“Kriter-Kritik-Kriz”

“Kriter-Kritik-Kriz”

 

Hakkı Yücel
yucelh@kibrisonline.com


Akademisyen-yazar Besim Dellaloğlu ‘Gelenekten Geleceğe Dergisi’nin Ocak 2013 sayısında yer alan “Dünyalı Bir Kültür-Sanatın İmkânları” başlıklı yazısına, günümüz dünyasında gerek yerel, gerekse evrensel ölçekte sürekli bir ‘kriz’ halinin yaşanmakta olduğunun altını çizerek
giriş yapar ve bunun sebeplerinden birisinin de “Kendimizi yeterince derin bir biçimde kritik edemememiz” olabilir mi sorusunu sorar. Sormakla kalmaz, bu tespitten hareketle Antik Yunan’a geri giderek orada, ‘kriter-kritik-kriz’in birbirleriyle yakın ilişkileri olan ‘akraba kavram’lar olduklarına vurgu yapar ve şöyle devam eder:
“Kriter, eleme için kullanılması gereken aleti, ölçütü ifade ediyor(du). Kritik de, kriteri kullanarak yapılacak elemeyi. Kriz ise bunun yapılamadığı durumu ifade ediyor(du). Yani kriterlerin bozulması, aşınması ve bu nedenle kritik yapamama durumunu. Yani krizler, kritiğin yapılamadığı zamanları işaret ediyor(du). Bu durumlardan çıkışın en makûl yolu ise kriterleri gözden geçirip, yeniden inşa edip, yeniden kritik edebilmek yeteneğine kavuşmak (idi).”
Haksız mı?

Dellaloğlu’nun söz konusu yazısında, ‘modernleşme krizi’ büyük başlığı altında sorunsallaştırdığı ve ‘kültür-sanat’ bağlamında dile getirdiği değerlendirmelerinin (Geçerken, yazarın konuyla ilgili Ufuk Yayınları’ndan çıkan “Modernleşmenin Zihniyet Dünyası-Bir Tanpınar Fetişizmi” başlıklı dikkate değer kapsamlı çalışmasını da meraklıları için hatırlatalım), aslında hayatın bütün alanlarını kapsayacak bir mahiyet taşıdığını söylemek mümkün. Görünen o ki, günümüz dünyası bireysel olandan toplumsal olana, kültürel olandan siyasal olana kadar her alanda zihinsel bir karmaşa ile malûl. Bir başka ifadeyle, içinde yaşadığımız dünyayı anlamada ve kavramada sahip olduğumuz zihin dünyamız (bilincimiz) ve temel ölçütlerimiz (‘kriter’lerimiz), bugünün dünyasının gerçeklerini karşılamakta yetersiz kalıyor. Buradan bir adım daha ileriye gidecek olursak şu da söylenebilir: Eğer, dünyayı ve hayatı anlama ve kavrama yetilerimizin çerçevesini oluşturan şey, evvel emirde sahip olduğumuz dünya görüşümüz veya ideolojilerimiz ve buradan şekillenen ölçütlerimiz ise, bugün itibarıyla yaşanan ‘zihin karmaşası’nın temelinde dünya görüşümüz veya ideolojilerimizden ve de ölçütlerimizden kaynaklanan bir zafiyet, bir eksiklik, yetersizlik hali var demektir. Bu tespit doğruysa, o takdirde dünya görüşümüz, ideolojilerimiz, ölçütlerimiz üzerinden kendimizle hesaplaşmamız kaçınılmaz bir gereklilik. Dellaloğlu’nun kendisinin de önemsediği bu gereklilikten hareketle önermesi ise şu: “Kriterleri gözden geçirmek, yeniden inşa etmek, yeniden kritik edebilmek yeteneğine kavuşmak..”  Bütün bu çabaların ise, yüzeysel ya da alışıla geldiği gibi kestirmeden oluşturulacak reçetelerle değil, ancak derin bir zihinsel tefekkürle (o bunu “zihinsel derinlik” olarak nitelendiriyor)  gerçekleşebileceğinin altını da ayrıca çiziyor.

