Müne’nin Sade Güncesi… (3)

Müne’nin Sade Güncesi… (3)

 Münevver Özgür Özersay

munevver.ozgur@gmail.com

İçimde yıkıcı güçler var. Bu yıkıcı güçler ne zaman kabuğumu çatlatıp dışarıya çıkmaya kalkışsam seslerini yükseltmeye başlıyorlar. Herşeyime karışıyorlar... Küçültücü eleştirileriyle beni yıpratıyor, boş duvarlarda binbir güçlükle açtığım kapıları yeniden kapatmaya çalışıyorlar.

“Dünya ne halde? Ukrayna, Suriye... Sen kaldın kendi ergen dertlerinde...”
Hayır! Öyle değil! Belki de benim gibi kadınların bireysel çözülmemiş ruh-düğümleri nedeniyle dünya bu halde... Yok edici, üretime değil de tüketime dayalı bir kültürün hâkim olduğu bir dünyada, yaratmak istediğimiz yeni hayatlar donup kalıyorsa, gitmesini istediğimiz eski hayatlar ise felç oluyorsa, yaratıcılığı benimseyen kadınlara çok iş düşer... Değil mi?

“Türkiye’de seçimler oldu bitti. Tek kelime etmedin. Kutular dolusu paralar, odalar dolusu yalanlar... Kilometrelerce borular...”
Yine itiraz ediyorum! Ben bu borulardan gelecek suları içip içip “su küçüğün, söz büyüğün” misali susup oturacak değilim. Yeter bu kadar suskunluk. Yazdıkça güçlenecek, güçlendikçe kendi sesimi bulup yükselteceğim. Unutmayın! Ben sadece ben değilim. Ben, bizim. Yıllardır dünyada ve Türkiye’de patlayan volkanların üzerimize döktüğü küllerden ne hâle geldiğimizi gören kişiyim. Külkedisi olmayı reddedip, üvey annemin sorunlarına bir süreliğine de olsa sırt çevirme hakkım var değil mi? Kendime zaman ayırma, küllerimi temizleme ve öz-algılarımı güçlendirme özgürlüğümü istiyorum!

“Kıbrıs sorunu ile ilgili yaz. Görüşmeler, görüşmeler...”
Ama yeter artık! Ben ne bilirim ki ne deyim? Hangi bilgiye dayanarak bu konuda yazabilirim ki? Söyleyin hangi Kıbrıs tarihi beni yansıtıyor? Hangi gerçek bilgi sansür pancurlarından süzülüp bana kadar gelebiliyor? İyi yani! Hem domuztopu işleyeceğim, hem çocuk büyüteceğim, hem belediyemin hem de devletin açıklarını kapatacağım, bir de oturup Kıbrıs’ın dününden bugüne bilgileri derleyip, süzüp analiz ve sentez yapacağım. Bu işin uzmanları var kardeşim, onlar yapsınlar! Benim karnım tok, kırk yıldır döne döne farklı tabaklarda önüme sürülen aynı yemeklere. Bir de kalkıp bu kokuşmuş yemekler üzerinden laf ebeliği mi yapacağım? Ne avaracıyım ne de yalancı...

“Çöpkoşa’yı anlat! Sokaklar, yollar... İnsansız, çocuk oyun alansız, yeşilsiz, kaldırımsız hayatlar...”
Nasıl yazayım bunları? Her sokağa çıktığımda yaşadığım bunalımı bir de yazarak mı pekiştireyim? Yakınsam yakınsam, kaç dolar eder ki yakınmalarım? Kaç Lefkoşalının sağlığı yeter karanlık güçler hükümdarlarının borçlarını ödemeye?

“Güzelyurt yolundaki zombi binalar...” 
Bırakın beni ne olur! O binaların yanından geçerken mimar olduğumu düşünmekten bile utanıyorum... Ya hapis kadınlar? Hayatları köleleştirilmiş bir bedene nasıl özetlenebilir? Onların yaşadığı vahşi bellek kaymalarını, benlik çatışmalarını benim naif Kıbrıslı kimliğim nasıl taşıyabilir? Hangi meslektaşım, hangi erkek arkadaşım, abim, amcam, eniştem bana o binaların haklı ziyaretçileri ve kullanıcılarının kullanıcısı olmayı açıklayabilir?

