Mişaro ve Duvardaki Çatlaklar

(Kıbrıs’ta Minimal Sinemanın Uygulanabilirliği)

 

Uygar Erdim

uygarerdim@gmail.com

 

Eğer Kıbrıs’ta minimal bir sinema formundan bahsedebilseydik, muhtemelen kullanılabilecek objelerin başında mişaro gelirdi. Bu tabii ki benim yorumum ve kafamda tasarladığım senaryolardan sadece bir tanesi. Neden mi mişaro? Çünkü mişaro, doğrudan Kıbrıs’taki ev içi yaşamların en büyük tanığıdır. Minimalizm, daima mekân ile ilişki içerisindedir. Tıpkı bir fizik kuralı gibi, objelerin boşluk içerisinde ne kadar yer kapladığı ile ilgilidir. Minimal etki ise, izleyeni görünenden daha derin bir şekilde etkiler. Yani, mimimalizm bir sanat formu olarak kullanıldığında, objeler sahip oldukları boyutun üstünde bir yer kaplamaya başlarlar. Çünkü minimal tarzda, görünenler izleyen üstünde farklı boyutlarda etkilere sahip olabilrler. Bu da minimal sanat biçiminin özelliklerinden birisidir. Kıbrıs’ta minimalist film yapmak için başlıca iki sebep öne sürülebilir:

 

  1. Minimal bir film yapmanın daha ekonomik oluşu.
  2. Politik altyapı ve gündelik yaşam

 

Bir film yapmak için fon bulmanın nerdeyse imkânsız olduğu ülkemizin kuzeyinde, ekonomik düşünmenin ve tedbirler almanın önemini uzun cümlelerle anlatmaya gerek yok sanırım. Çoğu zaman herkesin kendinden ödünler vererek veya borçlanarak sinema yapmaya çalıştığı bir ortamda, minimal filmler çekmek akla yatkın bir tercihtir. Yine de benim savunduğum konu, daha çok içerik ve biçim ile ilintilidir. Günlük yaşantımızda karşımıza sürekli çıkan kimlik sorunu, toplumsal bunalım, herşeyin yavaş ilerlemesi, sürdürülebilir bir tarafı olmayan devlet yapısına zorla alıştırılmaya çalışmamız, dayatılan yaşam modelleri, posttravmatik stres bozukluğu, umursuz bir nesilden miras kalan umutsuzluk, çözümsüzlük ve arada kalmışlık duygusu,  olası bir sinema akımının tetikleyicisi durumundadır.  İkinci dünya savaşı sonrası 1940’lı yıllarda İtalyan yeni gerçekçiliği ve 1950’li yıllarda Fransız yeni dalga akımları bizim durumumuza çok uzak olmayan örneklerdir. Savaş sonrası dönemde, toplumsal bunalımın tavan yaptığı zamanlarda İtalyan yeni gerçekliği, hem varolan düzene hem de  ‘beyaz telefon’ olarak adlandırılan, faşist Mussolini döneminde sadece eğlendirmek amaçlı yapılan filmlere tepki olarak doğmuştur. Bu akımdan etkilenip yapılmış filmlerde genellikle toplumsal konular, insan ve mekân ilişkisi ön plandadır. Hikâyeler ve anlatım şekilleri yalınlığa dayalıdır.

 

Kıbrıs’ta da illa ki minimal sinema olsun veya yeni gerçekçilik benzeri bir akım olsun demiyorum fakat, hem benzer bir süreç, hem de farklı şartlardan geçen bir toplum olarak insan odaklı, yalın dille anlatılmış filmlere, en çok da özgün hikayelere ihtiyaç vardır. Çok fazla ses kirliliğine sahip ülkemizde az diyalog var. Çok fazla görsel karmaşaya ve deformasyona sahip sokaklarımızın olduğu bir ortamda fotoğrafik karelerin ve sadece gerekli objelerin olduğu filmlerin, öznel bir sanat formu oluşturma adına önemli bir başlangıç olabilme potansiyeli vardır. Çünkü bir film yapmak, sadece teknik bir olay değildir. Film, aynı zamanda onu besleyen şartların da bir ürünüdür. Kıbrıs’ta, özellikle yaşlı insanlarla sohbet ederken çok sık duyduğumuz bir ifade vardır: “Sana hayatımı anlatsam film olur”! Gerçekten de film olacak çok hayat hikâyesi vardır. Bunun sadece savaş zamanlarıyla da ilgili olması gerekmiyor. Bugün toplum olarak gelinen konum, gündelik hayatta insanlar arası iletişimsizlik ve yabancılaşma, birçok hikâyeye temel oluşturabilir. Sadece yapması daha ekonomik olduğu için değil, insan hayatlarına odaklanmış, insanı insana yalın hal ile anlatmaya ihtiyaç olduğu için.