Yazarın  “modernleşme krizi” büyük başlığı altında yaptığı değerlendirmelerden yola çıkarak çubuğu siyasal-toplumsal zemine çevirecek olursak, burada yaşanmakta olan ‘kriz’ haline dair şunu söylemek mümkün: Bugün itibarıyla siyasal-toplumsal zeminde ve evrensel boyutta bir ‘kriz’ halinin yaşandığı hemen herkesin kabul ettiği bir gerçeklik. Keza, bu ‘kriz’ halinin, başka etmenler bir yana, temel unsurunun ‘ideoloji’ kaynaklı olduğu da yine inkâr edilemeyecek bir başka gerçeklik. Öyle, çünkü ‘ideoloji’ler, son kertede, hayatı ve dünyayı kavramamızda, anlama ve değerlendirmelerimizde başat rol oynayan temel dayanaklarımız. Dünya görüşümüz ya da ideolojilerimiz aynı zamanda ilke ve değerlerimizin (ölçütlerimizin-kriterlerimizin) mahiyetini de belirlemekte, varoluşumuzun esaslarını teşkil etmekte. Böyle olduğu içindir ki, bugün itibarıyla yaşanmakta olan ‘kriz’ bir yanıyla ideoloji(ler)mizi, diğer bir yanıyla da buradan kaynaklanan ölçütlerimizi (ilkelerimizi, değerlerimizi kapsayan kriterlerimizi), sorgulanır hale getirmekte. Tam da burada solun (sol ideolojinin) öne çıkması ise, tarihsel serüveni itabarıyla geldiği nokta bakımından bu sorgula(n)mayı kaçınılmaz kılıyor. Nitekim şimdilerde solun böylesi bir süreci yaşadığı aşikâr.

Geneli kapsayan bir durum olmakla beraber, münhasıran sol (sol ideoloji) üzerinden konuşulacaksa, solun bu kendini sorgulama halinden, ilk etapta kabaca iki çıkarsamada bulunulduğunu görülüyor. Bunlardan bir tanesi, solun (sol ideolojinin) kendi aslına, kaynaklarına yeniden geri dönme önerisi. Özetle söylenen şu: Solun yaşadığı sorunların sebebi kendi aslından kopması, yanlış yorumlanması ve uygulanmasıdır. ‘Sovyetik model’ bu anlamda başarısız olmuştur. Böyle olduğu içindir ki sıklıkla dillendirilen ve hemen herkesçe bir zorunluluk olarak kabul edilen ‘değişim’ , solun kendi aslına, mutlak ilke ve değerlerine geri dönmek, kendini buradan inşa etmek suretiyle gerçekleşmeli. Siyasi-ideolojik bir tercih olarak tartışılırlığı bir yana, bu önermede öne çıkan esas sorun salt ‘geçmiş’e projeksiyon yapması, haliyle ‘bugün’ü ıskaladığı gibi bir ‘gelecek’ tasavvurundan da uzak düşmesi. Sonuçta böyle bir sol kendi üstüne kapanan bir mahiyet arz ediyor, altını dolduramadığı sloganlarla yetiniyor, geniş kesimleri kucaklama zafiyeti yaşıyor ve talep edilebilir bir seçenek sunamıyor. Yine sol adına dillendirilen ikinci bir önerme ise adeta ‘geçmiş’in tümden inkâr ediliyor olması ve burada da ‘değişim’ adına, bu kez sol ilke ve değerlerden yoksun bir pragmatizmle yetinilmesi. Bu anlayışta temel kaygı ‘bugün’, ‘bugün’ü kurtarmak adına neredeyse her şey mübah; siyasal-ideolojik muhteva, iktidar hedefiyle sınırlı bir oyundan ibaret sayılıyor.  Burada da bir ‘gelecek’ projeksiyonu yok, olmadığı içindir ki ‘seçenek’ olmak da söz konusu değil. Değil, çünkü sol kendi farklılığını açığa çıkaracak ilke ve değerleri üzerinden ‘bugün’e yönelik çözümler üretmek kadar, sürekliliğini ve talep edilirliliğini sağlayacak, geniş kesimleri peşinden sürükleyecek inandırıcı bir ‘gelecek’ tasavvuruna da sahip olmak zorunda. Hal böyle olunca da, talep edilir bir sol seçenek, bizatihi solun kendini, zamanın akışkan dinamiği ve ruhuna uygun donanım ve önermeleriyle dönüştürmesi, bugünü kuşatması ve ihtiyaçlarına cevap vermesi ve aynı zamanda yarına yönelik umudu taşıyor olmasıyla hayat bulacak. Buradan bakınca, geçmişi bir ‘asr-ı saadet’ olarak algılayan, onun hayaliyle ve sloganlarla yetinen sol, zamanın akışkan dinamiği ve ruhundan ne kadar uzak düşüyorsa; kendini salt ‘bugün’de var etmek adına kendinden uzaklaşan, ilke ve değerden yoksun, etik zafiyetler taşıyan pragmatik sol da o dinamizm ve ruhtan o kadar uzak kalıyor. Bir başka ifadeyle zorunluluk olarak dile getirilen ‘değişim’ birincisinde ‘geçmiş’e, ikincisinde ise ‘bugün’e sabitlenmek suretiyle paradoksal bir biçimde kendisiyle sınırlı bir ‘değişmezlik’ halini ima etmekten öteye geçemiyor. Ya da şöyle: Birincisinde kendi üstüne kapanmakla oluşturulan ideolojik mutlaklık, sınırları keskin kalıplar ve kurallar içine sıkışmayı getireceğinden, solu marjinal bir konuma yerleştirirken; ikincisinde ölçü(t) tutmaz ideolojik esneklik dayanaktan yoksun bir savrulmaya yol açıyor ve bu da solu karşıtlarına benzeştirerek farklılığını ortadan kaldırıyor. Her iki halde de solun yaşamakta olduğu krizi aşmak konusunda yetersiz kaldığı, en azından şu anki tablonun gösterdiği bir gerçeklik. Görünen o ki, sorun mutlak kalıpların, kolaycı, kestirmeden önermelerin, içi boş sloganların çok daha ötesinde;  “çok daha derinlerde”. Çıkış yolu olarak “zihniyet derinliği”nin gerekli olduğu önermesi de galiba bu yüzden dikkate değer.

