Mehmet Ali Sanlıkol; “Amerika’da keşfettiğim Türk müziği ile kimliğimi, sesimi buldum”

 “Anneme hep isyan ederdim. Çocukken ben sokağa çıkıp oynamak isterken annem piyano çalmam için ısrar ederdi..”

Simge Çerkezoğlu

Müzikle birlikte yaş alan ünlü sanatçı, Mehmet Ali Sanlıkol, Kıbrıslı bir ailenin çocuğu, merhum politikacı Necati Özkan’nın torunu… Besteci, caz piyanisti, solist ve Profesör… Caz müzikle geleneksel Türk müziğini harmanlayarak muhteşem bestelere imza atan sanatçı, ayrıca Grammy’de finale kalan ilk Türk besteci olma özelliğini de taşıyor. Mağusa Kültür Sanat ve Turizm Festivali çerçevesinde muhteşem bir konser veren sanatçı müzikle eş zamanlı gelişen, hayatını, Türk müziğine aşina olduğunu fark ettiği ilk anı, kısaca kendini bulma yolculuğunu bizimle paylaştı…       

Kıbrıslı bir ailenin çocuğu Mehmet Ali Sanlıkol… Müzik öğretmeni annesi sayesinde dünyaya gözünü adeta müzikle açan sanatçı, elbette bugünkü başarısını geçmişteki çabalarına borçlu… 

“Annem, babam Kıbrıslı ama ben İstanbul doğumluyum. Bursa’da büyüdüm fakat orta birinci sınıfı burada Türk Maarif Koleji’nde okudum. Kendimi bildim bileli yazları hep Kıbrıs’ta geçirirdik. İstersem bir Kıbrıslı gibi de konuşabilirim. Annem Fethiye Sanlıkol müzik öğretmeniydi. Bursa’da klasik piyano dersleri verirdi. O yıllarda Bursa’da klasik piyano dersi veren başka birisi yoktu. Ben klasik müziğin olduğu bir evde büyüdüm. Dört yaşımdayken beni piyanonun başına oturttu. Beş yaşımda da ilk resitalimi verdiğimi hatırlıyorum. Babam da Parkan Sanlıkol o da çok müzik aşığıydı ama o opera severdi. Bursa’da ilk amatör çok sesli koroyu kurdu. On dört yaşıma geldiğimde Şebnem Ferah’la birlikte Bursa’da rock festivaline katılmıştım. O dönemde preogressive rock tarzı çok yaygındı. Bana farklı bir bakış açısı ve heyecan kattı. İnsanın annesinden ders alması farklıdır. Anneme hep isyan ederdim. Çocukken ben sokağa çıkıp oynamak isterken annem piyano çalmam için ısrar ederdi. Ancak rock topluluklarında konsere çıkmaya başlayınca anladım ki o topluluklarda öne çıkmam için klasik repertuar daha çok çalışmam gerekiyordu. Böylece ağır ağır müzik bilinci kazanmaya başladım.”

Klasik batı müziğinden yetişkinliğiyle birlikte yavaş yavaş caz müziğe yönelen Sanlıkol, bu süreci de bizimle paylaşıyor. Eğitim hayatını da caz müzik üzerine inşa ediyor.

“Rock müzik dinlerken arzu ettiğim daha sofistike, daha sanatsal müzik tarzıydı. Rock müzik dinlesem bile senfonik rock dinlerdim. Aynı zamanda babamın plaklarını da keşfetmiştim. Klasik müziktiler, onları da dinlerdim. Böylece birkaç yıl içinde bu merak beni caz müziğe itti. Akortların armonik yapıların daha karışık olduğu bir müzik tarzı arayışına girişince ister istemez caz müzikle karşılaştım. Böylece Berklee Kolej’de caz müzik üzerine eğitim almaya başladım. Alında üniversite eğitimimi Berklee’de iki fakülte üzerine yaptım. Hem caz kompozisyonu eğitimi, hem de film müziği üzerine eğitim aldım. 1997’de mezun olduğum zaman ya Amerika’nın doğu yakasına ya da Los Angeles’a yerleşecektim. Ancak film müzikleri gittikçe daha da klişe bir hal almaya başladı. O nedenle bestecilik kariyerini seçtim.”

“TÜRK MÜZİĞİNİN BAZI PRENSİPLERİ BANA ÇOK DEĞİŞİK GELDİ”

Mehmet Ali Sanlıkol için hayatının dönüm noktası 2000 yılında gerçekleşiyor. Onu başkalarından farklı kılan müzik yeteneği o yıllarda şekillenirken, bu yetenek ona Grammy Müzik Ödül’lerinde finale kalan ilk Türk besteci olma başarısını kazandırıyor. Dünya müthiş bir yeteneği ilginç bir tesadüf sonucu kazanmış oluyor.   

