Münevver Özgür Özersay
munevver.ozgur@gmail.com
Bu yazıyı yazmak benim için kolay değil. Çünkü kendimi defalarca haksızlığa uğradığımı düşündüğüm kişisel ve ilişkisel bir alana adım atıyormuşum gibi hissediyorum.
Gaile’nin sorusu açık:
“Kıbrıs (KKTC) deneyimini göz önüne alarak toplumsal ve siyasal yaşamda sendikaların yeri ve işlevleri nedir, ne olmalıdır?”
Bu soruya doğrudan cevap verebilecek bir konumda değilim. Şu an herhangi bir sendikaya (veya partiye) üye değilim ve örgütlü bir mücadeleye aktif katkım yok. Katkı koymadığım bir alanı dışarıdan yargılamak istemem. Bu yüzden hariçten gazel okumak yerine, sadece kendi deneyimimden yola çıkarak bazı düşüncelerimi paylaşabilirim. Bunu kibirli bir yerden değil, çocukluktan beri sendikacılık ve siyasetle iç içe bir hayatı izleyerek büyüyen birinin merakı ve yaşadıklarını anlamlandırma çabasıyla yazıyorum. Belki de Evrim Kuran’ın söylediği gibi ‘birbirimize görünmez iplerle bağlı olduğumuza inanma’ ihtiyacıyla...
Babamın sendikayla başlayan ve politikaya uzanan yolculuğunu izleyen bir çocuk olarak bu yapıların sadece ne söyledikleriyle değil, nasıl ilişki kurduklarıyla ilgileniyorum. Belki biraz da bu nedenle, bu konuda birkaç söz söylemeyi kendimde hak görüyorum.
Sendika: Bir İlişki Kurma Biçimi
Fransızca “syndicat” sözcüğünden Türkçeye geçen “sendika”, esasen Yunanca “syndikos”tan geliyor. “Syn” birlikte; “dike” ise adalet, hak, dava demek. Yani sendika, en temelde “birlikte hak arama” olarak özetlenebilir. Bu da bize, sendikaların özünde bir “ilişki kurma biçimi” olduğunu hatırlatır.
Benim için bu önemli bir hassasiyet. Çünkü ayrımcılık, iki insan arasındaki ilişkide başlar. Görülmediğimiz, duyulmadığımız yerlerde başlar. Tıpkı tahakküm gibi. Faşizm gibi. Birliktelik ise tam tersine, görüldüğümüz, duyulduğumuz; yani kapsandığımızı hissettiğimiz yerlerde başlar. Çoğulluktur, çeşitliliktir. Farklı çalgılar bir araya geldiğinde ortaya çıkan bir müzik gibi... Huzurdur. Dengedir. Dayanışmadır. Ama sırt sırta değil – yüz yüze. Samimi bir diyalog içinde, müşterek iyiyi birlikte tasarlama ve inşa etme çabasıdır.
Görülmemek nerede başlar?
DAÜ’de asistan olarak çalıştığım yılların (1996-2003) başında bekar bir anneydim. Zor bir dönemdi. Yarı zamanlı asistan maaşı alıyordum, buna karşın sorumluluklarım çoğu zaman tam zamanlı bir öğretim görevlisininkine yaklaşıyordu. Adalete ve desteğe çok ihtiyacım vardı.
Benimle benzer bir durumda olan bir meslektaşımla birlikte sendikaya gittiğimizi hatırlıyorum. Yorgunduk. Haksızlığa uğramış olmanın verdiği üzgünlük ve öfke içindeydik. Orada sadece bir sekreter vardı. Konunun iletileceği ve bize dönüş yapılacağı söylendi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, eğer bir tanıdık aracılığıyla gitmiş, doğrudan sendika başkanıyla randevulu olarak görüşmüş olsaydık, muhtemelen farklı bir muamele görürdük diye düşünüyorum. Ama biz öyle bir yol seçmedik.
Günler sonra, yine sekreter aracılığıyla, sendikanın bizim için yapabileceği bir şey olmadığı bize iletildi.
O gün içimden ne mi geçti?
Boşluk.
Kocaman bir boşluk.
Kapının dışında kalmak
O gün şunu anlamıştım: Sendika, çok net, hatta “katı” denebilecek bir biçimde- sadece kendi tanımına ve işleyişine uyanları önemsiyordu ve sadece onlar için vardı. Biraz farklı olan ya da o çerçevenin biraz dışında kalanlarla ilişki kurmak için esnek hareket edemiyor, zorlanıyordu. “Emek en yüce değerdir” sloganı sendika için evet, değerliydi. Ama bu değer herkese hakkaniyetli bir şekilde temas etmiyordu. Oysa bizim ihtiyacımız çok basitti: Liderliğine güvendiğimiz bu yapı tarafından görülmek ve duyulmak.