...

“Çok kişisel yazıyorsun! Daha bilge mesajlar veremez misin? Nedir bu anılar, hatıralar?”
Yine hayır! Daha bir dönemece gelemeden, çıkmaz yola sokuyorsunuz beni! Feminist teorilerle ilgili derin bir bilgi birikimim yok ama ben bile biliyorum – “özel olan politiktir” dendiğinde ne denmek istendiğini. Ben ve benim gibi bir yığın başka kadının gölgede kalan deneyimlerimden soyutlandığında gerçeklerden ne kalır geriye? Özeli genelden, kişiseli toplumsaldan ayıran çizgi nerede? Kim, kimin çıkarı için çeker o çizgiyi ve niye?

“Aile sorunları aile içinde kalır. Anlamıyorum, niye bu dışarıya taşmalar?”
Hangi aile? Ne olur, tüm gölgeler aşkına söyleyin bana hangi aile? Hangi aile sorunları? Benim ailem yıllarca CTP idi. Aile sorunlarım CTP sorunları, Kıbrıs sorunları idi. Hani şimdi ailem nerede? Peynir gitti, dostluk bitti... Neredesin ah La Fontaine nerede?

“Ölülerin arkasından kötü konuşulmaz! Kendinle ilgili ne yazacaksan yaz, ama rahat bırak Adamı. Herkesin hayran olduğu biri o. Hakkın yok onu lekelemeye...”
Bir kez daha HAYIR! Hakkım var! Hem de bal gibi var! Nasıl ki onun hakkı vardı benim ruhsal olarak en hassas olduğum dönemde kendi tercihlerini yaparak beni tırpalamaya, benim de hakkım var onu eleştirmeye. Üstelik benim eleştirilerim O’nu ancak yüceltebilir. İddia ediyorum: O’na bu veya öteki hayatta en az zarar vermiş veya verebilecek olan insanlardan birisiyim. Ve yine iddia ediyorum: O simgesel anlamda “Kıbrıs” iseydi, ben (yani Müne) de O’ydum. Bir an için beraber hatırlamaya çalışalım. O insan ki, “davul bizim boynumuzda, tokmak başkasının elinde” derdi, sizce nasıl bir ruhsal varoluş içerisindeydi? Yetersizlik duyguları hangi seviyedeydi? O insan ki, inandığı mücadele uğruna (bir an için buna işçi sınıfının kardeşliği veya Kıbrıs’ın bütünlüğü diyelim) hayatta en çok değer verdiği ailesini bile ihmal etmeyi göze aldı... O insan ki, bir aslan kadar güçlü görünse de onun da kendi içinde yok edici güçleri vardı... Sizce onaltı yaşında babası tarafından tokatlanmış, geleceği için düşler kurmaya çalışan bir kızdan farklı olarak neyi vardı? Hem liderlik ederek yürüdüğü yoldan hem de yoldaşlarından ayrılma noktasında, hangi sihirle ayaktaydı? Kendi kendini ölen duygularından ve hayatını dahi sürdüremeyecek kadar zayıf düşmekten nasıl koruyacaktı?

Bu güncenin son tümceleriyle, Müne’nin gücü de biter. Korkularım. Kaygılarım. Umutsuzca verdiğim bir savaş mı bu? Kime veya neye karşı bir savaş bu? Unutuşa mı? İktidara karşı mı? Hüznüme eşlik etmesi dileği ile bu haftanın vedası için Neşe Yaşın’ı yardıma çağırıyorum. Alttaki dizeler, onun Bellek Odaları isimli şiir kitabından: “Dostluğa Ağıt” başlıklı şiirden...

Neden işitmedin
Sözlerimin titreyen yapraklarını
Soruların tufanında
Uçuyordum
Kanatsız
Yapayanlız.

Dergiler Haberleri