“Komünist Manifesto”  170 Yaşında..

Sosyalist sistemin yıkılmış olması, zahiri olarak bu tespitin geçerliliğini ima ediyorduysa da, hakikat böyle tecelli etmedi.

 

Hakkı Yücel    
yucelh@kibrisonline.com

20.yüzyıl sonu itibarıyla yaşanan büyük altüst oluşlar dünyada yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilirken, aynı anda (neo)-liberalizm tek seçenek olarak tarihin son/ebedi durağı ilân ediliyor, sosyalizm ise yine tarihin çöp sepetine atılıyordu. Sosyalist sistemin yıkılmış olması, zahiri olarak bu tespitin geçerliliğini ima ediyorduysa da, hakikat böyle tecelli etmedi. Nitekim çok geçmedi, allanıp pullanarak umuda yelken açan 21.yüzyıl derin ekonomik-siyasal-toplumsal krizlerle karşı karşıya kaldı. Belirsizlik giderek kaosa dönüşürken bu arada bir şey daha oldu; alelacele siyaset ve düşünce dünyasından kapı dışarı edilen sola ait tanıdık bir cümle yeniden duyulmaya başlandı:                                                                                                   

“Dünyanın (Avrupa’nın) üzerinde Marx’ın (komünizmin) hayaleti dolaşıyor”.

Marx’ın (Engels’le birlikte) 19.yüzyılın yoğun çalkantılara sahne olan toplumsal-siyasal ortamında, ezilenlerin kurtuluşunu öngören radikal düzen değişikliğine varacak bir yol haritası olarak kaleme aldığı “Komünist Manifesto”nun girişinde yer alan “Avrupa’da bir heyula kol geziyor- komünizm heyulası ” cümlesinin, 20. yüzyılın sonunda benzer biçimde tekrardan dillendirilmesi, yerleşik sistemin çıkmazda olduğunun göstergesi olduğu kadar, solun -her şeye rağmen-  hâlâ gündemde ve de söyleyecek sözü bulunduğunun da işaretiydi. Daha ilginç olanı ise bu ifadeyi sadece yaralarını sarmaya çalışan solun dile getiriyor olmamasıydı. Marx’ın devamında “yaşlı Avrupa’nın bütün devletleri, Papazı ve Çarı, Metternich’i ve Guizot’su, Fransız Radikalleri ve Alman hafiyeleri bu heyulaya karşı kutsal bir sürgün avında el ele vermişlerdir” diyerek kapsamını belirlediği komünizm karşıtı geniş ölçekli ittifakın bugünkü çeşitli versiyonuna dâhil kesimleri de, soldan medet umdukları için olmasa da, en azından zaferi ilân edilen (neo)liberalizm balonunun söndüğünün itirafı olarak- burada, solun artık bir tehlike arz etmediği, sol söylem, simge ve sembollerin yerleşik sistemin popüler kültür ikliminde araçsallaştırılarak, reklam ve tüketim malzemesi olarak kullanıldığı gerçeğinin de altını çizerek- aynı şeyi söylüyordu. Yalnız başına şu örnek ise çarpıcıydı: Yazılışının 150.yılında, bir başka ifadeyle (neo)liberalizmin çatırdamaya başladığı 1998’de, başta akademik ve entelektüel çevrelerde olmak üzere, geniş yelpazeli siyasal-toplumsal mahfillerde “Komünist Manifesto”dan hareketle gerçekleştirilen konferans/sempozyum/toplantıların, yayınların ve tartışmaların çokluğu, “Manifesto” özelinde hem sola olan ilginin (ve de ihtiyacın), hem de sol siyaset(ideoloji)-düşüncenin teori/pratik düzlemde yeniden sorgulanıyor olmasının göstergeleriydi.