Bunu mümkün kılacak bir karşılaşma yaşayamadık. Belki de olabilirdi; biz başaramadık. Sonuçta, birkaç dakikalığına bile olsa o yapının içine giremedik.
Eğitimden Mesleğe Taşınan İlişkiler
Bu durumun sadece sendikalara özgü olduğunu düşünmüyorum. Doktora çalışmamda da benzer ilişki biçimleri gözlemledim ve analiz ettim. Mimarlık stüdyosunda, öğrencilerin kim olduklarının, nereden geldiklerinin, ne düşündüklerinin yeterince önemsenmediği; daha çok belirli bir dilin, belirli bir estetiğin ve belirli bir otoritenin yeniden üretildiği bir yapı vardı. Eleştirel pedagojinin tam tersine işleyen, yer yer elitist ve eril bir dilin hâkim olduğu bir ortamdan söz ediyorum.
Bu ilişki ve iletişim biçimleri eğitim ortamlarıyla sınırlı kalmıyor; meslek pratiklerine de taşınıyor. Yıllar sonra, eğitimde kurulan ilişkilerin benzerlerini mimarlık mezunlarımızın çalıştığı ofislerde, müşteri ilişkilerinde, hatta zaman zaman etik sınırların zorlandığı pratiklerde yeniden görebiliyoruz. Bunun en acı sonuçlarını ise depremlerde yaşadık – ve halen yaşamaya devam ediyoruz.
Sorun Örgütte mi Sistemde mi?
Sonuç olarak; bireysel ya da örgütsel sorunları yalnızca tekil kişiler veya yapılar üzerinden anlamak yeterli değil. Bu sorunları sistemleri ve yönetişim biçimlerini de dikkate ve odağımıza alarak anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bunu söyleyen tek kişi ben değilim. Ama tekrarın zarar vermeyeceğine inanarak ifade etme ihtiyacı duydum.
Örneğin, yolsuzluk yapan bir bireyi, mimarı ya da şehir planlama dairesinde görevli bir birimi görevden alabilirsiniz; yerine bir başkasını getirebilirsiniz. Ama yolsuzluğa imkân veren yapı değişmedikçe, benzer sonuçların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Kıbrıs bağlamında hazırlanan bir rapor da bunu açıkça gösteriyor. Ömer Gökçekuş ve Sertaç Sonan’ın 2025 tarihli çalışması, katılımcıların önemli bir bölümünün kamudaki birçok pozisyonda yolsuzluğun yaygın olduğunu düşündüğünü ve sendikaların bu durumu önleme kapasitesine duyulan güvenin sınırlı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu noktada aklıma şu soru geliyor: Bu sistemin bir parçası olan yapılar veya bireyler, gerçekten neyi dönüştürebilir? Nasıl?
Tepki mi, Tasarım mı?
Bu soruyla birlikte zihnim yeniden deprem deneyimine gidiyor. “Önlemsel” ve “tepkisel” eylemler arasındaki farkı düşünmeden edemiyorum. Mimarları yalnızca tepki veren aktörler olarak değil, ilişkileri ve yapıları baştan tasarlayan ve inşa eden kişiler olarak düşündüğümüzde, benzer bir sorumluluğu sendikalar gibi politik ve yönetsel yapılara da atfetmek mümkün değil mi?
Bir de konuya, çoğu zaman disiplinle karıştırılan “katılık” açısından bakalım. Bunun için bir an sendikaları bir yapı, bir bina gibi düşünelim. Depremde en çok zarar gören yapılar hangileridir? Sadece zayıf olanlar değil, kimi zaman en sert ve en katı kolonlara sahip yapılar da ağır hasar alır. Buna karşılık, Japonya örneğinde olduğu gibi, esnemeye ve hareket etmeye izin veren strüktürler sarsıntılara daha iyi dayanır.
Demek istediğim şu: Kriz anlarında tepki ya da direnç göstermek tek başına yeterli olmayabilir. Uzun vadeli ve sürdürülebilir “müşterek iyiler”in tasarlanıp hayata geçirilmesi için bilinçli, önlemsel ve tasarımsal eylemler de gerekir. Bu da esneklik, dayanıklılık, sağlıklı ve derin ilişki kurabilme ve işbirliği yapabilme kapasitesiyle ilgilidir.