“Ben 1996yılından itibaren Kıbrıs ve Türkiye’ye caz toplulukları ile gelip konserler vermeye başladım. 1998 yılında ilk albümüm çıkmıştı. Aslında oldukça verimli yıllardı. Henüz 24 yaşındaki genç bir müzisyen için çok heyecanlı yıllardı. Böyle bir hayatı yaşarken kendimi bu hayata tamamen kaptırabilirdim ama öyle olmadı. Çünkü doğruyu söylemek gerekirse albümüm Türkiye ve Avrupa’da yayınlanmıştı ama pek de bir yere gitmiyordu. Konser veriyor, röportajlar yapıyorduk ama kariyerim çok bir yere gitmiyordu. O yıllarda yine Berklee Kolej’de yüksek lisansımı tamamlamıştım. Babam doktoraya başvurmam için ısrarcıydı. Bense müzisyen bir adam akademisyen olur mu diye düşünüyor, emin olamıyordum. Babam denemem için ısrar etti. Olur dedim. Sınava girdim. Tam o günlerde arkadaşlarla evde oyun oynarken ben Mehter müziğini duydum. İlk başta ilgilenmedim. Bir süre sonra dikkat etmeye başladım. Oysa sokakta mehter görsem durup dinlemeyeceğim, hatta gülüp geçeceğim yaştayım. Adamların kıyafetleri, bıyıkları zaten komik geliyordu. Yıllarca da onlara öyle baktım. Zaten Türk müziği konusunda bilgim yoktu. Hep klasik batı müziği, rock ve caz müzikle ilgilenmiştim. Türk müziğine karşı tavrım negatifti. Oysa çok dikkat edince Türk müziğinin bazı prensipleri bana çok değişik geldi. Böylece Türk müziği üzerine ciddi olarak çalışmaya başlamam bir yıl sürdü. Ders almaya başladım ve yaklaşık on yılı aşkın bir süre bestecilik ile caz kariyerimi bir kenara kaldırdım. Hiç de aramadım. Bu arada doktora yapmaya da başladım. Oradaki hocalarım da beni Türk müziği konusunda teşvik ettiler, önümü açtılar. Doktorada üçüncü lisan mecburiyeti vardı. Genelde opera dilleri olan Almanca, Fransızca ve İspanyolca’ya yönelme olurdu. Ama beni hocalarım Osmanlıca diline yönlendirdiler. Böylece Harvard Üniversitesi’nden Klasik Osmanlıca dersleri almaya başladım. Benim enstrümanım o güne kadar piyanoydu. Tuşlu enstrümanları çalabiliyordum. Bunun yanında rock müzikten bana kalan bilgimle de iyi bir gitaristim.  Yirmi altı yaşıma gelmiştim. İlk başta Türk müziğini sesimle yaratmaya başladım. Zaman içinde zurna ve ud merakım gelişti. Böylece enstrüman olarak da Türk müziğini çalmaya başladım. Bunu ney takip etti. Yeni şeyler denemeye, öğrenmeye başladım. Caz kariyerim inişe geçerken, Türk müziğinde yükseliş başladı. Amerika’da keşfettiğim Türk müziği ile kimliğimi, sesimi buldum. Bununla birlikte Dünya Kültür Sanat Vakfı diye bir vakıf kurarak müzikle ilgili tüm çalışmalarımı bu vakıf üzerinden gerçekleştirmeye başladım. On dört yıldır hayatta olan bir vakfımız var. Bu vakıfla on albüm çıkardım, yaklaşık iki yüz elli konsere katıldık.”

KIBRIS’IN SESİ ALBÜMÜ

Sanatçı elbette zaman içinde caz müzikle geleneksel Türk müziğini harmanlamaya da başladı. Bu aynı zamanda onu daha başka müzik tarzlarına da yönlendirdi. Sonuçta ortaya Kalan Müzikten Türkçe ve Rumca dilinde Kıbrıs’ın Sesi albümü çıktı. Muhteşem bir çalışma oldu.