 

Ülkemizde, sinemanın varolması için sadece bir endüstri haline gelmesi yetmiyor. Eğer bir ülke sinemasından bahsedeceksek, kültürel ve sanatsal bağlamda eleştiri kültürünün varlığı da gerekiyor. Bunun içten, samimi bir altyapıda olması, tutuculuktan ve kavram karmaşasından uzak bir şekilde yapılması çok önemlidir. Mesela, biz kimlik bunalımlarıyla uğraşan bir toplum olduğumuz için ortaya çıkan ürünlerde (kültürel veya ticari) ‘yüzde yüz Kıbrıs yapımı’ gibi ibareler kullanılabilmektedir. Bunun önemsiz olduğunu söylemiyorum. Aksine fazlasıyla önemlidir. Hele ki sinema endüstrisi olmayan ülkemizde, yapılmış her bir film ayrıca önemlidir. Ama sinema –yönetmen yorumuyla hayat bulsa bile-  yine de bireysel bir sanat dalı değildir. Bir film setinde görev alan insanların nereli olduğu o kadar önemli değildir. Hatta farklı ülkelerden insanların bir araya gelerek film setinde buluşması, ortak yapımcı ülkelerin iki veya daha fazla olması bence daha önemli bir olaydır. Zaten katkı için başvurulan uluslararası fonların birçoğu çoklu yapımcılığı şart koşmaktadır ve özendirmektedir. Filmlere nerede yapıldığına dair bir ibare koymak yerine, ne yapacağımız çok daha önemli bir sorundur bence. Bu da sinemanın mekân ile ilişkisinin önemini göstermektedir. Adamızdaki ayrılık ve kopukluk düşünce biçimlerimizi de yönlendiriyor. Aslında bu bile başlı başına ayrı bir konudur. Kendini tanımlayamamak, ya da kendini tamamlayamamak… hep eksik kalmak…

 

İtalyan sinemasında yeni gerçekçilik ve Fransa’da yeni dalga akımları, varolan toplumsal yapının sorunları değiştirmeyi kendilerine görev edinmişlerdi. Minimal sinema aynı zamanda toplumsal arınma ve sorgulama için de gereklidir. Yine de konunun farklı algılanmaması için şunu belirtmek gerekir ki, nasıl film yapılacağı konusu yönetmenin seçimidir. Bu yazımda, sadece minimal formun filmlerimizde uygulanabilme durumundan ve uygulanması durumunda getireceği kazanımlardan bahsediyorum. Yoksa sevdiğim bir ‘genre’ olan korku filmlerinin de adada çekilmesini görmeyi isterim veya kendimin çekme şansı yakalayacağımı umut ediyorum. Hatta bir film hem minimalist olup aynı zamanda korkutabilir de. Zaten minimal sinemada kullanılan görüntü estetiği gereği, yazımın başında da belirttiğim gibi, izlenilen görüntüler izleyen üstünde farklı etkiler bırakabilir. İzleyiciye böyle bir özgürlük sunulur. Ne hissetmeleri gerektiği söylenmez. Karakterler kafa karıştırıcı olabilir. Bir sahnede bir karakterin sessizliği kimi izleyiciye korkutucu gelebilirken kimisine komik gelebilir. Uzun planlı, bir fotoğrafın derinliğine sahip sahneler, izleyici de duygusal olarak boşluklar hissetmesine neden olabilir. Minimal sanat formu, boşlukların objeler ile kurduğu sessiz diyaloglardan beslenir. Mizansende görünen hiçbirşey sadece yer kaplama amacıyla orada durmazlar. Duygusal ve mantıksal bir amaca hizmet ederler.

 

Ekonomik yetersizlikler bizi minimal filmler çekmeye itse bile, buradan minimal sinema yapmanın kolay olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Her filmin, yapım aşamasında kendi zorlukları vardır. Minimal sinema da bu zorluklar kendini farklı boyutlarda hissettirir. Mesela bazı filmlerde oyuncular, herhangi bir oyunculuk deneyimi olmayan gerçek hayatlardan insanlar olurlar. Dikkat çekmek için ayrıca abartılı bir oyunculuk tarzı sergilenmez.  Hayatın kendisi olduğu gibi filmde sunulmaya çalışılır. Sadece bunu yapabilmek bile büyük bir zorluktur. Az konuşmanın ve az diyaloğun olduğu, müzik kullanımının olmadığı, görselliğe dayalı sinema yapmak ve izletmek, gerçekten kolay bir iş değildir ve bu da sinemanın belki de olması gerkeen halidir. Görselliğe dayalı bir anlatım… adamızda da susarak konuşan çok insan vardır, çok karakter vardır. Aramızdaki iletişimsizlik, iletişim kurmaya başlamanın anahtarı olabilir. Susarak konuşmayı öğrenmek gibi… susarak haykırmayı öğrenmek gibi… konuşmadan derdimizi anlatabilmek gibi… çatlamış sıvaların üzerinde gezinen bir mişaronun gözünden izler gibi…

 

Dergiler Haberleri