1847’de, tam olarak ‘Komünistler Birliği’nin program talebi doğrultusunda Marx/Engels tarafından kaleme alınan (Engels bu çalışmada aslan payının Marx’a ait olduğunu ısrarla belirtiyordu); 1848’de Londra’da önce 23, aynı yıl düzeltmelerle 39 sayfa olarak, küçük bir risale halinde yayınlanan Komünist Manifesto”nun sol siyaset-düşünce dünyası/tarihi bakımından önemi ise şundandı: İnsanlık tarihinde, insanoğlunun ihtiyaçlarından fazlasını talep edip sahiplenme ve biriktirme kavgası başladığı günden itibaren çeşitli biçimlerde açığa çıkan sömüren-sömürülen (ezen-ezilen) ilişkisi ve buradan kaynaklanan mücadele pratiği, “Komünist Manifesto”yla (şüphesiz buna Marx’ın geniş kapsamlı külliyatını ilave etmek de gerekmektedir) ‘teorik/pratik’ açılım ve somut önermeleri içkin sistematik bir temele oturuyor, keza örgütlü mücadelenin esası ve yapısal koordinatları belirleniyordu. Buna zemin teşkil eden ise, ona gelene kadar daha çok ‘ütopik’ kapsamda dile getirilen (Ütopik Sosyalizm) sol müktesebattan farklı olarak Marx’ın, tarihsel-ekonomik-felsefi çözümlemeleriyle bu müktesebata ‘bilimsel’ bir mahiyet kazandırıyor olmasıydı (Marxizm/Bilimsel sosyalizm). 19.yüzyılın gerek ekonomik (sanayi devrimi gerçekleşmiş üretim ilişkileri gelişmiştir), gerek toplumsal (sınıfsal yoğunlaşma ve ayrışma belirginleşmiştir), gerekse bilimsel (bilimsel devrim gerçekleşmiştir) gelişmeler kapsamında dinamik ve bir o kadar da münbit bir dönem olması ise bu çalışmalara alan açan potansiyel gücü oluşturuyordu. Buradan hareketle Marx, “Komünist Manifesto”da, geçmişten bugüne üretim ilişkilerinin belirleyiciliğinde “toplumlar tarihinin sınıflar mücadelesi” tarihi olduğunun altını çiziyordu. Yaşanmakta olan sürecin mahiyeti itibarıyla, üretim biçimi ve ilişkilerinin değişimiyle paralellik gösteren toplumsal değişimlerin, feodal dönemden kapitalist döneme geçende iki temel sınıfı -Burjuvazi ve İşçi Sınıfı- açığa çıkardığına vurgu yapıyor, mücadelenin bu iki sınıf arasında geçeceğini söylüyordu.  Bu mücadelede sosyalizmi kuracak devrimci aktör olarak ‘işçi Sınıfı”  başat rol oynayacak, bu devrimci sınıfın temel karakteristiği ise ulusal/etnik sınırları aşan dayanışmacı enternasyonalist duruşu olacaktı. Bu nedenledir ki Manifesto’da son cümle olarak yer alacak olan “Dünyanın Bütün İşçileri Birleşin” çağrısı, işçi sınıfının temel belgilerinden ve ilkelerinden biri olarak benimsenecekti.  

“Komünist Manifesto”nun özlü muhtevası, radikal değişimleri hedefleyen amacı, bu amaca ulaşma yolunda izlenecek yöntemleri, -bir ‘manifesto’ olmaktan kaynaklanan- yer yer buyurgan bir kurallar manzumesi olarak belirlemesi ve nihayet ifade biçimiyle (üslûbuyla), propagandif ve ajitatif bir metin olduğu da aşikârdır. Bilimsel temeller üzerine oturduğu iddiası, (19.yüzyılın bilimsel devrimlerin yaşandığı, pozitivizmin belirleyici olduğu ve sosyal bilimlerin de bundan nasibini aldığı bir çağ olduğunu bir kez daha hatırlayalım) ona, gerek yaşanan dönemi açıklamada ve gerekse geleceği okumada aşırı bir kesinlik ve keskinlik yüklediği söylenebilir. Ancak şu da var ki, Marx’ın bir bütün olarak ekonomi-tarih-felsefe (bu nedenle bilimsel) çerçevesinde oluşturduğu, sola zemin teşkil eden düşünce sistematiğinin ve ekonomi-politiğinin, bilimselliği içkin olduğu ne kadar aşikârsa; bilimsel olmanın, mutlak hakikatin sahibi olmak, açıklama, yorumlama ve önermelerde zinhar yanılmamak gibi bir ayrıcalığı olmadığı da o kadar aşikârdır. Bu durum,  Marx ve Marxizm de dâhil olmak üzere, genel anlamda sol düşünce (şüphesiz aynı bilimsellik iddiasını taşıyan sol dışında olanlar da buna dâhildir) için de geçerlidir. Nitekim Marx’ın kimi öngörülerinde yanıldığı görülmüştür ve bu çok da anlaşılırdır. Aksi bir durum ideolojik bağnazlık/tutsaklıktır ve sol da zaten bu durumdan ziyadesiyle mutazarrır olmuştur.

