliliğini sürdürmeyebilir. Ancak bugünkü konjonktür içerisinde iki devletli bir çözüme, hele de Kıbrıslı Rumları ikna ederek ulaşılacağı iddiası abesle iştigal etmektir.

Dergiler Haberleri