“Çok geçmeden Rumların Bizans müziği dediği, geleneksel dini müziklerini merak etmeye başladım. Türk müziğine çok benziyordu. Çok şaşırdım. Gittim ve bu konuda da ders aldım. Çünkü kilise notaları, diğer notalara benzemiyordu. Onu da öğrenmiş oldum. Kıbrıs’ın Sesi albümüm tüm bu çabaların ürünlerinden biri olarak ortaya çıktı. Bu albümde Türkçe ve Rumca söylüyorum. Besteciliğimi çok düşünmeden, Ada’nın geçmişteki ortak kültürünü en yalın haliyle yansıtmaya çalıştım. Aslında bu tarz başka albümlerim de var. Amacım bu repertuarları mümkün oldukça geleneksel haliyle öğrenmekti. Babam çok iyi Rumca bilirdi. Ana dili gibiydi. Biraz ondan kaptım, biraz ders aldım, biraz da cd dinleyerek bir buçuk yıl Rumca çalıştım. Böylece Kıbrıs’ın ortak kültürünü Türkçe ve Rumca olarak bu albümde topladım.”

“GRAMMY’DE FİNALE KALAN İLK TÜRK BESTECİ OLDUM”

Elbette Türk müziği ile caz müziğini harmanlayarak yaptığı besteleriyle çok ses getiren sanatçı, bugün tüm dünyada biliniyor. Artık ne yaparsam yapayım içinde Türk müziği de oluyor diyerek, Amerika’da yakaladığı son başarısını bizimle paylaşıyor.   

“Aslında bu alanda besteciliğimi geliştirmem, bunun için zaman ayırmam, fırsat yaratmam kolay olmadı. Müzisyenlik biraz böyledir, sanatçının tamamen kendi istediği projeleri yapması kolay olmaz. 2012 yılında şansım yaver gitti. Beste siparişi aldım. Bunun sonucunda da ortaya Türk müziği ve caz müziğinden oluşan bir bestem çıktı. Daha sonra bu çalışmam albüm oldu, kaydedildi. Bu albüm sonuçta en iyi oda müziği dalında Grammy’de besteci olarak finale kalmamı, törenlere katılmamı sağladı. Böylece finale kalan ilk Türk besteci oldum, bir anda ismimi duyurdum. Tabii bu çalışmalarım yanında caz müzik konusundaki çalışmalarım da devam etti. Yeni albümüm çıktı. Kıbrıs’ta, İstanbul Caz Festivali ve Bursa’da gerçekleşen konserlerim de caz müziği ağırlıklı konserler oldu. Daha sonra caz müziğindeki çalışmalarımla da Grammy’e aday adayı oldum. Amerika’nın en köklü caz dergisinde, Downbeat’de, benim için profil yazısı yazdılar. Son yıllarda böyle bir yazı yazılan ilk Türk oldum. Böylece caz konusundaki bu son albümüm çok duyuldu. Hatta İstanbul Caz Festivaline gelmemi de bu yazı sağladı. Bunu Kıbrıs’taki Mağusa Kültür Sanat Festivali’ne de bağladık. Böylece dört konserlik bir turnem oldu. Yıllar sonra yeniden Türkiye’ye, Kıbrıs’a festivale gelmiş oldum.”

OTHELLO KALESİNDE GEÇEN HADIM SÜMBÜL’ÜN HİKÂYESİ

Kıbrıs’ın Sesi albümü yanında, sanatçının Kıbrıs’a dair bir başka özel çalışması Othello in the Seraglio: The Tragedy of Sümbül the Black Eunuch operası. İsminden de anlaşılacağı gibi Mehmet Ali Sanlıkol bu operayı Otello kalesinden etkilenerek besteliyor, Shakespeare’in ölümsüz eseri Hadım Sümbül’le yeniden canlanıyor.

“Bu müzikalde ben Kara Hadım Sümbül’ün trajedisini William Shakespeare’in Othello eserinden yola çıkarak, 17. asırdaki Osmanlı dünyasına uyarlıyorum. Müzikal çok ilgi gördü. Sadece Kuzey Doğu Amerika’da Boston ve New York gibi şehirlerde iki yıl içinde on sekiz temsil yaptı. Bu bir opera için çok zordur, hele de böyle yeni bir eser için olacak şey değil… Sanırım bunun nedeni eşi benzeri olmayan bir tarz oluşu. Topluluğun içinde eski Avrupa ve Türk müziği enstrümanları yer alıyor. Mesela trombon yok ama atası var. Müzikal tarza daha yatkın bir tarz yakalamak yanında, biz dört solist ikimiz Türk müziği gırtlağı ile diğer ikisi eski Avrupa, çok eski bir opera tarzıyla okuyor. Ayrıca biz bu çalışmaya coffe house opera dedik. Çünkü tüm hikâye 17. asırdan bir meddah tarafından kahvehanede anlatılıyor. O anlattıkça da karakterler canlanıyor. Bu operayı Otello’da sahnelemeyi çok istiyorum. Şimdi filmini yapmaya başladık. Henüz bitmedi tabii, böyle bir çalışmanın bütçesi çok yüksek.”

    

Dergiler Haberleri