“Komünist Manifesto” üzerinden devam edecek olursak, Engels’in Komünist Manifesto”nun 1883 baskısına yazdığı önsözde yer alan ve Marx’a ait olduğunu söylediği “ Manifesto’ya baştan sona hâkim olan temel düşünce -yani her tarihsel çağın ekonomik üretimi ile zorunlu olarak ortaya çıkardığı toplumsal yapının, o çağın siyaset ve düşünce tarihinin temelini teşkil ettiği….(….)” tespiti işte tam da, bilimsel olma halinin bir mutlaklık ve kesinlik/keskinlik değil, koşulların değişkenliğiyle ilişkili olarak değişim ve dönüşüm potansiyeli içerme hali olduğu gerçeğinin bizzat Marx’ın kendisi tarafından ifadesidir.

Lenin’in “Bu küçük kitapçığın ağırlığı pek çok cilde denktir. Bugüne dek uygar dünyada örgütlü ve mücadeleci proletaryanın tümüne hayat ve hareket veren onun ruhudur” dediği  “Komünist Manifesto” artık 170 yaşında. Birçok dile çevrildiği, dünyada İncil ve Kur’an’dan sonra en çok satılan kitaplardan birisi olduğu hep yazılır, söylenir. Solun yıllarca temel başvuru kitaplarından birisi olduğunu ise en azından bu yolun yolcuları bilir. (12 Eylülde ne büyük bir suçtu kişinin onu tasarrufunda bulundurması.)

Bugün hâlâ anılıyor ve üzerine konuşuluyor olması, kapsamı küçük muhtevası yoğun bu risalenin günümüzde solun taleplerini birebir karşılıyor ve ihtiyaçlarına cevap veriyor ya da arayışlarına denk düşüyor olmasından kaynaklanmıyor kuşkusuz. Aşikâr olan şu ki adalet, özgürlük, eşitlik, barış, hakça ve insanca bir düzen insanlığın hâlâ en büyük talebi;  hüküm sürmekte olan uluslararası yerleşik sistem ise bu talepleri karşılamaktan çok uzak ve bir o kadar da zalim. 19.yüzyıl semalarında bir süre gezindikten sonra 20. yüzyılın başlarında vadettiği cenneti kurmak adına yeryüzüne inen ve dünyanın bir bölümünde hakikat olarak hayat bulan heyulanın (hayaletin), aynı yüzyıl sona ererken yıkılıp yok olmasının hemen ardından semalarda yeniden belirmesi,  bugünün dünyasının o talepleri karşılamaktan uzak bu zalim düzeninden kaynaklanıyor.

Soru şu: Günümüz semalarında yeniden beliren o hayalet bir kez daha yeryüzüne inebilecek mi; talepleri karşılayan ‘hakça ve insanca bir düzen’  hakikatı olarak tecelli edebilecek mi? Bu soruya cevap ararken, kutsanmak ve mutlak uyulacak/uygulanacak bir rehber olduğu için değil, bu taleplere yanıt veren yaşanmış tarihsel bir deneyim ve hakikatin belgesi olarak “Komünist Manifesto” yerinde duruyor:  170 yaşında.                                                                                           

Dergiler Haberleri