Güçle Kurulan İlişki
Bu nokta bizi Brene Brown’un sözünü ettiği “cesur liderlik” anlayışına getiriyor: Kısıtlayıcı bir “zırhın”, “gücün” veya “eril dilin” arkasında saklanmak yerine, kırılganlığı ve samimi ilişkileri göze alabilen bir liderlik.
Tüm bunları bilmek veya üzerlerine düşünmek, benim için pratikte bir karşılık bulmuyor. Yazının başında da söylediğim gibi, bugün herhangi bir sendikaya ya da politik partiye üye değilim. Bu, kendimi ait hissettiğim bir grubun parçası olmadığım anlamına geliyor. ‘Görünmez iplerle birbirimize bağlı olduğumuza inanmak’ için daha fazla çaba göstermem gerekiyor. Yalnız olduğumu kabul etmeyi- ve bunun da mümkün, hatta kabul edilebilir olduğunu...
Bu bir öfke kararı değil. Ne de kırgınlık ya da küskünlük. Daha çok uzun zamandır koruduğum bir mesafenin sonucu.
Ataerkil örgüt yapılarından, Fatmagül Berktay’ın tabiri ile “nafile biraderlik sözleşmelerinden”, iki yüzlülükten (hipokrasi), mikro saldırganlıklardan, güç ve imtiyaz dengesizliklerinden, birbirini gerçekten dinlemeyen insanların konuştuğu ilişkisel alanlardan yoruldum. Kayırmacılıktan (nepotizm), partizanlıktan usandım. İnsanlığı – samimi insanlığı -özlemek bana ağır geliyor.
Elbette bunda teknolojinin de payı var. Ama yine de sormadan edemiyorum: Başka konularda sendikaların sesi bu kadar yüksek çıkarken, eğitim gibi temel bir alanda yaşanan dönüşümler karşısında öğretmenler, öğrenciler ve ebeveynler bu kadar zorlanırken bu ses neden bu kadar kısık ve cılız? Kamusal alanda bu kadar yolsuzluk varken, neden bunların önlenmesi için sendikalar eylem yapmıyorlar?
Birliktelik Kimi Kapsar?
Bütün bunları yazdıktan sonra kendime şu soruyu soruyorum: Benim derdim ne?
Sendikalar olmasın mı? Hayır. Olmalılar. Mutlaka olmalılar. Hayat pahalılığı ve beraberinde gelen tatsız ve haksız uygulamalarla ilgili seslerini çıkarmasınlar mı? Hayır. Tabii ki çıkarsınlar.
Peki o zaman?
Sanırım beni asıl rahatsız eden şey, sendikaların güçle kurdukları ilişki. Bu gücü nasıl ve ne için kullandıkları... Eleştirdikleri yapının zarar verici süreçlerini yeniden üretmeleri. Ya da fark etmeden o yapının bir parçası haline gelmeleri – ve bu halleriyle bir tür “olumsuz” rol model oluşturmaları...
Ve burada yine durup düşünüyorum: Birliktelik dediğimiz şey gerçekten ne? Kimi kapsıyor? “Birlik, mücadele, dayanışma” derken, kimin için mücadele ediyoruz? Kimler dışarıda kalıyor – ve biz bu dışarıda kalanları gerçekten görüyor muyuz?
Bu soruların cevaplarını aslında biliyoruz. Bildiğimizi de biliyoruz; ama çoğu zaman kayıtsız kalıyor, susuyoruz. Bu yazıyla ben galiba bu defa susmamayı seçtim.
Sendikaların gerekliliği konusunda birlikteyiz. Bunu da biliyorum. Peki, sendikaların kendilerini nasıl yenileyebileceklerini birlikte ciddiye almaya ne kadar varız? Bence asıl mesele bu. Çünkü bu artık sadece bir olasılık değil; yine birlikte üstlenmemiz gereken bir sorumluluk.
Görsel notu:
Bu fotoğraf, 1966–1971 arasında, politik olarak hiç anlaşamadığı büyük teyzem Münevver’in evinde kaldığımız bir dönemde çekildi. Babam o yıllarda hem öğretmenlik yapıyor hem de radyoda İngilizce haber okuyordu; yazmaya ve sendikal mücadeleye yaklaştığı bir eşikteydi. Onunla birlikte çekilmiş başka bir fotoğraf bulamadım.