H.B.Kahraman “Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye” kitabında, ‘epistemolojiler’le ‘paradigmalar’ arasındaki farkı, “epistemolojiler ne kadar özgürlükçü ve öncü iseler, paradigmalar o kadar tutucudur” (s.63) biçiminde açıklar. Bu bir bakıma teori ile pratik arasındaki gerilimli ilişkiyi de ifade eder. Şöyle ki, mükemmel biçimde kurgulanan ‘epistemoloji’nin genişliği, praksis içinde zamanla mutlak kalıplar üreten ‘paradigmalar’ haline dönüşünce daralarak tutuculaşır. Aynı şeyi ideolojiler için de söylemek mümkün. Ne kadar mükemmel olursa olsunlar ‘mutlak önermeler” haline geldiklerinde, kesin kalıplara dönüştüklerinde ve de ölçütlerini (kriterlerini) de aynı oranda mutlaklaştırdıklarında, zamanın akışkan dinamiği karşısında tutuculaşırlar. ‘Kriz’ler de işte burada başlar. Bu kuşkusuz ideolojileri geçersiz kılmaz. Kılmaz, çünkü ideolojiler nihayetinde dünyayı kavramamızda ve anlamamızda temel dayanaklarımız olduğu kadar, ilke ve değerlerimizin oluşmasında da belirleyicidirler. Ancak gerek ideoloji, gerekse ilke ve değerlere hayatiyet kazandıran şey, onların değişmezliği değil, tam aksine değişebilirliğidir. Yaşanan ‘kriz’lerin aşılması da böyle gerçekleşebilecektir.

Bu konuda çarpıcı örnek, sol bir parti olarak CTP’nin konumu. Hanidir yaşanan, son yerel seçimlerden itibaren iyice açığa çıkan, Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmaları nedeniyle alevlenen ve nihayet kimi sendikaların aldığı ‘açlık grevi’ kararıyla varoluşsal bir mahiyet kazanan ‘kriz’, CTP’nin ilke ve değerlerinden başlayarak siyasal-ideolojik kapsamının sorgulanmasını, özeleştirisini zorunlu kılıyor. Ne “geçmiş güzellemeleri”yle bir “asr-ı saadet” özlemi ve arayışı, ne içi boş kuru sıkı slogan fetişizmi, ne de kitleselleşmek adına ilke ve değerden yoksun pragmatizm, bu ‘kriz’ halini aşmaya yetmeyecek. ‘Zihinsel sığlık’ sorun çözmüyor, aksine sorun üretiyor.

O halde, “kriterleri gözden geçirmek, yeniden inşa etmek, yeniden kritik edebilmek yeteneğine sahip olmak..” Yani “zihinsel derinlik”..
Başlangıç için az şey olmasa gerek..

Dergiler Haberleri